Taşların Hafızası

Bazı dağlar yalnızca yükselmez, hatırlar.

Ağrı Dağı onlardan biridir.

Volkanik taşları, buzulları ve efsaneleriyle tanınır. Nuh’un Gemisi’nden Marco Polo’ya, James Bryce’dan H. F. B. Lynch’e kadar sayısız anlatıya konu olmuştur. Fakat bazen en ilginç hikâyeler ne kitaplarda ne de arşivlerde saklıdır. Bazen bir kayanın üzerine kazınmış birkaç harfte yaşarlar.

Geçtiğimiz günlerde arkadaşım Avukat Ahmet Akkuş, Küçük Ağrı Dağı’nın zirvesindeki eski Rus Kışlası çevresinde çektiği bazı fotoğrafları bana gönderdi. İlk bakışta sıradan kaya yüzeyleri gibi görünen bu fotoğraflar, biraz dikkatle bakınca bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyordu. Volkanik taşların üzerinde, yüz otuz yılı aşkın süredir rüzgâra, kara ve güneşe direnen Kiril harfleri… Babam ben henüz yedi yaşında bir çocukken bana bu alfabeyi okumayı öğretmişti.

İsimler… Tarihler… Rütbeler… Ve sessizlik.

Fotoğrafları büyütüp satır satır okumaya başladığımda, sanki zaman geriye doğru akıyordu. 1890… 1893… 1905… 1907… Aynı zirve, farklı yıllar, farklı insanlar. Aralarında Kazak yüzbaşıları vardı, genç subaylar vardı, teknik okul öğrencisi olduğunu özellikle yazan biri vardı. Kimileri yalnızca adını bırakmıştı, kimileri ise görevini de eklemişti. Hepsinin ortak noktası ise aynıydı: Hepsi bu zirveye ulaşmış ve bunu unutulmaya bırakmak istememişti.

Bu yazıları incelerken aklıma sürekli aynı düşünce geldi.

Bunlar bana aceleyle kazınmış asker yazıları gibi görünmüyor.

İnsan bazen bir duvara öfkeyle adını çizer; o yazılar da öyle görünür. Oysa burada harflerin yerleşiminde, satırların düzeninde ve tarihin özellikle belirtilmesinde başka bir ruh hâli hissediliyor. Sanki zirveye ulaşmak yalnızca kişisel bir başarı değil, tarihe bırakılması gereken bir tanıklıktı. Bir anlamda, “Ben buradaydım.” demekten çok, “Biz bu dağın hafızasına adımızı emanet ediyoruz.” demek istiyorlardı.

İsimlerden biri ise diğerlerinden farklı bir ağırlık taşıyor gibiydi.

Пастуховъ.

Altında yalnızca bir tarih vardı:

1893.

Bu soyadı ister istemez Kafkasya’nın büyük askerî topograflarından Andrey Vasilyeviç Pastuhov’u hatırlatıyor. Elbruz’un, Kazbek’in ve Ağrı Dağı’nın ölçümlerini yapan; haritalar çizen; zirvelere çıkan o subayı… Aynı yıllarda Ağrı Dağı’na gelen İngiliz gezgin H. F. B. Lynch de eserinde Pastuhov’dan ve dağlarda rastladığı Rusça kaya yazıtlarından söz eder. Acaba bu taşın üzerindeki isim gerçekten ona mı aitti? Ve yanında Kazak asker Naumenko…

Bilmiyorum. Ama sezgilerim o olduğunu söylüyor.

Fakat bilim, boşlukları tahminle doldurmayı değil, sabırla araştırmayı gerektirir. Aynı soyadını taşıyan başka biri de olabilir. Fakat tarih, mekân ve yazıtın dili yan yana geldiğinde insan bu ihtimali göz ardı edemiyor.

Fotoğraflarda dikkatimi çeken bir başka ayrıntı ise soyadlardı. Harçenko, Naumenko, Sergeyenko, Umanets… Bugün de Ukrayna’da sık rastlanan bu soyadları, bana Rus İmparatorluğu’nun çok katmanlı yapısını hatırlattı. Sınırlar değişiyor, devletler dağılıyor, ordular tarihe karışıyor; ama bazen bir soyadı, taşın üzerinde yaşamaya devam ediyor.

Belki de en ilginç olanı şu:

Bu insanlar, isimlerini kâğıda değil, taşa yazmışlardı. Çünkü kâğıdın ömrü sınırlıdır. Taş ise sabırlıdır.

İmparatorluklar çöker. Sınırlar değişir. Kışlalar yıkılır. Haritalar yeniden çizilir. Ama bazalt, bütün bunları sessizce izlemeye devam eder.

Bu yazıtlar üzerine daha önce kapsamlı bir çalışma yapıldı mı, doğrusu bilmiyorum. Yapıldıysa okumayı çok isterim. Yapılmadıysa da, Ağrı Dağı’nın zirvesinde hâlâ keşfedilmeyi bekleyen küçük bir açık hava arşiviyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Her yazıtın yeniden okunması, yüksek çözünürlükte belgelenmesi, Rus askerî arşivleriyle, eski haritalarla ve seyahatnamelerle karşılaştırılması gerekiyor. Belki o zaman yalnızca birkaç ismi değil, bir dönemin dağla kurduğu ilişkiyi de daha iyi anlayacağız.

Bazen tarihin en sağlam arşivi, devlet binalarında değildir. Bir dağın zirvesindedir.

Ve bazen bir imparatorluktan geriye kalan en sahici belge, resmî bir mühür değil; volkanik bir kayanın üzerine özenle kazınmış birkaç Kiril harfidir. Onları okurken, aslında yalnızca isimleri değil, zirveye çıkmış insanların zamana bıraktıkları sessiz selamı okuyoruz. Belki de dağların gerçek hafızası tam olarak budur.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile