Homeros’un bir çocuk bilmecesini çözemediğini öğrenince kendisini birden kendime daha yakın buldum! Troya’yı, tanrıların çekişmelerini, Odysseus’un uzun dönüşünü anlatan büyük ozan, bir kıyıda birkaç çocuğun söylediği cümleye takılıp kalıyor. Hepimizin başına gelebilecek bir şeyle karşılaşıyor. Çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz bir dünyanın içinde, küçük bir soruya cevap veremiyor.
Stuart Kelly, Kayıp Kitaplar Kitabı’nda Homeros’un son günlerine ilişkin bir rivayeti anlatıyor. Yaşlı ozan, Kreophylos’un yanında kalmak için İos Adası’na gidiyor. Oysa bir kehanet, orada öleceğini söylemiş. Kelly burada hafifçe takılıyor: İnsan öleceğinin söylendiği yere misafirliğe gidiyorsa, ev sahibinin sunduğu olanaklar hayli cazip olmalı!
Bu küçük dokunuşu sevdim. Homeros’u heykellerin arasından çıkarıp birinin evine gitmeye karar veren yaşlı bir insan olarak getiriyor önümüze. Hem de kehaneti bir yana bırakarak…
Adada, balıktan dönen çocuklarla karşılaşıyor. Bir şey yakalayıp yakalamadıklarını soruyor. Çocuklar şöyle cevap veriyor:
“Yakaladıklarımızı geride bıraktık, yakalayamadıklarımızı yanımızda götürüyoruz.”
Homeros anlayamıyor. Çocuklar açıklıyor: Üzerlerindeki bitlerden söz ediyorlar. Bulup ayıkladıklarını atmışlar. Bulamadıkları ise hâlâ giysilerinde. Kelly’nin metninde “pire” diye geçen bu küçük yaratıklar, antik anlatıda bit.
Hikâyenin devamı hüzünlü. Homeros, çocukların bilmecesine karşı kendisini uyaran kehaneti hatırlıyor ve kendi mezar yazıtını hazırlıyor. Homeros ile Hesiodos’un Yarışması adlı metne göre, oradan ayrılırken killi bir yerde kayıp düşüyor. Üç gün sonra da ölüyor. Bu, doğrulanmış bir ölüm kaydı değil; Homeros’un hayatı çevresinde oluşmuş rivayetlerden biri.
Benim aklım ise cevabı öğrenmeden önceki o kısa anda kalıyor. Homeros cevabı mı bilmiyordu, yoksa cevabı yanlış yerde mi arıyordu?
Balıktan gelen çocuklara ne yakaladıklarını sorarsanız, cevabı da balıklarla ilgili beklersiniz. Konuşurken böyle yapıyoruz. Sözcükleri, içinde bulunduğumuz duruma göre anlıyoruz. Bu kez “yakalamak” sözcüğü aynı kalmış, yakalanan şey değişmiş. Homeros’un aklı balıklardayken çocuklar kendi giysilerinden söz ediyor…
Herakleitos da B56 numaralı fragmanında bu bilmeceyi anlatıyor. Yunanların en bilgesi sayılan Homeros’un, bit ayıklayan çocuklar tarafından yanıltılmasını örnek veriyor. Onun aktarımında görmek ve yakalamak birlikte geçiyor: Çocuklar gördüklerini ve yakaladıklarını bırakıyor, görmediklerini ve yakalayamadıklarını taşıyor.
Bu sahne bana, bildiklerimizin dikkatimizi nasıl yönlendirdiğini düşündürüyor. Cevabın nereden geleceğine daha soruyu dinlerken karar verebiliyoruz. Sonra başka bir ihtimale geçmek zorlaşıyor. Bunun için kibirli olmak gerekmiyor. Makul bir beklenti de bizi yanıltabiliyor.
Üstelik Homeros anlamayınca soruyor. Çocuklardan açıklama istiyor. Hikâyeyi yorumlarken bu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek.
Şimdi İos kıyısından Çin’e gidelim. Ki fark ettim ki hemen hemen her yazıda en az bir kez Çin’e gidiyorum.
Liezi’nin “Tang Wen” bölümünde Konfüçyüs, tartışan iki çocukla karşılaşıyor. Konu Güneş. Sabah mı daha yakın, öğle vakti mi?
Çocuklardan biri sabah daha yakın olduğunu söylüyor. Çünkü Güneş doğarken büyük, öğleyin daha küçük görünüyor. Yakındaki şeyler büyük, uzaktakiler küçük görünmez mi?
Diğeri buna katılmıyor. Sabah hava serin, öğleyin sıcak. Öyleyse Güneş öğleyin daha yakın olmalı. Isıtan bir şeye yaklaşınca daha çok ısınmaz mıyız?
Konfüçyüs karar veremiyor. Çocuklar da gülüp onun o kadar çok bilgili sayılmasına takılıyor.
Bu, Konfüçyüs’ün başından geçtiği kesin bir olay olarak değil, Liezi’de yer alan bir anlatı olarak okunmalı. Homeros’un hikâyesiyle arasında tarihsel bir aktarım olduğunu da söyleyemeyiz. Ama iki sahneyi yan yana koymak bana anlamlı geliyor. İki ayrı kültürün büyük isimleri, çocukların soruları karşısında duraklıyor.
Aralarında önemli bir fark var. Homeros’un karşısında cevabı belli bir bilmece bulunuyor. Konfüçyüs’ün karşısında ise farklı gözlemlere dayanan iki açıklama. Çocuklardan biri görünür büyüklüğü, öteki sıcaklığı esas alıyor. Hangisinin haklı olduğuna karar vermek için bu gözlemlerin Güneş’in uzaklığı hakkında ne söyleyebileceğini bilmek gerekiyor.
Demek ki her cevapsızlığımız hep aynı nedenden de kaynaklanmıyor. Bazen konuşulan şeyi yanlış anlıyoruz. Bazen bilgimiz yetmiyor. Bazen de elimizdeki bilginin neyi kanıtladığını kestiremiyoruz.
Bu hikâyelerde çocukların bir başka işlevi daha var. Karşılarındaki kişinin ününden etkilenmeden sorabiliyorlar. Biz yetişkinler ise kime ne sorulacağını, kimin cevabına itiraz edileceğini hesaplıyoruz. Bunun nezaketle ilgili bir yanı var. Fakat kimi zaman unvana ve itibara gösterdiğimiz saygı, söyleneni sorgulamamıza engel oluyor. Çocukların soruları bu mesafeyi bir anda ortadan kaldırıyor.
Tam burada ünlü sözüyle Sokrates geliyor.
Platon’un Sokrates’in Savunması’nda mesele, bilge sayılmakla gerçekten bilmek arasındaki fark. Sokrates’in 21d’de dile getirdiği ayrım, bilmediği şeyi bildiğini sanmaması. Sık tekrarlanan “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözünün arkasındaki düşünceyi, metindeki bu daha dikkatli ifadeyle ele almak iyi olur.
Sokrates şairlere ve zanaatkârlara gidiyor. Zanaatkârların kendisinin bilmediği pek çok şeyi bildiğini kabul ediyor. Ancak işlerini iyi yaptıkları için başka önemli konularda da en bilgili kişi olduklarını düşündüklerini söylüyor. Şairlerde de benzer bir eğilim görüyor.
Bu, insanın kendine dönüp bakmasını gerektiren bir eleştiri. Bir alana yıllarımızı veriyoruz. Öğreniyor, deneyim kazanıyoruz. Orada oluşan güven bazen başka alanlara da yayılıyor. Çok okuduğumuz ya da mesleğimizde başarılı olduğumuz için yeni bir konuda da yeterince hazırlıklı olduğumuzu sanabiliyoruz.
Ben bu soruyu önce kendime sormayı daha anlamlı buluyorum: Söylediğim şeyin ne kadarını biliyorum? Nereden sonra tahmin ediyorum? Yıllardır tekrarladığım bir düşünceyi, sırf tanıdık geldiği için doğru kabul ediyor olabilir miyim?
Özellikle bizden cevap beklendiğinde bu ayrımı yapmak zorlaşıyor. Deneyimimiz ve unvanımız da sanki bizimle birlikte sınanıyor. “Bilmiyorum” demek yerine bir açıklama üretmek daha rahat gelebiliyor. Oysa cevap vermeyi ertelemek, araştırmaya ve başka birini dinlemeye yer açıyor. Bilgimizin sınırını kabul etmek, o sınıra kadar verdiğimiz emeği eksiltmiyor.
Borges de benim için Çin’e gitmek gibi… Bir yerlerde hep var. İşte Borges, “Ölüm ve Pusula”da bizi bu meselenin daha karanlık bir yanına götürüyor. Dedektif Erik Lönnrot, sıradan bir açıklamayla kolay kolay yetinmiyor. Cinayetleri metinler, dinsel göndermeler ve mekânsal ilişkiler üzerinden çözmeye çalışıyor.
Bağlantı kurmakta çok iyi. Fakat karşısındaki kişi de onun düşünme biçimini öğrenmiş. Dedektifin düzen arayışını kullanarak ona bir tuzak hazırlıyor. Lönnrot ipuçlarını izlerken kendi ölümüne yaklaşıyor.
Burada beni düşündüren, zekânın da alışkanlıkları olması. Bazı açıklamaları diğerlerinden daha çok seviyoruz. İncelikli bağlantılardan hoşlanıyorsak, bir yorumun zarafeti bizi gereğinden fazla etkileyebiliyor. Her şey birbirine güzelce oturunca, uymayan ayrıntıları önemsiz sayabiliyoruz.
Homeros’la Lönnrot aynı biçimde yanılmıyor. Homeros gündelik bir cümlenin değişen konusunu kaçırıyor. Lönnrot ise karmaşık bir yorumun peşinden gidiyor, üstelik bu eğilimi kendisine karşı kullanılıyor. İki hikâye, açıklamalarımıza duyduğumuz güveni ayrı yönlerden sorgulatıyor.
Bir düşünceye kanıtları güçlü olduğu için mi inanıyorum, yoksa benim düşünme biçimime uyduğu için mi? Bu ayrımı her zaman kolayca yapamıyorum. Ama kendi yorumumdan çok memnun kaldığım anlarda dönüp bir daha bakmakta yarar görüyorum artık. Acaba hesaba katmadığım bir ayrıntı var mı?
Şimdi yeniden İos kıyısına dönelim. Çocuklar gitmiş, Homeros cevabı öğrenmiş olsun. Bizim aklımızda o cümle kalsın:
Yakaladıklarımızı geride bırakıyor, yakalayamadıklarımızı yanımızda götürüyoruz.
Bilmecenin anlamı belli. Kendi hayatımızdan bakınca ise başka bir çağrışımı var. Fark ettiğimiz yanlışları düzeltme şansımız bulunuyor. Hatalı bir bilgiyi ayıklayabiliyor, acele verdiğimiz bir hükmü değiştirebiliyoruz. Fark etmediklerimiz bizimle kalıyor.
Bazen aileden öğrendiğimiz bir yargı oluyor bu. Bazen mesleğimizden gelen bir alışkanlık. Bazen yıllar önce doğru kabul edip bir daha dönüp bakmadığımız bir bilgi. İnsanlara bakışımıza ve en emin konuştuğumuz cümlelere karışıyor.
Çocukların her şeyi gördüğünü söylemiyorum. Liezi’deki çocukların gerekçeleri de sınanmaya muhtaç. Benim önemsediğim şey, bu yaşımda, soruyu kimden geldiğine bakmadan duyabilmek.
Homeros’un hikâyesini bu yüzden sevdim. Büyük adının arkasından çıkıp yanımıza oturuyor. Anlamıyor, soruyor, sonradan öğreniyor.
Bunca okumanın ve düşünmenin sonunda her soruya cevap verebilmeyi beklemiyorum. Ama yanlış yerde aradığımı fark edince yönümü değiştirebilmeyi isterim. Gerektiğinde, “Bir dakika, ben bunu başka türlü anlamışım” diyebilmeyi…
Yazıyı bitirirken çocukların cevabı hâlâ aklımda. Acaba bugün, doğruluğundan hiç kuşku duymadan yanımda ne taşıyorum?
Kaynak notu: Stuart Kelly, Kayıp Kitaplar Kitabı, çev. Hakan Gür, Homeros bölümü; Homeros ile Hesiodos’un Yarışması (Certamen Homeri et Hesiodi), kehanet ve ölüm anlatıları; Herakleitos, DK B56; Liezi, “Tang Wen” (湯問), 5. bölüm; Platon, Sokrates’in Savunması, 21d–22e; Jorge Luis Borges, “Ölüm ve Pusula” (La muerte y la brújula). Metinler arasında kurulan bağlantılar karşılaştırmalı bir okumadır, tarihsel etkilenme veya aktarım iddiası taşımaz.
