Bir Elçim Dağ Çiçeği

“Vardı yoktu, Tanrı’nın kulu çoktu, çok demenin yeri yoktu…”

Babamın bana yedi-sekiz yaşlarındayken okuduğu masallar böyle başlardı. Demek ki Ümit Kaftancıoğlu’ndan okuyordu. Evimizde onun derlediği masallar vardı. Yıllar sonra kardeşim, Ümit Kaftancıoğlu için şöyle demişti:

“Babama benzeyen insanları hep sevmişimdir…”

Öyleydi…

Babamla Kaftancıoğlu arasında kelimelere sığdıramadığım bir benzerlik vardı. İkisi de öğretmendi. İkisi de halkın içinden gelmişti. İkisi de Anadolu’yu yalnızca yaşayan değil, dinleyen insanlardı. Belki de bu yüzden çocukluğumun masallarıyla babamın sesi birbirinden hiç ayrılmadı.

Sonra ben büyüdüm.

Şimdi bu cümleyi her okuyuşumda, artık yalnızca bir masalın başladığını hissetmiyorum. Bana göre burada başlayan şey, Anadolu’dan Altaylara, Tanrı Dağları’ndan Sarı Irmak havzasına kadar uzanan çok eski bir kültürel hafızanın yeniden konuşmaya başlamasıdır.

Ümit Kaftancıoğlu’nun derlediği masalları bu yüzden yalnızca “Anadolu masalları” olarak okuyamıyorum. Onlarda Kars’ın, Ardahan’ın, Erzurum’un sesi var; ama aynı zamanda Orta Asya’nın, hatta zaman zaman Uzak Asya’nın da yankısını duyuyorum.

Bu elbette romantik bir yakıştırma değil.

Karşılaştırmalı halkbilimi araştırmaları uzun zamandır masalların, göç yollarını takip eden en kalıcı kültürel miraslardan biri olduğunu ortaya koyuyor. Motifler, kahramanlar ve anlatı kalıpları binlerce kilometre yol alabiliyor; devletler yıkılıyor, dinler değişiyor, diller dönüşüyor ama hikâyeler yaşamaya devam ediyor. Bazen bir dağın adı değişiyor, bazen kahramanın adı… Fakat anlatının ruhu aynı kalıyor.

Bugün önümde Kırklar Kayası duruyor.

Ve ben yine ilk cümleye dönüyorum:

“Vardı yoktu…”

Ne ilginçtir ki masal, kesin bir varlık iddiasıyla başlamıyor. Daha ilk anda iki zıt kavramı yan yana getiriyor. Varlık ile yokluk aynı nefeste söyleniyor. Bu bana hiçbir zaman yalnızca şiirsel bir söyleyiş gibi gelmedi.

Aksine, bana Doğu düşüncesinin ortak sezgisini hatırlatıyor.

Türk bozkır geleneğinde de, Daoist metinlerde de dünya kesin karşıtlıklarla değil, birbirini tamamlayan zıtlıklarla açıklanır. Elbette Anadolu masallarının doğrudan Dao De Jing‘den etkilendiğini söylemek doğru olmaz. Ancak Avrasya’nın ortak düşünce ikliminde gelişen kültürlerin benzer felsefi sezgilere ulaşmış olması da şaşırtıcı değildir. “Vardı yoktu” cümlesi bana her defasında Laozi’nin “Varlık ile yokluk birbirini doğurur.” düşüncesini hatırlatıyor.

Ümit Kaftancıoğlu’nun derlediği pek çok masalda da bu anlayış hissedilir.

İyilik ile kötülük birbirinden bütünüyle ayrılmaz. Güç çoğu zaman sarayda değil, yolda karşılaşılan yaşlı bir derviştedir. Bilgelik gösterişli olanın değil, mütevazı görünenin içindedir. Yolculuk ise yalnızca mekânsal bir hareket değil, insanın dönüşümüdür.

İşte önümde duran Kırklar Kayası da böyle bir masal.

Çocuğu olmayan padişah, çözümü ordusunda ya da hazinesinde bulamaz. Çare, yolculuk sırasında karşılaştığı bir derviştedir. O derviş ise yalnızca dinî bir şahsiyet değildir. Bana göre eski Türk anlatılarındaki aksakallı bilgenin, destanlardaki kut taşıyan yol göstericinin ve İslam sonrası halk anlatılarındaki Hızır tipinin sürekliliğini temsil eder.

Benzer yardımcı figürlere yalnız Anadolu’da değil; Uygur, Kazak, Kırgız ve Altay masallarında da rastlanır.

İsim değişir.

Kıyafet değişir.

İnanç sistemi değişir.

Ama insanı kaderinin eşiğinden geçiren “bilge yol gösterici” değişmez.

Elma motifi de bunun güzel örneklerinden biridir.

Türk masallarında çocuk sahibi olamayan hükümdara ya da yaşlı çifte verilen kutsal elma yalnızca bereketin sembolü değildir; aynı zamanda göksel lütfun somut karşılığıdır. Aynı motifin farklı biçimlerini Anadolu’dan Türkistan’a kadar görmek mümkündür.

Üstelik bunun izleri bugün bile yaşamaktadır.

Benim memleketim Iğdır’da düğünlerde gelin ile damada elma atılır. Çocukluğumdan beri gördüğüm bu gelenek üzerine hiç düşünmemiştim. Oysa şimdi fark ediyorum ki, masaldaki kutsal elma ile düğünlerdeki elma arasında yalnızca biçimsel bir benzerlik yok. İkisi de bereketi, yeni hayatı, soyun devamını ve uğuru temsil ediyor. Bin yıllık bir sembol, gündelik hayatın içinde yaşamayı sürdürüyor.

Aslında Kaftancıoğlu’nun derlemelerinde beni en çok heyecanlandıran şey, tek tek motiflerden çok onların birlikte oluşturduğu büyük harita.

Kırklar, aksakallılar, dağlar, pınarlar, kırk gün kırk gece süren yolculuklar, konuşan hayvanlar, kutsal sayılar, yer altına inişler, göğe yükselişler…

Bunların hiçbiri yalnız Anadolu’ya ait değildir.

Aynı motifleri Manas Destanı‘nda, Altay destanlarında, Uygur masallarında, Moğol anlatılarında, Tibet efsanelerinde ve Çin’in sınır bölgelerinde derlenmiş halk hikâyelerinde farklı biçimlerde görmek mümkündür.

İpek Yolu yalnızca ipek, baharat ve kâğıt taşımadı.

Hikâyeler de taşıdı.

İnsanlar göç ederken yalnız eşyalarını değil, hayallerini, korkularını, dualarını ve masallarını da yanlarında götürdüler.

Halkbilimciler tam da bu ortak hafızayı anlamaya çalıştılar.

Amerikalı folklor araştırmacısı Stith Thompson, dünyanın dört bir yanından binlerce masalı inceleyerek hazırladığı Motif-Index of Folk-Literature adlı çalışmasında masalların ortak yapı taşlarını sınıflandırdı. Ona göre anlatının en küçük anlamlı birimi “motif”ti. Sihirli elma, bilge ihtiyar, yasak kapı, üç kardeş, konuşan kurt, kırk gün, kaybolan çocuk… Bunların her biri, birbirinden habersiz görünen toplumlar arasında dolaşan ortak kültürel mirasın parçalarıydı. Thompson’ın çalışması sayesinde Anadolu’da anlatılan bir masalla Sibirya’da, Hindistan’da ya da Orta Asya’da anlatılan başka bir masal arasındaki akrabalık daha görünür hâle geldi.

Rus halkbilimci Vladimir Propp ise meseleye başka bir açıdan yaklaştı. Ünlü Masalın Biçimbilimi (Morphology of the Folktale) adlı eserinde, masalların kahramanlarından çok iskeletlerini inceledi. Ona göre isimler değişebilir; padişahın yerini çoban, ejderhanın yerini dev alabilir. Ama kahramanın evden ayrılması, sınanması, bir yardımcı edinmesi, dönüşmesi ve geri dönmesi gibi temel anlatı işlevleri büyük ölçüde aynıdır. Bugün Türk masalları üzerine yapılan yapısal çözümlemelerin önemli bir kısmı hâlâ Propp’un ortaya koyduğu çerçeveden yararlanıyor.

Belki de bu yüzden Ümit Kaftancıoğlu’nun derlediği masalları okurken kendimi yalnızca bir folklor kitabı okuyor gibi hissetmiyorum.

Sanki Kars’tan başlayan bir hikâye beni Issık Göl kıyılarına uğratıyor; oradan Turfan’a, Dunhuang mağaralarına, Sarı Irmak boyunca yürüyen eski bilgelere kadar götürüyor.

Coğrafyalar değişiyor. Diller değişiyor. Dinler değişiyor. Ama hikâyelerin kalbi değişmiyor.

Bana göre Ümit Kaftancıoğlu’nun en büyük başarısı da burada yatıyor. O yalnızca masal derlemedi. Anadolu’da yaşamaya devam eden büyük Avrasya hafızasını kayda geçirdi. Belki bunu kuramsal bir iddia olarak ortaya koymadı. Belki yalnızca iyi bir derleyiciydi.

Bugün onun sayfalarını çevirdiğimde yalnızca çocukluğumu okumuyorum. Babamın sesini duyuyorum. Kars yaylalarını görüyorum. Sonra Altay bozkırlarını… Binlerce yıldır birbirine hikâye anlatan insanların hiç kopmamış sesini dinliyorum.

İşte bu yüzden o ilk cümle bana her defasında aynı şeyi söylüyor:

“Vardı yoktu…”

Kaftancıoğlu, derlediği masallara “Bir Elçim Dağ Çiçeği” adını veriyor.

Beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri de bu oldu. Buradaki “elçim”, Kars-Ardahan ağzında “bir tutam”, “bir demet” anlamına geliyor.

Bir tutam dağ çiçeği…

Ne güzel bir ad.

Dağ çiçekleri kimsenin ekip biçtiği çiçekler değildir. Rüzgârla büyürler, yağmurla beslenirler, bulundukları toprağın rengini taşırlar. Her biri aynı dağın çiçeğidir ama hiçbirinin kokusu birbirinin aynısı değildir.

Masallar da biraz böyledir.

Her biri aynı büyük kültürün içinden filizlenir; ama anlatıldığı köyün, dağın, dilin ve insanın rengini alır.

Kaftancıoğlu’nun yaptığı da bana biraz bunu hatırlatıyor.

Anadolu’nun dört bir yanından kendi toprağında yetişmiş bir tutam dağ çiçeğini bir araya getirmek…

Belki de bu yüzden onun sayfalarını çevirirken yalnızca Kars’ı görmüyorum. Altay’ı da görüyorum. Tanrı Dağları’nı da… Issık Göl’ü de…

Çünkü o bir tutam dağ çiçeğinin içinde, bana göre, Avrasya’nın binlerce yıllık ortak hafızasının kokusu var.

“Vardı yoktu, Tanrı’nın kulu çoktu, çok demenin yeri yoktu…”

Belki gerçekten de masalların bir başlangıcı yoktu.

Onlar insanlar gibi yollara düştüler; bozkırları, dağları, kervan yollarını, hanları ve sınırları aştılar. Ümit Kaftancıoğlu ise o uzun yolculuktan Anadolu’nun dağlarında açmış bir tutam çiçeği özenle toplayıp bize ulaştıran en güzel derleyicilerden biri oldu.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile