Dünya’nın Kanseri

Primum non nocere.

Hipokrat’a atfedilen bu söz insanlığın muhtemelen en eski mesleği olan hekimliğin önsözü aynı zamanda. Bu altın cümle aslında hayatımızda da uygulamamız gereken altın kurallardan biri. Karşımızdaki insana “öncelikle zarar vermemek” belki de erdemlerin en büyüğü. Onu iyileştiremesek de zararımızın dokunmaması, ona en büyük faydamız. Fakat bizler karşımızdaki insanlara zarar vermeme sınırını çoğu zaman farkında olmadan aşıyoruz. Karşımızdaki insanın ruh halini önemsemeden, sadece kendi bakış açımız ile olayları değerlendiriyoruz. Sonuç olarak da birbirini anlama zahmetine dahi girmeyen bir toplum oluyoruz.

İnsanoğlu olarak sadece kendi ırkımızı değil, doğayı da anlamıyoruz. Kendi doğasında adeta kansermişçesine büyüyen insanoğlu, kendi gerçekliği ile yüzleşmeye son sürat ilerliyor. Anı yaşamamızın verdiği hafızasızlık ve geleceğin belirsizliğine olan güvenimiz geçmişimizden ders almamızı engelliyor.

Matrix serisinin en önemli karakteri kim ne derse desin benim için Ajan Smith’tir. Kendisine saygı duymamın sebebi ise insanoğlu ile ilgili çıkardığı muhteşem tespitler. Morpheus ile arasında geçen diyaloglardan birinde insanoğlu hakkında şu tespitte bulunmuştu: “Sizinle, bir süredir kafamı meşgul eden bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşünce aklıma sizin türünüzü sınıflandırmaya çalışırken geldi ve anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dâhil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz? Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler vebasınız.”

İnsanoğlu olarak derdimizi de şu cümlelerle özetliyor: “Hiç durup bu manzarayı izledin mi? Bu muhteşem güzelliği ve ardındaki dehayı. Milyarlarca insan burada hayatını yaşıyor. İnanılmaz. İlk Matrix’in kimsenin acı çekmediği ve mutlu olduğu mükemmel bir dünya için yapıldığını biliyor muydun? Tam bir felaketti. Kimse programı kabul etmedi. Neredeyse tüm ekinler öldü. Bazıları mükemmel dünyayı tanımlayacak programlama dilinin olmadığını söyledi. Ancak bana göre bir ırk olarak insanoğlu kendi gerçekliğini sefalet ve acıyla tanımlıyor. Bu yüzden mükemmel dünya ilkel beyinlerinizin durmadan uyanmayı denediği bir rüya halini alıyor. Bu yüzden Matrix bu şekliyle yeniden tasarlandı. Uygarlığınızın en mükemmel hali.”

Evet, iddialı ve nefret dolu fikirlermiş gibi geliyor başta. Fakat insanoğlu olarak üzerinde yaşadığımız Yeryüzü’ne yaptıklarımıza bakarsak, yapacaklarımızın da teminatı olduğunu görebiliriz. Şöyle ifade etmem gerekirse Dünya’daki 332.5 milyon mil küp suyun yüzde 96’sını tuzlu su oluşturmakta. Yani kullanabileceğimiz tatlı su, dünya haritasında görünen maviliklerin yüzde 2,5’lik kısmını oluşturuyor. Bu miktarın da yüzde 70’inin buzullarda saklı olduğunu göz önünde bulundurursak, sahip olduğumuz toplam suyun yüzde 1’inden daha az bir miktardaki su yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli. WWF‘nin (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) 2014 yılında hazırladığı Su Riskleri Raporu‘na göre 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 40’ından fazlası su stresi çekecek. Dünya Ekonomik Forumu için 2014 yılında hazırlanan Risk Raporu’na göre su kıtlığı, dünyadaki en önemli üç riskten biri. Ayrıca Worldometers’ın verilerine göre bu yıl çölleşen toprak miktarı yaklaşık 6 milyon, içecek suya erişemeyen insan sayısı ise yaklaşık 695 milyon. Çölleşen toprak miktarının hızla artışı ve doğal su kaynaklarının hızla azalması doğru orantılı. Rapordaki verilere göre; son yüzyıl içinde dünya nüfusu üç kat büyürken su kaynaklarına talep yedi kat artmıştır.

Doğayı öldürüyoruz. Nefes almasına imkân tanımıyoruz. Kendi ellerimizle kendi mezarımızı kazıyoruz. Bu mezarı sadece kendi neslimiz için değil, evlatlarımız için de kazıyoruz.

Yazımın başında belirttiğim konuya geri dönmek istiyorum. Doğaya karşı olan tutumumuz ne yazık ki sevdiklerimize karşı da aynı. Birbirimize de zarar vermeden duramıyoruz. Sanırım bunun temelinde ise günümüz dünyasının yükselen trendi “ben-merkezcilik” var. Karşımızdaki insanlarla empati yani duygudaşlık kurmadan, olayları sadece kendi penceremizden izleyerek ne kadar barış içinde yaşayabiliriz? Prof. Dr. Üstün Dökmen İletişim Çatışmaları ve Empati isimli kitabında bu konuyu şöyle izah ediyor: “Ben-merkezcilik ve empatik anlayış birbirleriyle bağdaşmaz. Ben merkezci davranan bir kişinin, karşısındakinin rolüne girmesi ve olaylara onun bakış açısından bakması, yani empati kurması mümkün değildir. Bu durumda, empati kurabilmek yani başkalarının rolüne girebilmek için ön şartın ben-merkezcilikten kurtulmak olduğunu söyleyebiliriz. Algısal, bilişsel ve duygusal açıdan karşılarındaki insanın perspektifini alamayanlar, ben-merkezci davranmış olurlar; dolayısıyla da onlarla empati kuramazlar.”

Ben-merkezciliğin pratikte nasıl tanımlandığını gösterebilmek için, ben-merkezciliğin ölçülmesiyle ilgili örnek vermek istiyorum:

Piaget’nin Üç Dağ Deneyi’ne bakalım. Çocuk bir sandalyeye oturtulur. Oyuncak ayı çocuğun tam karşısındaki sandalyeye oturtulur. Çocuğun önünde bir masa var ve bu masada da 3 boyutlu bir maket var. 3 dağ ismi de buradan gelir. “Bu makette neler görüyorsun?” diye sorarız. Çocuk ise “bir ağaç, bir dağ ve bir kedi görüyorum” cevabını verir. Çocuğa ikinci bir soru olarak “bu ayıcık ne görüyor?” diye sorduğumuzda, eğer çocuk “ağacı, kediciği ve dağı görüyor” cevabını verirse, ben-merkezci davranmış, yani ayıcığın rolüne girememiş, duruma onun perspektifiyle (bakış açısıyla) bakamamış olur. Çünkü ayıcığın ağacı ve kediyi görmesi mümkün değildir.

Bazen merak ediyorum, bu deneyi biz yetişkinlere uygularsak acaba kaçımız bu deneyde başarılı olur? Belki de sonuçlar beklediğimiz kadar yüksek değildir. Hayata bakışımız aslında çevremizdeki insanlara bakışımızı da göstermektedir. Tersini söylememiz de mümkün. Birbirimizi anlamadan, dinlemeden yargılamak ve dahası dedikodu kültürü gibi bir kültüre sahip olmamız toplumumuz da onarılmaz ayrışmalara yol açıyor. Esas canımı sıkan nokta ise dedikodunun “eğlence” olarak görülmesi. Özellikle sosyal medyada dikkatimi çeken şey bu konuların gayet normal karşılanması. Kullanıcılar “dobra olmak” adına aklına gelenleri düşünmeden yazıyor, sözünü esirgemiyor. Yazdığı yazıların nerelere varacağını hesaplamıyor ve toplumsal dinamizmin verdiği güç ile birlikte adeta linç kültürü oluşuyor. Sonuç olarak neye kızdığımızı bile tam olarak bilmeden bir şeylerin parçası olmuş oluyoruz.

İçinde yaşadığımız bu Yeryüzü de birlikte nefes aldığımız çevremizdeki insanlar da bizleri biz yapan yegâne unsurlar. Kanser hücreleri bile yaşadığı organizmanın hayatını sonlandırmamaya çalışırken biz insanoğlunun bu denli gözünün kararması fazlasıyla ironik. Bilinç bir toplum olmamız umuduyla. Sevgilerle.

Ayrıca tüm hekim arkadaşlarımın 14 Mart Tıp Bayramını da içtenlikle kutlarım.

Kaynaklar:

https://goo.gl/8CvJhT

https://goo.gl/kMWRxS

https://goo.gl/SIAAW6

https://goo.gl/64Hb73

https://goo.gl/F0PSH2

Son Yazılar

1991 Çorum doğumluyum. Baba memleketi Osmaniye. Babamın mesleği sebebiyle Türkiye'nin dört bir yanında yaşama fırsatım oldu. Ayvalık'tan Beytüşşebap'a ve oradan Mersin'e uzanan yolda ülkemizin her türlü insanı ile iki kelam edebildim. İlköğretim eğitimimi devlet okullarında, lise eğitimimi ise İçel Anadolu Lisesi'nde aldım. Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisiyim. İnsanın çıktığı bu uzun ince bir yolda yükünü pek tutmasını sağlayacak her şey hakkında meraklı fakat tembel bir hayat öğrencisiyim.