Haleplibahçe’nin Amazonları

Haleplibahçe Mozaik Müzesi’ndeki Amazon kraliçelerinin karşısına çıktığımda, açıkçası beni bu kadar etkileyeceklerini düşünmemiştim. İçeride, taşların serinliğinde yüzyıllardır toprağın altında duran küçücük renkli parçaların üzerinde dört kadın hâlâ at sürüyor, yay geriyor, mızrak kaldırıyor, vahşi hayvanlarla dövüşüyordu.

Penthesileia, Melanippe, Hippolyte ve Thermodosa…

İsimleri Yunanca harflerle yazılmıştı. Çocukluğumdan beri arkeolojik kalıntılarda Yunan harfleriyle yazılmış ne görsem okumaya çalışırım. Harfler bana tuhaf biçimde tanıdık gelir. Onları okurum da…  Haleplibahçe’de de öyle yaptım. Tek tek o kadınların adlarını seslendirdim. Bir ismi yüzyıllar sonra yeniden okumak, o kişiyi bir anlığına geri çağırmak gibi geliyor bana. Büyülü bir şey…

Fakat görüntülerinde yalnızca Yunan dünyasına ait olmayan bir şey vardı. Pantolonları, yayları, baltaları, at üstündeki hareketleri insanın zihnini Karadeniz’in ötesine; Kafkasya’ya, İran coğrafyasına ve Avrasya bozkırlarına doğru çekiyordu.

Mozaiğin beni asıl etkileyen yanı başkaydı. Bu kadınların yanında onları yenecek bir erkek kahraman yoktu.

Herakles yoktu. Theseus yoktu. Akhilleus yoktu.

Dört kadın kendi hikâyelerinin tam ortasındaydı. Ne kurtarılmayı bekliyorlardı ne de bir erkeğin zaferini büyütmek için yere düşürülmüşlerdi. Atlarına kendileri yön veriyor, hedeflerini kendileri seçiyor, kendi güçleriyle hareket ediyorlardı.

Belki de bu yüzden bu kadar canlıydılar. Onlar seyredilen kadınlar değil, eyleyen kadınlardı.

Urfa’nın altında yaşayan hikâye

Mozaik, antik Edessa’nın seçkin konutlarının bulunduğu bölgede, bir Roma villasının tabanında ortaya çıkarıldı. Genellikle MS 5 ve 6. yüzyıllara, yani Geç Roma ile Erken Bizans arasındaki döneme tarihleniyor.

Tarih biraz şaşırtıcı değil mi? Çünkü Amazon hikâyeleri o zamana gelindiğinde zaten çok eskiydi. Homeros dünyasında adı geçen savaşçı kadınlar, aradan bin yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra Urfa’da hâlâ hatırlanıyor, üstelik bir evin en değerli mekânlarından birinin zeminine işleniyordu.

Demek ki Amazonlar öylesine gelip geçen bir mit değildi. Her çağ onları yeniden anlatmış, kendi korkusunu, hayranlığını ve kadınlık fikrini onların üzerine işlemişti.

Haleplibahçe’deki sahnelerin savaş değil av sahneleri olması da önemli. Geç Antik Çağ’da av, yalnızca hayvan öldürmek anlamına gelmiyordu. Cesaretin, soyluluğun, beden üzerindeki hâkimiyetin ve doğayla karşılaşabilme gücünün simgesiydi. Bunlar çoğunlukla erkeklere yakıştırılan özelliklerdi. Urfa mozaiğinde ise bu özelliklerin tamamı kadın bedeninde görünür hâle gelmiş, taşlardan üzerimize ışıldıyordu.

Üstelik dört kraliçenin adı da yazılı burada. Yani karşımızda birbirine benzeyen adsız kadın figürleri değil, ayrı ayrı tanınan kişiler var. Mozaik sanki iki bin yıl sonrasına seslenir gibi her birini bize tanıtıyor: Bu Penthesileia, bu Hippolyte, bu Melanippe, bu da Thermodosa…

Onları kalabalık içinde kaybetmiyor. Adlarını koruyor.

Taşlara sinmiş Doğu

Amazonların kıyafetlerine biraz yakından bakınca, anlatının coğrafyası genişliyor. Pantolon, uzun kollu giysi, kompozit yay, atlı savaşçılık ve çift ağızlı balta, yerleşik Ege dünyasından çok doğulu ve bozkırlı toplulukları hatırlatıyor.

Özellikle pantolon küçük bir ayrıntı değil. Antik Yunan sanatında pantolon, Persler, İskitler ve Karadeniz’in kuzeyindeki atlı topluluklarla ilişkilendirilirdi. At üzerinde yaşayan bir insan için son derece kullanışlı olan bu giysi, Yunan gözünde “başka bir dünyanın” işaretiydi.

Kompozit yay da öyle. Küçük, güçlü ve at sırtında kullanılmaya elverişliydi. Amazonların atla neredeyse tek bir bedene dönüşmesi, onları Yunan hoplitlerinden ayıran temel özelliklerden biriydi.

İlk dönem tasvirlerinde bazen Yunan savaşçıları gibi giydirilen Amazonların zamanla daha doğulu görünmeye başlaması bana tesadüf gibi gelmiyor. Yunanlar belki kendi sınırlarının ötesinde gördükleri kadınları, duydukları hikâyeleri ve yabancı savaş geleneklerini zamanla tek bir büyük anlatıda birleştirdiler. Amazonların bedeni, Doğu ile Batı’nın karşılaştığı bir yüzeye dönüştü.

Yunan dünyası hikâyeyi yazmış olabilir. Fakat, gezegenimiz batıdan doğuya dönerken, hikâyenin giysisi, atı, yayı ve rüzgârı da daha doğudan geliyordu.

Penthesileia’nın iki hâli

Haleplibahçe’deki dört kraliçe arasında gözüm en çok Penthesileia’ya takılıyor. Troya Savaşı’nın sonlarına doğru Amazonlarıyla birlikte Troyalıların yardımına gelen ve Akhilleus tarafından öldürülen kraliçedir o.

Anlatıya göre Akhilleus, ölümcül darbeyi vurduktan sonra Penthesileia’nın yüzünü görür ve ona âşık olur.

Bu hikâye çoğu zaman trajik bir aşk gibi anlatılır. Bana ise daha sert bir şey söylüyor. Bu konudaki yorumum çok mu sert, onu okuyucunun takdirine bırakıyorum. Erkek kahraman, karşısındaki kadını ancak onu etkisiz hâle getirdikten sonra gerçekten görebiliyor. Penthesileia yaşarken düşmandır.  Öldüğünde güzel, soylu ve sevilebilir olur.

Aphrodisias’ta bulunan Roma dönemi Akhilleus–Penthesileia heykel grubunda Akhilleus, canını aldığı kraliçenin bedenini tutar. Ayakta kalan odur ama sahnenin gerçek ağırlığı Penthesileia’dadır. Zafer bir anda anlamsızlaşmış, öldürülen kadın hikâyenin merkezine yerleşmiştir.

Urfa’da ise onu ölümünden önce görüyoruz.

Kimsenin kollarına düşmemiştir. Atının üzerindedir. Bakışını, silahını ve hareketini kendisi yönetir. Aphrodisias’taki Penthesileia trajik güzelliğiyle hatırlanırken Haleplibahçe’deki Penthesileia kendi hayatının öznesidir.

İki eser arasındaki fark, yalnızca iki ayrı sanat anlayışının değil, kadına bakışın da farkıdır.

Anadolu Amazonları nasıl hatırladı?

Amazonlar Anadolu’da yalnız Urfa’da karşımıza çıkmaz. Efes’in kuruluş anlatılarında ve Artemis kültünde onlardan söz edilir. Halikarnassos Mausoleionu’nun görkemli kabartmalarında Yunan savaşçılarla çarpışırlar. Aizanoi ve Perge lahitlerinde ölüm, cesaret ve mücadele fikrinin içine yerleşirler.

Fakat bu eserleri tarihsel bir Amazon devletinin kanıtları gibi okumamak gerekir. Üzerinde Amazon savaşı bulunan bir lahit, içinde bir Amazonun gömülü olduğu anlamına gelmez. Bir kent kapısındaki Amazon kabartması da o kentte yalnız kadınlardan oluşan bir toplumun yaşadığını göstermez.

Arkeolojinin bize kesin biçimde gösterdiği başka bir şeydir: Anadolu kentleri Amazonları unutmak istememiştir.

Onları tapınaklara, anıt mezarlara, heykellere, sikkelere ve evlerin zeminlerine işlemişlerdir. Her kent Amazonlara başka bir anlam vermiştir. Efes’te kutsal alanın ve kuruluşun, Halikarnassos’ta savaşın, Aphrodisias’ta trajedinin, Aizanoi’de ölüm karşısındaki cesaretin parçası olmuşlardır.

Urfa’da ise kendi başlarına hareket ederler.

Haleplibahçe mozaiğini Anadolu’daki diğer Amazon tasvirlerinden ayıran en güçlü tarafın bu olduğunu düşünüyorum. Burada Amazonlar bir Yunan kahramanının zaferini tamamlamaz. Kendi güçleriyle vardırlar.

Efsanenin ardındaki kadınlar

Antik yazarlar Amazonların yurdunu çoğunlukla Thermodon Irmağı çevresindeki Themiskyra’ya yerleştirir. Thermodon, bugün Samsun’daki Terme Çayı’yla özdeşleştirilir. Fakat Terme çevresinde bugüne kadar Amazonlara ait olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış bir kent ya da yalnız kadın savaşçılardan oluşan bir mezarlık bulunmuş değil.

Amazon anlatısının tarihsel zeminiyle ilgili asıl dikkat çekici buluntular Karadeniz’in kuzeyinde ve Avrasya bozkırlarında ortaya çıktı. İskit, Sauromat ve Sarmat topluluklarına ait bazı mezarlarda kadınlar ok uçları, mızraklar, sadaklar ve at koşumlarıyla birlikte gömülmüşlerdi. Bazı iskeletlerde binicilik ve savaşla ilişkilendirilen izler de vardı.

Voronej yakınlarındaki Devitsa V kurganında, aynı mezar yapısı içinde farklı yaşlarda dört kadının bulunması özellikle çarpıcıdır. MÖ 4. yüzyıla tarihlenen mezarda silahların yanı sıra seçkin bir kadına ait törensel başlık da bulundu.

Bu kadınlara hemen “Amazon” demek kolay, ama doğru olmayabilir. Onlar kendilerini bu adla tanımlamamışlardı. Ayrıca mezara silah bırakılması, tek başına kişinin savaşçı olduğunu kanıtlamaz.

Yine de bu buluntulardan net olarak gördüğümüz şeyler var. Kadın savaşçı, eski dünyanın bütünüyle hayal edilmiş bir kişisi değildir. Bazı bozkır toplumlarında kadınlar ata biniyor, avlanıyor ve gerektiğinde silah kullanıyordu. Yunanların bu kadınlara ilişkin haberleri, zaman içinde büyüyerek Amazon anlatısına dönüşmüş olabilir.

Efsane de, gerçekle hayalin birbirine karıştığı yerde doğmuş olmalı.

Taşların söylediği

Amazonlar gerçekten nerede yaşadı? Thermodon kıyısında mı, Kafkasya’da mı, Don ile Volga arasında mı, daha doğudaki bozkırlarda mı?

Bunun kesin bir cevabı henüz yok.

Fakat Amazonları yalnızca “vardılar mı, yoktular mı?” sorusuna sıkıştırmak bana doğru gelmiyor. Çünkü bazen bir mit, düzenli tutulmuş bir tarih kaydından daha geniş bir gerçeği saklar. Kadınların ata bindiği, avlandığı, topluluğunu savunduğu ve erkeklerle birlikte savaştığı hayatlar vardı. Buna biz Orta-Asya tarihinde sık rastlarız. (Haleplibahçe’yi gölgede bırakmamak ve yazıyı uzatmamak için bu da başka bir yazının konusu olsun.) Yerleşik dünyanın erkekleri bu kadınlara hem hayranlık hem de korkuyla bakmış olmalıydı.

Gördükleri kadınlar hikâyeye, hikâye mite, mit de heykele ve mozaiğe dönüştü.

Haleplibahçe’de dört kadın hâlâ hareket hâlinde. Taşlar yerinden kıpırdamıyor ama atlar koşuyor. Yaylar birazdan bırakılacakmış gibi gergin. Kumaşlar, saçlar, inci küpeler ve atların yeleleri görünmeyen bir rüzgârda savruluyor.

Ben o mozaiğe baktığımda Anadolu’nun, Karadeniz’in, Kafkasya’nın ve Avrasya’nın birbirine karışan renklerini gördüm. Bir de tarih yazılırken sesi çoğu zaman kısılmış kadınları…

* Bu yazıyı hazırlarken özellikle şu kaynaklardan yararlandım: Şehnaz Eraslan, “Amazon Queens Mosaic of Haleplibahçe: Iconographic Relations with Mosaics of Antioch, Sepphoris, Ouled Agla and Apamea”; Aphrodisias Kazı Projesi’nin Akhilleus ve Penthesileia heykel grubuna ilişkin kaydı; British Museum’un Halikarnassos Mausoleionu ve Amazonomakhia frizleri hakkındaki koleksiyon bilgileri; Viyana Ephesos Museum’un Artemision sunağından gelen Amazon heykeline ilişkin kayıtları; Özgür Turak, “Perge’den Amazonomakhia Betimli Bir Lahit”, Akdeniz İnsani Bilimler Dergisi, XII, 2022, s. 209–216; Kültür ve Turizm Bakanlığının Aizanoi ve Kütahya Arkeoloji Müzesi koleksiyonuna ilişkin tanıtım metinleri; Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsünün Devitsa V kurganında bulunan İskit kadın mezarlarına dair kazı açıklamaları ve Jeannine Davis-Kimball’ın Avrasya bozkırlarındaki kadın savaşçılar üzerine çalışmaları. Arkeolojik buluntular ile mitolojik anlatılar arasındaki ayrımı korumaya dikkat ettim. Bir de, tabii ki, silahla gömülen her kadını doğrudan “Amazon” olarak adlandırmamaya.

Bu yazının arkeolojik kaynaklarının taranması ve metnin son düzenlemesi sırasında yapay zekâ desteğinden yararlandım; yorumlar ve kişisel değerlendirmeler bana aittir.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile