Maske Takmaz Palyaçolar*

Ben bir palyaço olsaydım başımı yastığa koymadan kaç dakika uyuyabilirdim? Duvardaki bozuk saate bakmadan zamanı nasıl öğrenebilirdim? Herkes gibi mi? Doludizgin atlara binerek ne kadar uzağa gidebilirdim peki? Soruyorum işte, durmadan soruyorum kendime. Aslında cevap alma beklentimi saklı tutarak soruyorum. Hava boşluğuna konuşur gibi. Sorduğum soruları siz de işitin istiyorum belki de. Palyaçoları ciddiye almalı mıyız? Ne kadarına cevap verebilirim buna ve siz, ne kadarına muhatap kalabilirsiniz diye soracağımı düşünmeniz beni fazlasıyla teessüre gark eder? Beni umursamadan yanımdan geçerseniz de üzülmem, yalnızca akşam eve vardığımda neden bakmadılar, umursamadılar, bilmeden bir kusur mu işledim diye sorgular, hatta bununla da kalmam yazarım bir yerlere; şimdi olduğu gibi. Olacak değil ya birbirimizden haberimiz bile olmaz ve ben şiir okur giderim. Dışarıda o kadar önemli meseleler zuhur ediyor ki mesele edindiğim meselelerin ne kadar koftiden olduğunu kendime hatırlatmak için yazdığımı da bilin ki öyle teğet geçiniz beni. Kesin yargılı cümleler kurmak istemiyorum şimdilik, çünkü yarın bu sevimsiz düşüncelerden daha uzak bir düşünceyle kapınızı çalabilirim endişesi ağır basıyor. Korku diyorlar buna. Korkmaktan ise ben korkuyorum maalesef. Korktuğum şeylerin başıma gelme ihtimalini hesaba katınca bu korkum daha da katmerleşiyor. Özneyi burada çoğul yaparak, etrafımızda şahit olduğumuz, maruz kaldığımız ya da başkalarının işlediği namussuzluklar için kendimizi eve hapsettiğimiz meseleler, başkalarını ne kadar korkutur. Elimizde buna dair ne mevcut acaba?

Bu düşüncelere epey kaptırdım kendimi. İki gün önce bir arkadaşıma onu gülümseteceğini düşündüğüm bir mesaj attım. Sonra işe daldım, akşam olmasına rağmen cevap gelmedi. İş yoğunluğundan herhalde telefona bakmayı unuttum, bakamadım, tabii haberlere de. Meğer o saatlerde hepimizce malum o elim olay yaşanmıştı. Beni derinden ayıplarken yakaladım sözcüklerimi. Suçüstü yakalanmış gibi, biçare, zavallıca bir durum değil mi? Nasıl olur da yaşanan her olaydan haberim olmazdı? Önce haberlere bakıp öyle mi konuşmalı, yazmalı belki de. Hiçbir şey yapmamak da bir kaçış sonuçta. Her şeyi aynı anda takip etmek zorunda mıydım? Bu değilse o his neden yakamı bırakmıyor?

Yakın zamanda taşınacağız diye fevkalâde dağınığım. Kafamın içi dâhil bu kırılgan dağınıklığa. Ders anlatırken, birini dinlerken bile bu böyledir. Bu dağınıklığa rağmen haftalarca hatta aylar sonra bulabildiğim doktor randevuma gittim. Suratında mutsuzluğu her halinden belli olan tıbbi sekreteri, -böyle mi deniliyordu- yine suratı bir karışken denk geldim. Bir sebebi olmalıydı bu halinin. Hayatta yapmayacağım dediğim şeyi yapıp söyledim: kusura bakmayın ama çok mutsuz görünüyorsunuz? Üzerime vazife olmadığı halde neden söyledim acaba, bu cüret nereden geliyordu? Haddimi bildirecek bir cevap verse de hakkıydı. Hiçbir şey diyemeden oradan uzaklaşıp sıramı bekleyecektim ki hanımefendi, işimi daha da zora sokup beklemediğim bir cevap verdi: “çünkü mutsuzum”. Bu kelimenin hakkını öyle bir vermişti ki daha önce hiç kimsenin ağzından bu kadar rutubetli duymamıştım. Saklama gereği duymamış, dürüstçe söyleyivermişti. “Çünkü mutsuzum”. Sıkça tecrübe ederiz gündelik hayatta, nasılsınız sorusuna verdiğimiz cevabı. Bir şey diyemedim kadına. Terapist olsam anlıyorum derdim belki, diyemedim, aslında ne dediğimi hatırlayamadığım için sadece bu kelimeye sığınabiliyorum ancak. Çıkmadan önce kan verdim, damarıma sokulan o iğneyi hiç mi hissetmedim bile. Eşinin ehli olunca böyle oluyor demek ki. Kanım yenilense de kafamın içi semt pazarlarının akşam dağıldıktan sonraki sokaklar kadar dağınıktı hâlâ. Böyle memnuniyetsiz bir halde yürüdüm tramvaya doğru. Tramvay yolunda çalışma olduğu için rötarlı -uçaklar için miydi- geliyor ve bundan dolayı da yüzüm ekşiyordu. Sırf bu yüzden evden daha erken çıkıyorum kaç zamandır. Bakın, o kadar küçük meseleler ki, hiçbir iğne ucunu bile dolduramıyorlar. İyi de böyle olması benim suçum değil. Başımı belaya sokmam mı gerekiyor ille de. Görüyorsunuz işte, benim ne büyük meselelerim var diye. Cıngar mı çıkarmalıyım nedir? Şuan gecenin bilmem kaçı; müezzinin uyanıp ezan okumak için hazırlandığı saatler. Benim yazdığım meselelere ne demeli. Sahi neden yazıyorum? Yazdıklarımı bu kadar hakir görmem niye? Bunu kendime saklasam, yani paylaşmasam nereden bileceksiniz kendime nasıl davrandığımı? Ama bilin de istiyorum. Bu yazılanlar, gerçek bir hikâyeden alıntılanmıştır, diyecek kadar havalı bir yaşantım olmadığını hesaba katarsak, elimizde ne kalır? Kurmaca olarak varsayalım yine de sonuçta bu yazıda herhangi bir hayvana da zarar verilmemiştir. Yüzüm boyalı; çünkü palyaçoyum.

Son Yazılar

Harun Aktaş Yazar:

''Toparlanın gitmiyoruz''