Çantam sırtımda. Gökyüzü üstümde ve güneş tepede. Üçümüz de kendi halinden memnun değiliz sanki. Ya da ben kendimi böyle avutuyorum. Tenimden süzülen terin kokusunu genzimde tutarak yürüyorum Mardin sokaklarında. Oralı olmanın hissi ağır basıyor. Bütün resmi evraklarda yazdığım şehrin sokaklarında self oryantalizmle hasbihal etmekten kaçınarak geziniyorum. Sene bilmem hangi ayın kaçıncı günü. Fi tarihinde deyip takvimlere bir çentik atıyorum. Elimde fotoğraf makinesi gelişigüzel yürüyerek gözüme kestirdiğim insanları çekiyorum şakkadak. Fotoğrafın doğallığına halel getirmemek için tüm çabam. Olduğumuz gibi güzeliz nihayetinde. Marifet olarak söylediğimi düşünürseniz üzülür kenara çekilirim. Üstelik güneşin bedenimde bıraktığı sıcaklığı derinlemesine hissediyorum; nedense taş evlerin gölgesine sığınmayı da akıl edemiyorum. Taş merdivenlerden bir aşağı bir yukarı oradan oraya savruluyorum; çünkü hafıza kartındaki müsait alanı münasip fotoğraflarla doldurmak istiyorum.
Kaç asırdır bilinmez ama medeniyetlerin soylu atlarının bile geçtiği sokaklarda rastladığım teni esmer çocuklar, beni gördüğüne son derece memnun. O çocuklar ki bizi çek abi, böyle de çek bizi nidaları orta kulağımda hâlâ çınlıyor. Burada geçireceğim saatleri abbaralardan geçerek geride bırakıyorum zamanı. Taş evlerin arasındaki dar sokaklarda rastladığım insanların bakışlarını ürkütmeden deklanşöre basıyorum. Dıkşın. Damda uçurtma uçuran bir gence rastlıyorum. Sesleniyorum. Çekebilirim değil mi diyorum. Gülümsüyoruz beraber gökyüzünün altında. Beyaz atletli. Güneşten teni kararmış durumda. Takipleşiyoruz hemen. Ayrılıyorum tai duvarlara baka baka. Dere tepe düz gittim ve yıllar sonra o kişinin uçurtma festivallerinde nasıl da boy gösterdiğini görüyorum. Hoop şimdiki zamana geliyorum yine. Gözüme kestirdiğim bir kahvede kaçak çay içerek ayaklarımdaki yorgunluğu kovmakla meşgul olurken buluyorum kendimi. Güneşin sarılığı ortadan kayboldu kaybolacak. Bir sonraki güne de bırakmalı ve hemen konaklayacak bir mekân bulmalıydım. Kısa bir araştırma sonucu buluyorum da. Bir dakika. Arayan belasını da bulurmuş. (bu söz burada dursun zamanı gelecek çünkü).
Konaklayacağım yer yürüme mesafesinde olmasa da ayaklarımı yürümeye karar veriyorum. Karanlık sokakları ele geçirene kadar çekmeye devam edecektim böylece. Akşamın ışığı söndürmeden payıma düşeni alacaktım sadece. Zihnimde en olmadık düşünceler geçerken ileride kaldırımın üstünde bir kahvehane ait olduğunu anladığım bir masa ve üç tabureye ilişti gözlerim. Kahvehaneye ait olduğunu düşündüğüm bir masanın yanındaki bir tabureye çöktüm. Kahvehane tam karşımdaydı. Dışarıdaki eril bir kalabalığa sükûnetle dalarken makineyi elime aldığımı fark ettim: Canon EOS 7D 18-135mm.
İçgüdüsel bir hamle dedikleri bu olsa gerek. İşaret parmağımı kaldırarak bir çay istedim. Özgürlük işaretini yapacak an olmadı belki ama şahadet parmağımı kaldırarak dinler ve diller şehri Mardin’de kendimi ihya etmeyi de ihmal etmedim gayri. Dinlemeye bırakmışken ayaklarımı fırsat bu fırsat deyip birkaç kare elimde olsun diyerek çekmeye başladım. Işık yetersiz olduğundan uzun pozlamaya ayarladım makineyi. Doğallığı bozulmasın, rol kesmesinler diye makineyi görmelerini istemiyordum sanırım. Çayım (kaçak) geldi bu esnada. Hem çayımı yudumluyor hem de deklanşöre basıyorum. Bir elimde cımbız bir elimde ayna şiirine yandan yandan göz kırparak bilincimin arka odaları. Gündüz vakti sokaklarda umduğumu bulmuşum nasılsa, akşamı da böyle geçirsem değme keyfime. Doldur hancı. Çekiyorum fakat pek de istediğim gibi çıkmıyordu, zaten bu kareler hiç hesapta yoktu, olduğu kadar artık deyip tam kalkacakken, masada oturanların kendi aralarında beni işaret ederek konuştuklarını fark ettim. Birazdan çarşı karışacaktı belki de. Yukarıda parantez içinde ne söylemiştim, hatırlayalım: belamı buldum sonunda. İçimden de her zaman olduğu gibi bizi mi çektin arkadaş diyenlere bir iki latif sözle idare edebileceğimi düşünerek çayın ödemek için ayaklandım. Belanın üstüne yürümek gibi hani. Ne zaman mübalağa edeceğim diye bekliyordum. Orası burasıdır. Burası orasıdır. Başka ne olabilirdi ki hem. İsterseniz sizi kahvenin içinde de çekebilirim demeyi geçiriyorum içimden. Suratlarındaki gerginliği görünce içimdeki mermerlere tutunmanın nafile bir uğraş olacağını anlamak çok zor olmadı. Meğer insanın beklediği ile başına gelen farklı olabiliyormuş. Mardin neydi? Emek neydi? Sevgi neydi gardaşlık? Gündüzleri seyranlık mıydı geceleri gerdanlık mı? Deyiverin hele korkunun ecele ne kadar faydası vardı? Yok Yok. Bunlar kurtarmaya yetmeyecekti beni. Sesim boğazımdaki tellere tutunmuş çıkmaya yanaşmıyordu bile. İçlerindeki kaytan bıyıklı şahsiyet, yerel bir nobranlıkla hele bir gel, hayırdır bizi mi çekiyordun gardeş gizli gizli, ajan mısın yoksa, diyerek adımlarını bana doğru çevirmesin mi? Attığı her bir adımla arkasındaki adamlar çoğalıyor gibiydi. Erkekler demeliydim belki de. Kendimi bir çemberin içinde hapsolurken gördüm çok geçmeden. Az önce masada gördüğüm kişilerin gözleri üzerimde geziniyordu, aç sırtlanların radarına yakalanmış zavallı bir zebra gibi hissediyorum bedenimi.
Kapana kısılmışım ya izah etmeye çalışıyorum, neden öyle çektiğimi, neden haber vermediğimi. Uzun ya da zamanlı pozlamanın ne demek olduğunu açıklamaya çalışırken yakaladım dilime dolanan kelimeleri. Duyan kulaklar anlamaya kendini kapattıysa kelimelerin çabası de beyhude olurmuş halbuki. Çırpındıkça derinlere dalıyorum. Evet, hatalıyım, söylemeliydim ancak sizin sandığınız kadar kötü bir amacım da yok. Çektiğim fotoğrafları göstermeye çalışıyorum. Bu sefer bakan gözlerin kara perdesine çarpıyor tırsan sözcüklerim. İstemiyorsanız tabii ki silebilirim, kaldı ki fotoğraflarda yüzünüz bile seçilmiyor, bakın bakın. Kendini tanıyan var mı burada? Ben zaten sizi tanımıyorum. Tanışmak isterdim tabii, ama o zaman bu zaman değilmiş. Yine biçare bir uğraş içine girdiğimi, bizim kan davalılarımız var, ne malum seni göndermedikleri diye bir cümleye çarpınca kulaklarım, neyin içinde olduğumu o an daha iyi kavradım. Sandığımdan daha karışık bir yere eviriliyordu diyaloglar. Yolun sonuna geldim, buraya kadarmış hayat şarkım. Sesler büyüdükçe büyüyor. Güneşin umurunda mı? Ay ışıklarının hoyratlığı üstümüze toz olup yağıyor gibiydi:
‘’Köşeye alın bunu, bir de dikkatin fotoğrafları silmesin ha”
“Polisi arayın çabuk”
“Lan ağzını yırtarız senin”
‘’Geç şuraya geç”
Kimse mi anlamadı beni? Bakın özür diliyorum, dediğim gibi haklısınız sonuna kadar, sakin olun. Ha, polis çağırabilirsiniz elbet, ama sizin sandığınız gibi de değil. Diyorum beni anlamaya yanaşmayacaklarını bile bile. Sözlerim bir muhatap bulamasa da korkunç olan sessizliği bir nebze olsun yatıştırıyordu. Köşeye çekildim, bekledim. Kapana kısılmak mı denir buna yoksa yedin şimdi naneyi, açtın başına belayı mı? Aklımdan geçen düşünceler beni apayrı yerlere sürüklüyordu. Birazdan uyanacak ve bunun bir kâbus olduğunu anlayacaktım diye beklerken sahiden de bir polis arabası gelmesin mi? İçinden kendi halinde iki polis çıktı. Emniyet bütün işleri bırakmış olamazdı. Onlar bile amansız bir ajan mı sanıyorlardı beni yoksa? Güzelim şehri neyle meşgul ediyorum görüyor musunuz ey dizlerindeki ağrıları terbiye edemeyen anam!…
Sorun nedir, sen kimsin sorularına cevap verdikten sonra gerçek niyetim sorgulandı. Sivil sorgulamadan resmi sorgulamaya hızlı bir geçiş yapmıştım. Öncelikle sosyal medya hesabımdaki çektiğim fotoğrafları teker teker göstererek ikna etmeye çalışıyorum. Polisler geldiğimiz mesele bu muydu der gibi baksalar da kalabalığı yatıştırmaya koyuldular. Korkulacak bir şey olmadığını, çektiği fotoğrafları sildiğini dolayısıyla varsın gitsin yoluna diyerek kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. Büyüklük onlar da kalmalıymış. Benim toyluğum mesele çıkaracak cinsten değilmiş. Pos bıyıklı dediğim şahsiyet, öfkeden gözü bir şey görmüyordu yine de. Kellemi istiyordu belli ki? İyi de ben kolay ölmem, vurun ulan vurun demek geçmiyor aklımın bir ucunda, bir an önce oradan sıyrılıp derin bir sessizliğin içinde nefes almak istiyordum.
Göklerden göremediğim bir işaret mi geldi bilmiyorum ama birden polislerin hatırına şikayetçi olmayacağını, ama hakkını da helal etmeyeceğini bana söyleyip buradan derhal gitmem gerektiğini söyledi esas karakter olan pos bıyıklı. Son sözlerimi söyleyerek yanlış bir anlaşılmaya sebebiyet verdiğim için kusura bakmamalarını söyleyerek sıvıştım. Arkamı döner dönmez polisleri bir masaya davet edip kaçak bir çaylarını içmeleri için ikna etme çabasına girdikleri de gözümden kaçmadı. Belli ki bu iş için onları rahatsız ettiklerini düşünüyorlardı. Onlara gösterilen şefkatin tozunu alamadığıma mı yanayım hemşerilerimin sözlü linçine maruz kaldığıma mı yanayım? Kızmıyorum, haklılardı. Ama haklı olmak seni güçlü yapmaz her zaman. Birkaç adım attıktan sonra geri gelip çay paramı verip hızlı adımlarla güneşin battığı yöne doğru yürüyerek uzaklaştım. Senin çay parana kalmadık, git buradan demelerini bekledim doğrusu. Karakterin arzu ile eylemi pek uyuşmadı maalesef. Maddiyat başka gözleri nefretle doldurmak başka tabii. Peki ya yüzleri net olsaydı o zaman ne yapacaktım? Geçti artık. Korkmaz görünen korku nasıl olur o zaman anladım. İsmet Özel’in bir şiirini yaşayarak tecrübe ettiğimi pansiyona gelip de kire bulanan pencereyi açınca daha iyi anladım:
“Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu…
…………
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.”
