Evvela şunu diyeyim, Kurosawa’nın son filminde oynadım evet. Cümleyi öğelere bilahare ayırırız, şimdilik acele etmeyelim. Buna ihtimal vermek bir yana aklımdan bile geçmiyordu onu söyleyeyim. Beni bir başka kerkenez oyuncuyla karıştırmış olma ihtimali de vardı ne olsa, ya da kendimi layık görmüyordum. Onlar dururken neden ben değil mi? Üstelik neden onlar değil de ben. Hakir bir kuluyuz ya ötesi uzak ihtimal hep bize. Hey hat!.. Kendimi kıyasladığım oyunculara bakar mısınız a dostlar? Bu yüzden çok da umut bağlamamam gerektiğine kanaat getirdim, küçük dünyam bana yeter deyip yoluma baktım. Bakarım da. Duvarlara bakmayı da bilirim. Sözde kaçın kurasıyız ya. Bu işte bir bit yeniği var muhakkak deyip erketeye yatmayı da ihmal etmedim. Duygularıma yenik düşmemeli, temkinli davranmalıydım? Tüm bunlar düşüncede kaldı tabii, hiçbirini uygulayamadım ve bodoslama atladım bu beklenmedik teklife. Evet, kabul ediyorum be, evet, evet!.. Tutarsızlığım bile şapka çıkarır cinsinden evelallah.
Setin ilk gününde bizatihi Kurosawa’nın kendisi geldi benimle görüşmeye. Son filminde oynamayı kabul ettiğim için bahtiyar olduğunu açıkça yüzüme söyledi. Belli ki bir yerde izlemiş beğenmiş. Hayat bu kim karışabilir ki. Fazla da sorgulamadım. Nerede oynamış olabilirim? Düşün düşün. Geç bunları geç diyorum kendime. Bu sözleri bana cesaret verse de kuşku peşimi bırakmıyordu. Her şey hoş da beni nasıl buldu? Diye sordum asistanına. Şehrin herhangi bir yerinde rastlantı sonucu beni gördüğünü, oyuncumu buldum deyip bana ulaşmalarını söylemiş. O kadar yani. Hayır, nasıl bir cevap bekliyordum ki. İkna olmam için yetti bu söz. Kaşesi ne bu rolün, nasıl olacak hadsizliği yapamazdım herhalde. Bendeki bu ağırdan almama budalalığı fazlasıyla gülünç geliyordu ama n’apayım huyum bu. Birden bir aydınlanma geldi, ben Japonca bilmiyordum ki. Bu iş buradan döner deyip gevşeyeme bıraktım kendimi. Bunu nasıl gözden kaçırmış olabilirlerdi, böyle amatörlük mü olur ya? Al işte daha başlamadan yattı bu iş. Tek sorun buymuş gibi. E şimdi nasıl olacak diye sordum. O karakterin kendi anadiliyle konuştuğunu dolayısıyla bu kısmı kafama takmamamı belirterek beni büyük bir dertten kurtardı kast direktörü. Kürtçe konuşacakmış. Yine de ikna olmuyordum buna, benimle dalga geçiyorlar, diye düşünüyordum ki bir gün sonra yönetmen yani Kurosawa geldi yanıma, şüphe duyabileceğim bütün kelimeler, düşünceler kaçtı ağzımdan o anda. Japonca konuşuyor ama anlıyorum. Olacak olan olur. Nasıl oluyor bu iş anlayamıyorum, oluyor işte.
Bazı filmlerini izlediğimi sıkıştırıyorum cümlelerin arasına. Kagemuşa. Raşomon. Kem küm. Şey. Bana bakıyordu müstehzi bir şekilde. Ne yapacaktım burada, neyi oynayacaktım biri söyleseydi bari. Senaryoyu da vermediler üstelik okumam için. Koca yürekli yönetmen, benimle zaman kaybedecek değildi ya. Koltuğuna geçti hemen. Hazırlanıyorum bende, rol arkadaşım ihtiyar bir Japon’du. Işıklar, kostüm, ses, görüntü yönetmeni hazırdı artık. Destansı bir film çekiliyordu herhalde. Mekandan anladığım buydu. Yeter ki anlamak olsun, hemen oradayım. Kurosawa, koltuğunda sıranın bana gelmesini bekliyor resmen. İnanmak istemiyorum ama karşımda olunca gözler de haddini biliyor. “Motor!..” der demez tökezledim, repliklerimi unuttum. Kestik deyince işte şimdi hapı yuttun, geldin sonuna işte, diyerek sersem bir vaziyette donup kaldım. Yanıma geldi yönetmen ve sakin olmamı sinemanın içinde böyle anların olabileceğini söyleyerek gönlümü almaya çalışıyordu. Ağzımın payını verecek diye beklerken gördüğüm muamele karşısında ağzım açık bakıyordum öyle. Neyse tekrar koltuğuna geçti ve Japonca motor dedi. Hayda yine olmadı, kelimeler ağzımda sakil duruyordu. Metot oyunculuğunu deniyorum ama belli ki karşı tarafa geçmiyor, neymiş demek düşünmek yetmiyormuş, uygulamak da gerekirmiş. Büyük oynuyormuşum. Bu kaçıncı tekrar unuttum bir türlü olmuyordu. Beceremiyor olabilir miydim acaba? Yok canım daha neler, yönetmenin çok bilmişliğidir. Güneş doğmak üzere ve elle tutulur hiçbir şey yoktu ortada. İlk uzun metraj filmimde başıma gelenlere hayret ederek bekliyordum. Yaptığım ilk işimde Kurosawa’nın ismi olacak, inanılır gibi değil? Bense acemi bir çaylak gibi elime yüzüme bulaştırıyorum. Bu işten sıyrılmanın bir yolu olmalıydı? Yönetmen daha nereye kadar sabredecekti aptallığıma. Bu şansı kaçırmamalıydım. Bildiğim başka metotları deniyor, sürekli karakterin içinde kalarak sahneyi kotarmaya gayret ediyordum. Benden umudu kesmiyordu, yirminci tekrar mıydı neydi mola verdi. Derin bir nefes aldım. Bu molayı değerlendirmeliydim. Bunu yapacaktım başka yolu yoktu. Bu sefer bitirecektim. Yerime geçtim ve Kurosawa’nın gelmesini bekledim. Güvenini boşa harcamayacaktım. Rolümü yaşıyordum adeta. Kestik diyorlar ama doğaçlamaya kendimi kaptırıp devam ediyordum. Çıkmıyordum karakterden bu sefer, duramıyordum bir türlü.
Elimdeki Japon bıçağını savurup Japon oyuncuya saplıyorum, o kadar ki öldürmüşüm farkında olmadan, Kan fışkırıyor. Animelerdeki gibi. Sahiden ama. Böyle pütürlü. Beni oradan, kanların içinde debelenirken buluyorum kendimi. Sesler gürültüye dönüşmüş vaziyetteydi. Kulağımın dibinde bir şeyler vızıldıyormuşçasına oradan oraya bakınıyorum. Dış kuvvetlerin beni oradan alıkoymasına izin vermiyordum sanırım. Rolü yaşamak dedikleri buydu herhalde? Benden istediğin bu mu bay Kurosawa, bu mu söyle? Bu rol için beklemiştim sanki. O kadar ki eşimin işe geç kalacaksın, diyen buğulu sesiyle irkilerek çıkabildim. Gözlerimi ovarak etrafı süzüyordum. Mekan ne zaman değişti, ben ne ara buraya düştüm. Dekor bu kadar hızlı mı değişti, Japonlar bu kadar hızlı mıydı? Kurosawa nerede, kamera, dekor, kostümüm nerede? Alper Tunga öldü mü sahi? Kim beni buraya getirdi bana haber vermeden diye aklımdan geçen düşüncelerle gerçeğin çıplaklığıyla kendime gelebildim. Yine de Kurosawa’nın bir filminde oynamış olmanın hazzını yaşadım deyip tam akbilimi basıp sakin görünen metrodaki boş bir yere usulca çöktüm. Ama ne çöküş. Hazır çöküşe geçtim, bir ara Aki Kaurismaki’nin filminde nasıl oynadığımı da anlatırım. Yaşadıklarımdan ne öğrendim bilemem ama rüyalarımdan öğrendiğim çok şey var. Şeyler ve o şeyler. Hepsi.
