Zamanı yakalamak

İnsanın zamanla yarışı hep kaplumbağa ile tavşanın yarışına benziyor. İnsan ne kadar hızlanırsa hızlansın zamanın hızı da o oranda, hatta karesi, küpü alınarak hızlanıyor. Zamanı daha etkin kullanmak adına uydurulan teknolojilerimiz, küçükken üzerine oturarak kendimi yokuş aşağı bıraktığım tahtaların altına sürdüğüm sabun gibi zamanı hızlandırıcı etki yapıyor. Belki de artık zamanı yakalayamayacağını kabullenmeli insan. “Zaman görecelidir” der Einstein. Yani kolumuza takıp ölçülebilecek bir şey değildir. İnsanoğlunun bildiğini zannettiği ve bir müddet sonra yanıldığını anladığı gerçeklerden biridir. Zamanı yakalamak değil, koşan bir atı izler gibi izlemek gerekir. İşte fıtrata uygun olan bence.

Zamanı yakalamak kendi içinde de bir paradoksu barındırır. İnsanın bir nehir boyunca koşarak nehri yakalayacağını iddia etmesi gibi bir şeydir bu. Ki bir şeyi yakalayabilmek için ondan daha fazla imkâna sahip olmak gerekir. İnsan ise sonludur. Sonlu olan, başı ve sonunun mahiyeti hakkında bilgimizin olmadığı ve teorik olarak sonsuza kadar uzanacak olanı nasıl yakalar? İşte insan böyle hırslıdır. Böyle iddialı ve cüretkârdır.

Günümüz insanı koşturmacanın, telaşın, yetişememenin, yoğunluğun, debdebenin, stresin içinde adeta bir disko topuna hapsedilmiş gibi zamanı yakalama çabasında. Elbette böyle anlamsız bir çabanın sonuçları da anlamsız oluyor. Mutsuz, tatminsiz, hep bir şeylere, bir yerlere geç kalmış, hep tamamlamamış, yarım bırakmış hisleriyle dolaşan hastalıklı insanlar sarıyor toplumu. Modern insanın en büyük fantezisi, hiçbir şey yapmadan güneşlenerek uzanmak. Halbuki daha bir yüzyıl öncesine kadar insanların normal hallerinden biriydi bu.

Kendisini yapay zorunluluklara mahkûm etmiş, teknoloji adı altında aç ve vahşi hayvanlar gibi zamanla beslememiz gereken gereksiz sosyal uygulamalarla ruhumuzu yoruyoruz. En yoğun olduğum günlerde her zaman birkaç dakikalığına da olsa kendimde “ilkel” atalarımın ruhunu ararım. Bir buğday tarlasının ortasında, günün batmaya meylettiği, ufkun kızarmaya başlayarak bu kavuşmayı arzuladığını gösterdiği, serin bir yaz gününde hayal ederim kendimi. Kaynağını şu an hatırlayamadığım bir yerden edindiğim bir söz var: “Hareketlilik ve hız çağında durmaktan ve oturmaktan daha devrimci bir duruş yoktur.”

Geçenlerde bir haber okumuştum. Bir Rus avukat, insanların bu anlamsız telaşını protesto etmek için her şeyi terk edip şu Yüzüklerin Efendisi filmindeki “Hobbit” evlerine benzer bir ev yaparak tavşanıyla birlikte yaşamaya başlamış. Belki de aklını ve ruhunu korumak isteyen insanların yapması gereken bu. Çünkü insanlık ipini koparmış gibi bir yöne doğru gidiyor. Bu gidiş iyi mi, kötü mü bunu şimdiden kestirmek zor. Her yenilik fıtrattan bir şeyler götürüyor. İnsan uyum sağlamasına sağlıyor ama gerçekten huzur dediğimiz ruh dinginliğini bulabiliyor mu? Gelecekteki insanların teknoloji ve teknolojik verileri takip etme konusunda yetersiz kalacağını düşünen teknoloji üreticileri, insanları teknolojiye uyarlamak gerektiği konusunda teorilere sahipler. Yani insan beyninin kapasitesini artırıcı cihazlar tasarlıyorlar. Bana korkutucu geliyor. Bazıları bunu sevimli bulabilir ama benim gibi ruhu “doğa adamı” olan bir insana tedirgin edici bir bilimkurgudan başka bir etki bırakmıyor. Geriye insandan ne kalır o halde?

İnsan yoğunlaştıkça otomatikleşiyor. Aynı saatte kalkıyor, aynı dolmuşa biniyor, aynı yollardan yürüyor, işe aynı saatte geliyor, iş yerinde aynı işleri yapıyor, eve aynı şekilde dönüyor, ailesiyle aynı saatte, aynı etkinlikleri yapıyor, aynı programlara bakıyor, aynı telefon uygulamalarını gözden geçiriyor sonra aynı saatte uyuyor. Aynı döngü devam edip duruyor. Hayatta sürpriz ve heyecan verici şeyler o kadar az hale geliyor ki. Hormonsal denge bile bozuluyor. Bir cyborg olmaktansa, mağara adamı olmayı yeğlerim.

Bazılarımızın bu tepkileri abartı bulduğunun farkındayım. Fakat durum ortada. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur derler. Şu anda cyborg olma yolunda zaten ciddi bir mesafe alıyorsunuz. Birçok sosyal uygulama artık bir parçanız değil mi? Onlara bakmadan ne kadar sabredebiliyorsunuz? Telefonunuz, bilgisayarınız hayatınızda ne kadar yer tutuyor? Arabanız olmasaydı haliniz ne olurdu? Cyborg olmak vücuduna makine yerleştirilmesi değildir sadece. Ki bu son halkasıdır bu sürecin. Bir teknolojiye bağımlı olmak zaten onu ruhuna yerleştirmek demektir. Bu vücuda yerleştirilmesinden daha tehlikelidir. “Ignorance is bliss.” diye bir söz vardır Sokrates’e atfen. Bu Latince sözün tercümesi şöyledir: “Cehalet mutluluktur.” Ben burada cehaleti, teknolojiden olabildiğince uzak durmak ve doğanın içinde sadece olması gerekenlerle yetinmek olarak algılıyorum ve o mutluluğu bir nebzede olsa hissetmek için gözlerimi kapatıp hayale dalıyorum.

Resim: http://www.telegraph.co.uk/content

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...