Birkaç gün önce evde oturmuş salonun soluk ve soğuk duvarlarına bakarken ansızın telefonuma bir mesaj geldi. Ding dang. Duvarla aramıza giren bu mesajın sahibi kimdi acaba; bakmasam olurdu, ancak aklım kalırdı bu defa. Bu kadar tantanaya ne gerek var şimdi, en iyisi bakmak. Bakarsam dağ olur, bakmazsam bağ, ya da tam tersi bunun. Bakmazsan bilemezsin sonuçta. Baktım. Bir şiir ve hemen altına düşürülmüş haklı bir not:
“Erişti nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i gülşen
Çerâğan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen
Çemenler döndü rûy-i yâre reng-i lâle vü gülden
Çerâğan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen”
Şiirin altında da şu satırlar yazılıydı: “şu baharın ilk günlerinde ne güzel…artık neden böyle güzel tasvir edemiyoruz hayatı…şiiri yeterince övmüyoruz”. Arkadaşımdan müsaade almadığım için mesajın tamamını paylaşmadığım gibi adını da es geçiyorum. Beni anladığınızı umuyor ve öyle hayal ediyorum bakışlarınızı. Zaten lafın tamamı haşa huzurdan kime söylendiğini pek âlâ biliyorsunuz. Lale devrinin en ünlü şairi Nedim’in “erişti nev-bahar eyyâmı” adlı bu şiir ancak bu kadar isabet ederdi duvardaki asılı hüznümüze. Şiir, sadece gönlümüzü hoş etmiyor, gözlerimizi de memnun ediyor. Kelimeleri günümüz diline çevirmeyi es geçiyorum, çünkü bir şiiri kendi diline bile çevrilemez sözüne sadık kalmayı yeğliyorum. Nedim’in şairliğini tartışmaktan da men ediyorum kendimi, ama bu şiirin inceliği, hüznü sevgili arkadaşımın nahifliği kadar derin olduğu bilgisini de hatırlatmak isterim. Üstümüze yağan bu biteviye yağmurlar sebepsiz değil nihayetinde. Son zamanlarda içimde küflenen kırık isteksizliği de hesaba katınca bu mesaj ve şiir ancak bu kadar amacına ulaşabilirdi. Nicedir bilgisayarın başına geçip bir şey yazmak istemediğimi hatırlayınca eksikliğini daha iyi anlar olduk. Sürekli bahane bile olamayacak bahaneler üreterek uzaklaşıyordum masadan. İşe gitme zorunluluğunu saymazsak dışarı çıkmaya ayaklarımı bir türlü ikna edemiyordum, yine de bundan şikâyet ettiğimi söyleyemeyeceğim.
Şiir diyorduk değil mi? Arkadaşımın sorduğu soruları hep beraber düşünmeye ne dersiniz. Edebiyatın büyüsüne kapılıp mübalağa ediyordu yoksa? Duvara bakarken zaman zaman benim de düşündüğüm benzer soru ve sorunlar. Yalnız değilmişim meğerse bu konuda. Bir işte de yalnız kalalım değil mi? Savaşın kol gezdiği böylesine illet bir dönemde bu sorular biraz hafif kaçsa da bedenimizde bıraktığı tesiri düşününce az bile söylüyoruz. Şiiri yeterince övüyor muyuz yahut şiiri hakkıyla okuyor muyuz? İtiraf etmek isterim ki eskisi kadar çok şiir okumuyorum. Kafamın içinde sevdiğim şiirlerin kelimeleri dolansa da böyle bir yargıya sığınmak pespaye de olsa işime geliyor. Şiir okumayı yahut yazmayı biz seçmedik sonuçta, o bizi buldu ve bırakmıyor. Ekmek, su gibi. Ölmeyecek kadar tüketmeye gayret ediyoruz sadece. Şiirden ne kadar beslendiğimizi bir gün mesaj atarsanız size anlatırız belki.
“Şiiri yeterince övmüyoruz”, peki bu söz kulağınızda nasıl bir tını bırakıyor? Sokağa çıkınca ne kadar rastlıyoruz? Şiir sokakta, diye bu klişeyi cevap olarak önüme sereceksiniz, diye çok korkuyorum. Bir yere kadar haklısınız da ancak yürüdüğümüz sokaklardaki duvarlar bizi ne kadar ikna eder şiirin sokakta olduğuna? Şu kentsel dönüşüm furyası yüzünden o duvarlar da çoktan yıkılmadı mı? Payımıza düşen cevabı vermek gerekirse maalesef sokaklar “bu bina yarısı bizden” kampanyasıyla yapıldı yapılacak yazılarıyla kirlenmiş durumda. Artık. Öyle ya kirlenmek güzeldir. Alın size meşhur bir klişe daha.
Dönüşüm mü değişim mi? Bu kavramlar Kafka’nın romanı Türkçeye çevrildiğinde bu kadar tartışıldı herhalde. İkisi de değil belki de. Bir soruyla bu klişelere bir yenisini daha eklesem bir şey ifade eder mi zihnimizde. Neden şehirsel dönüşüm değil de kentsel? Kent ve şehir eş anlamlı mı? Kent mi şehrin içinde yoksa şehir mi kentin içinde? Mezarlık gibi her yer kazılmışken benim üzerinde durduğum zırvalara bak. Zırva dediğim bu şeye bazı araştırmalar kafa yorup makale olarak seriyor önümüze. Kararı siz verin artık. Masum bir mesajın bizi getirdiği yere bakar mısınız? Ben neden böyle nemlenmiş bir duvar gibi hissediyorum kendimi. Konuşmaktan hoşnut değilim anladım da neden yazarken de saklıyorum kendimi cümlelerin arasında. Sanki birileri beni karşı pencerede dikizliyormuşçasına palas pandıras perdeyi çekiyorum. Oysa karşıda duvar, ekranda da sıcak savaş var. Şiir nerede peki? Şiir öldü demeyin çünkü bunları geçmişte de duyduk. Şiir, toprak gibi geliyor bana, kendi haline bıraksan da yeşerecek bir yol bulur muhakkak. Bir mesajdan bunları çıkarmadım elbette, bir mesajdan daha fazlası olduğunu söylemek istiyorum size. Siz işte, baktığım duvarın ardındaki sizler. Şiiri yeterince övmeseniz de şiiri övenleri yakınlarınızda tutun. Bitiriyordum ki yazıyı, yeni bir mesaj: Babam Hayrettin, hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cuma namazından sonra cenazesi memlekete uğurlanacaktır. Neymiş demek ki; kimine nev-bahar kimine fasl-ı hazan. Şiirin aşüfteliği de şaire kalsın.
