
Her şey, karşıma 1922 tarihli bir kitap kapağı olarak çıkan bir resimle başladı.
Kırık beyaz kâğıdın ortasında, mürekkep darbeleriyle kurulmuş benekli bir at sola doğru ilerliyor. Don Kişot ise ata ters oturmuş, yüzü atın kuyruğuna dönükken, uzun, eğri mızrağı arkasından atın gidiş yönüne uzanıyor. Kat kat giysileri, geniş konik şapkası ve eyerine asılı su kabağıyla La Mancha’nın şövalyesinden çok Çin yollarındaki divane bir abdalı andırıyor. Şapkasının tepesine konmuş, uzun gagalı küçük kuş ise bu tersine dönmüş yolculuğa hem masalsı hem de ironik bir hava katıyor. İncelerken resme bir süre bakakaldım…
İlk karşılaştığım bilgiye göre bu çalışma, 1922’de Çin’de yayımlanan ilk Don Kişot çevirisinin kapağıydı. Buna inanmak güç değildi; İspanyol şövalye Çin mürekkep resminin içine girmiş, Rosinant birkaç siyah lekeden doğmuş gibiydi.
Fakat araştırdıkça görselin 1922 baskısının kapağı olmadığını öğrendim.
Resim çok daha yakın bir dönemde yapılmıştı. Liu Bangyi’ye atfedilen eserin üzerindeki döngüsel tarih xīnmǎo (辛卯) olarak okunuyor, bu da büyük olasılıkla 2011 yılına karşılık geliyordu. 1922 ise Çin takviminde rénxū (壬戌) yılıydı.
Sonra hikâyenin daha da ilginç bir yanı ortaya çıktı. Bu resim kitap kapağıyla gerçekten ilişkiliydi. Ancak yolculuğun başlangıcına değil, yaklaşık yüz yıl sonraki dönüşüne aitti. Lin Shu’nun klasik Çinceyle yeniden kurduğu Don Kişot, Alicia Relinque Eleta tarafından İspanyolcaya çevrilerek 2021’de Historia del Caballero Encantado adıyla yayımlanmış, bu resim de yeni kitabın kapağında kullanılmıştı. Yani karşıma çıkan, 1922 tarihli Móxiá Zhuàn’ın kapağı değil, Çinlileşmiş Don Kişot’un İspanyolcaya geri dönüşünü taşıyan kapaktı.
Yanlış bir bilgiyle karşılaşmıştım, fakat resim bütünüyle yanlış yerde değildi. Hatta bu gidiş ve dönüş hikâyesini bilmeden en başından haber veriyordu. Çünkü üzerindeki yazı, Don Kişot’un Çin’deki serüvenini neredeyse tek başına özetliyordu:
唐吉珂德在中國
沒有風車只有妖魔
可惜身單又力薄
Pinyin okunuşuyla:
Táng Jíkēdé zài Zhōngguó,
méiyǒu fēngchē, zhǐyǒu yāomó,
kěxī shēndān yòu lìbó.
Yaklaşık anlamıyla:
Don Kişot Çin’de.
Yel değirmenleri yok; yalnızca şeytanlar ve canavarlar var.
Ne yazık ki yapayalnız ve gücü de pek az.
Bu birkaç satırda hem mizah hem de hüzün var. Don Kişot Çin’e ulaşmıştır. Fakat karşısında bildiğimiz yel değirmenleri yoktur. Onların yerini yāomó (妖魔), yani cinler, şeytanlar ve biçim değiştiren uğursuz güçler almıştır. Don Kişot yine yalnızdır. Bedeni güçsüz, atı yorgun, mızrağı inceciktir. Yine de yoldadır.
Belki Don Kişot’un her çağdaki yazgısı da bu! Karşısındaki canavarlar biçim değiştirir, onun yalnızlığı değişmez.
1922 baskısının gerçek ilk sayfası ve yeni bir ad
1922’de Şanghay’daki Shāngwù Yìnshūguǎn (商務印書館), yani Commercial Press tarafından yayımlanan nüshanın birincil taramasındaki ilk kapak-başlık sayfası, çağdaş resimden bütünüyle farklıydı. Siyah-beyaz sayfanın üst bölümünde bir ağaca yaslanmış, elindeki kitabı okuyan Avrupalı bir erkek; alt bölümünde ise eski Çin kitaplarında olduğu gibi sağdan sola okunacak biçimde büyük karakterlerle kitabın adı yer alıyordu:
Móxiá Zhuàn (魔俠傳)
Daha aşağıdaki shàng juǎn (上卷) ibaresi ise “üst cilt”, yani birinci cilt anlamına geliyordu. Don Kişot bu ilk sayfada at üzerinde değildi; henüz yola çıkmamış, bir ağacın altında kitap okuyordu. Aslında bütün serüvenin kitaplarla başladığı düşünülürse bundan daha yerinde bir görüntü bulmak da zordu.
Bu başlık kimi yerlerde “Deli Kahramanın Maceraları” şeklinde aktarılıyor. Fakat üç karakteri ayrı ayrı açtığımızda çok daha zengin bir anlam alanıyla karşılaşıyoruz.
Mó (魔), büyü, büyülenme, cin, demon, olağan aklın dışına çıkma veya bir düşüncenin etkisine kapılma anlamlarını taşıyor.
Xiá (俠), adalet uğruna harekete geçen, güçsüzü koruyan, gerektiğinde yerleşik düzenin dışına çıkan gezgin yiğidi anlatıyor. Çin edebiyatındaki xiá, yalnızca savaşçı değildir; kendi ahlak yasasına bağlı, cesur ve bağımsız bir kahramandır.
Zhuàn (傳) ise bir kişinin hayatını ve serüvenlerini anlatan hikâye, menkıbe veya biyografik anlatı demektir.
Bu nedenle Móxiá Zhuàn, yalnızca “Deli Kahramanın Maceraları” değildir. “Büyülenmiş Şövalyenin Hikâyesi”, “Divane Yiğidin Menkıbesi” veya “Meczup Kahramanın Hikâyesi” gibi karşılıklar başlığın katmanlı anlamına daha çok yaklaşır.
Burada Türkçedeki abdal kelimesini düşünmemek zor. Abdal ile móxiá tam olarak aynı kavram değildir. Abdal, tasavvuf geleneğinde dünyevî bağlardan sıyrılmış, diyar diyar gezen, toplumun alışılmış ölçülerinin dışında yaşayan dervişi veya ermişi anlatır. Xiá ise daha savaşçı, daha müdahaleci ve toplumsal olarak daha faaldir. Yalnızca hakikati aramakla kalmaz, haksızlığa karşı kılıcını da çeker.
Yine de aralarında bir ruh akrabalığı vardır. Çin’in xiásı ile Anadolu’nun abdal-ereni dünyanın makul saydığı sınırlara kolayca sığmaz. Biri kılıcıyla, diğeri sözü ve yolculuğuyla yerleşik düzenin dışına çıkar. Don Kişot da ikisinin arasında bir yerde durur aslında. Biraz büyülenmiş bir xiá, biraz divane şövalye, biraz da dünyanın aklına boyun eğmeyen bir abdal.
Bu yüzden başlığın filolojik karşılığı olarak “Büyülenmiş Şövalyenin Hikâyesi” en güvenli seçenek olsa da Don Kişot’un Çin’de aldığı yeni sureti düşünürken “meczup yiğit” sözünü de seviyorum. Çünkü onda hem bir düşünceye tutulmuşluk hem de adalet uğruna harekete geçme cesareti var.
İspanyolcadan İngilizceye, sesten yazıya
Móxiá Zhuàn, Don Kişot’un Çin’de kitap hâlinde yayımlanan ilk çevirisiydi. Ancak eser modern konuşma Çinceyle değil, klasik edebî Çinceyle, yani wényánwén (文言文) ile yazılmıştı. İki cilt hâlinde yayımlanan eser Cervantes’in romanının birinci kısmını kapsıyordu.
Çevirmen olarak Lín Shū (林紓) ile Chén Jiālín (陳家麟) gösteriliyordu. Fakat ortaya çıkan metin, bugün anladığımız anlamda iki dilli bir çevirmenin yaptığı doğrudan çeviri değildi.
Lin Shu hiçbir Batı dili bilmiyordu. İspanyolca bilmediği gibi İngilizceyi de okuyamıyordu. Chen Jialin İngilizce metni ona sözlü olarak aktarıyor, Lin Shu ise dinlediğini klasik Çin nesriyle yeniden yazıyordu.
Don Kişot’un Çin’e giden yolu bu nedenle oldukça dolambaçlıydı:
İspanyolca özgün metin → İngilizce çeviri → sözlü Çince aktarım → klasik Çince yeniden yazım
Hangi İngilizce baskının kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Bölüm düzenindeki benzerliklerden hareketle Peter Anthony Motteux’nün İngilizce çevirilerinden birinin kaynak alınmış olabileceği düşünülüyor. Ancak bunu kesinleşmiş bir bilgi olarak değil, araştırmacıların güçlü bir ihtimali olarak kaydetmek gerekiyor.
Ortaya çıkan metin de kelimesi kelimesine bir çeviri değildi. Cervantes’in önsözü çıkarılmış, bazı bölümler kısaltılmış veya atlanmış, kimi konuşmalar yeniden yazılmıştı. Lin Shu yalnızca metni aktarmamış, Don Kişot’u Çinli okurun tanıyabileceği ahlaki ve edebî bir dünyaya yerleştirmişti.
Bu nedenle Móxiá Zhuàn için “çeviri”den çok, yaratıcı çeviri, kültürel uyarlama veya yeniden yazım demek daha doğru görünüyor.
Çinlileşen Don Kişot
Lin Shu’nun metninde Don Kişot’un deliliği hafifler. Cervantes’in hem acıdığımız hem güldüğümüz, gerçekle hayal arasındaki sınırı kaybetmiş şövalyesi daha bilgili, daha romantik ve daha ağırbaşlı bir kahramana dönüşür.
Sancho Panza artık yalnızca hizmetkâr değildir. Efendisine bağlı bir öğrenci veya mürit gibi davranır. Böylece Avrupa’daki efendi–hizmetkâr ilişkisi, Çin kültüründe daha anlamlı bir karşılığı bulunan hoca–öğrenci ilişkisine yaklaşır.
Dülsinya, bir yùnǚ (玉女), yani saf, güzel ve neredeyse kutsal bir “yeşim kadın” olur. Cervantes’in zayıf, yaşlı ve gülünç atı Rosinante daha hızlı ve kahramanca bir ata dönüşür. Tanrı’ya yapılan göndermelerin önemli bir bölümü çıkarılır, metne Çin deyimleri, atasözleri ve Konfüçyüsçü değerler girer.
Don Kişot artık yalnızca şövalye romanları okuyarak aklını yitirmiş bir İspanyol hidalgosu değildir. Atalara saygı duyan, eski töreleri önemseyen, öğrencisine yol gösteren ve adalet arayan Çinli bir bilge-kahramanın niteliklerini de taşımaya başlar.
Bir bakıma Lin Shu, Don Kişot’u çevirmekten çok ona Çin’de yaşayabileceği yeni bir beden vermiştir.
Çevirinin sadakatini yalnızca kelimelerin korunmasıyla ölçersek Móxiá Zhuàn elbette eksiltmelerle, eklemelerle ve yanlış anlamalarla doludur. Fakat çeviriyi bir metnin başka bir kültürde yeniden yaşamaya başlaması olarak görürsek, bu eser çok daha ilginç bir hâl alır. Çünkü Don Kişot Çin’e geldiğinde yalnızca konuştuğu dili değiştirmemiş, dünyaya bakışını, ilişkilerini ve hatta deliliğinin niteliğini de değiştirmiştir.
Unutulan metnin İspanyolcaya dönüşü
Móxiá Zhuàn, yayımlandığı dönemde Don Kişot’u Çinli okurlara tanıtan önemli bir eser oldu. Fakat 20. yüzyılın başlarında Çin’in yazı dili hızla değişiyordu. 4 Mayıs hareketinin ardından konuşma diline dayanan modern yazı dili báihuàwén (白話文) yükselirken Lin Shu’nun klasik nesri eski, ağır ve giderek ulaşılmaz bulunmaya başladı.
Daha sonra İspanyolcadan doğrudan yapılan, özgün metne daha sadık çeviriler yayımlandı. Lin Shu ile Chen Jialin’in Don Kişot’u ise zamanla kütüphanelerin sessizliğine çekildi.
Fakat yolculuk bitmemişti.
Eser 2013’te yeniden dikkat çekti. İspanyol sinolog ve klasik Çin edebiyatı uzmanı Alicia Relinque Eleta, Lin Shu’nun metnini klasik Çinceden İspanyolcaya çevirmeye başladı. Böylece Don Kişot, yüz yıl sonra doğduğu dile geri dönüyordu.
Ancak geri dönen, yola çıkanla aynı Don Kişot değildi.
Artık yol şöyle görünüyordu:
İspanyolca → İngilizce → sözlü Çince → klasik Çince → yeniden İspanyolca
Yeni İspanyolca metin, Cervantes’in romanının başka bir baskısı değildi. Don Kişot’un Çin’de geçirdiği dönüşümün İspanyolca kaydıydı. Kahraman yanında Çin deyimlerini, Konfüçyüsçü ahlakı, hoca–öğrenci ilişkisini, Daoist ölümsüzleri andıran büyücüleri ve klasik Çin nesrinin ritmini getiriyordu.
İspanyolca geri çeviri Historia del Caballero Encantado, yani Büyülenmiş Şövalyenin Hikâyesi adıyla yayımlandı. Alicia Relinque metne altı yüz elliden fazla açıklayıcı not ekledi. Bu notlar yalnızca Lin Shu’nun Cervantes’ten ayrıldığı yerleri göstermiyordu. İki kültürün birbirine nerede yaklaştığını, nerede uzaklaştığını ve kelimelerin başka bir dünyaya girdiklerinde nasıl yeni anlamlar kazandığını da açıklıyordu.
Yazının başındaki resim de işte bu geri dönüş kitabının kapağında yer alıyordu. At bir yöne giderken Don Kişot’un geriye bakması artık yalnızca ironik bir ayrıntı gibi görünmüyor bana. Metin Çin’e doğru ilerlerken hafızası İspanya’ya dönüktü. Yüz yıl sonra kendi diline dönerken de Çin’de kazandığı yeni sureti yanında taşıyordu.
2021’de yayımlanan Çince–İspanyolca baskı Madrid, Şanghay ve Pekin’de tanıtıldı. Pekin Cervantes Enstitüsü de bu kültürel geri dönüşün duraklarından biri oldu. Enstitünün kütüphanesinin Antonio Machado’nun adını taşıması, bu yolculuğa ayrı bir anlam katıyor.
Çünkü Antonio Machado’nun ünlü dizesiyle:
Caminante, no hay camino, se hace camino al andar.
Yolcu için önceden çizilmiş bir yol yoktur, yol yüründükçe oluşur.
Don Kişot’un Çin yolu da böyle oluşmuştur. La Mancha’dan çıkmış, İngilizcenin içinden geçmiş, Chen Jialin’in sesinde sözlü bir anlatıya dönüşmüş, Lin Shu’nun kaleminde klasik Çince bir xiá hikâyesi olmuş ve yüz yıl sonra Alicia Relinque’nin çevirisiyle yeniden İspanyolcaya dönmüştür.
Bu bir daire değildir. Başlangıç noktasına dönülmüş gibi görünse de her dil, her ses ve her kültür Don Kişot’a yeni bir katman eklemiştir. Aynı yere dönen yolcu artık aynı kişi değildir.
Nazım Hikmet’in Don Kişot’u
Don Kişot’un Çin’deki bu dönüşümünü düşünürken Nazım Hikmet’in 1947’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı “Don Kişot” şiiri başka bir ışık kazanıyor.
Nazım Hikmet, kahramanını “ölümsüz gençliğin şövalyesi” olarak karşılar. Don Kişot, ellisinde “yüreğinde çarpan aklına” uyar ve güzelin, doğrunun, haklının fethine çıkar.
“Yüreğinde çarpan akıl” ifadesi Don Kişot’u anlamanın belki de en güzel yollarından biridir. Akıl ile yüreği birbirinden ayıran alışıldık düşünceyi bozar. Nazım Hikmet’in Don Kişot’unda akıl soğuk bir hesap değildir. Vicdanla birlikte çarpan, insanı yerinden kaldıran ve harekete geçiren bir güçtür.
Dünyanın kendisine akıllılık diye sunduğu teslimiyeti kabul etmez. Herkesin yel değirmeni gördüğü yerde devleri görebilir. Yanılır. Fakat onu tanımlayan asıl şey yanılgısı değil, haksızlık karşısında yerinde duramayışıdır.
Nazım Hikmet’in hükmü kesindir:
Yolu yok, Don Kişot’um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.
Don Kişot bezirgânların karşısına dikilir, Dülsinya’nın dünyanın en güzel kadını olduğunu haykırır, yere serilir, dövülür. Fakat Nazım Hikmet için fiziksel yenilgi ahlaki yenilgi değildir. Don Kişot, “susuzluğumuzun yenilmez şövalyesi” olarak ağır demir kabuğunun içinde yanmaya devam eder.
Nazım Hikmet’in Piraye’ye yazdığı mektuplarda da Don Kişot’a dönmesi tesadüf değildir. Nazım Hikmet, kendisini ve Piraye’yi güzelin, iyinin ve haklının özlemini çeken iki Don Kişot gibi düşünür. Şiiri de Piraye’nin Don Kişot üzerine düşüncelerinin ardından yazar. Şiiri ona gönderirken kendi Don Kişot’unun, Piraye’nin anladığı Don Kişot’un ancak silik bir gölgesi olduğunu belirtir.
Böylece Dülsinya yalnızca erişilmez sevgili olmaktan çıkar. İnsanın uğruna dünyayla çatışmayı göze aldığı güzellik fikrine dönüşür. Piraye de Nazım Hikmet’in dünyasında hem gerçek bir kadın hem sevgiyle toplumsal umudun birbirine karıştığı bu idealin somutlaştığı kişidir.
Nazım Hikmet, roman sanatı üzerine düşünürken Don Kişot’u belirli bir çağın ve toplumsal sınıfın en başarılı biçimde somutlaşmış “tip”lerinden biri olarak da değerlendirir. Cervantes’in kahramanı, çökmekte olan şövalyelik dünyasıyla yükselen yeni toplumsal düzen arasındaki tarihsel çatışmayı üzerinde taşır.
Fakat Nazım Hikmet’in asıl sevdiği, kitabın sınırlarını aşan “dıştaki Don Kişot”tur. Yaşadığı çağın aklını ve çıkarlarını mutlak kabul etmeyen; daha iyi, daha güzel ve daha haklı olanı arayan; bununla da yetinmeyip harekete geçen insan.
Tam burada Nazım Hikmet’in Don Kişot’u ile Lin Shu’nun móxiásı birbirine yaklaşır.
Lin Shu, Don Kişot’un deliliğini azaltarak onu Çinli bir bilge-kahramana dönüştürür. Nazım Hikmet ise Don Kişot’un deliliğini, dünyanın sözde aklına yöneltilmiş ahlaki bir itiraz olarak yeniden yorumlar. Çin uyarlamasında Don Kişot bir xiá, yani adalet için yollara düşen yiğittir. Nazım Hikmet’in şiirinde ise güzelin, doğrunun ve haklının peşindeki devrimci insandır.
İki yorumun ortaklaştığı yer açıktır: Don Kişot’un hakikati, karşısındakini doğru teşhis edip etmemesinde değil, hangi değer uğruna yola çıktığında aranır.
Çin’de yel değirmenleri yoksa
Şimdi başlangıçtaki resme yeniden bakıyorum.
“Çin’de yel değirmenleri yok; yalnızca yāomólar var.”
Bizim çağımızda ise canavarlar çoğu zaman korkunç görünmüyor. Kurumların, alışkanlıkların ve gündelik hayatın içinde son derece makul yüzlerle dolaşıyorlar. Belki onları yel değirmenlerinden ayırmak bu nedenle daha da güç.
Don Kişot’un önemi, bize hangi düşmana saldıracağımızı kusursuz biçimde öğretmesinde değildir aslında. Don Kişot yanılır, yanlış görür, yanlış adlandırır ve komik duruma düşer. Onun asıl gücü, dünyanın tamamlanmış ve değiştirilemez olduğuna inanmamasındadır.
Bu yüzden Don Kişot’un deliliğini kolayca küçümseyemiyorum. Çünkü dünyanın aklı çoğu zaman bize boyun eğmeyi, susmayı ve olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğütler. Don Kişot’un deliliği ise başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaktır. Nazım Hikmet’in onu sevmesi de bundandır; Lin Shu’nun onu bir xiá olarak yeniden yaratması da…
Çin’e ulaşan Don Kişot biraz Konfüçyüsçü bilgeye, biraz gezgin savaşçıya, biraz büyülenmiş münzeviye, belki biraz da Anadolu’nun divane abdalına dönüşür. İspanyolcaya geri döndüğünde ise artık yalnızca Cervantes’in kahramanı değildir. Dillerin, seslerin, yanlış anlamaların, eksiltmelerin, eklemelerin ve yaratıcı sadakatsizliklerin içinden geçmiş çoğul bir kahramandır.
Belki çeviri dediğimiz şey de tam olarak budur: Bir metni hiç değiştirmeden karşı kıyıya geçirmek değil, onun başka bir dünyada yaşamaya devam etmesini sağlamak. Her gerçek yolculuk gibi çeviri de yolcuyu değiştirir. Geri dönen kişi, giden kişi değildir.
Don Kişot’un Çin serüveninde beni en çok etkileyen de bu oldu. Bir roman kahramanı dört yüz yıl boyunca farklı dillerde yeniden kuruluyor. Kimi zaman deliliği azaltılıyor, kimi zaman bilgeliği çoğaltılıyor, kimi zaman bir xiáya, kimi zaman devrimci umudun şövalyesine dönüşüyor. Fakat bütün bu değişimlerin altında aynı inanç kalıyor: Güzelin, doğrunun ve haklının henüz gerçekleşmemiş olduğu ve tam da bu nedenle uğruna yola çıkılması gerektiği inancı.
Karşıma önce yanlış kitabın kapağı olarak çıkan, sonra Çinlileşmiş Don Kişot’un İspanyolcaya dönüş kapağı olduğunu öğrendiğim resimdeki şövalye yalnız olabilir. Atı yorgun, mızrağı ince, karşısındaki yāomólar sayısız olabilir.
Ama hâlâ yoldadır.
Ve Nazım Hikmet’in söylediği gibi, yolu yoktur:
Yel değirmenleriyle —ya da her çağın kendi canavarlarıyla— dövüşülecektir.
