Suyun Göğe Ayarlandığı Yer

Su Song, Zaman ve Bir Su Değirmeninin Hafızası

Önce Su Song’un şiirlerini merak etmiştim. Song Hanedanı döneminde yaşamış bir şair olduğunu öğrenmiştim. Ama sonra onun yalnızca şiir yazan biri olmadığını, şiir ile bilimi, gökyüzü ile suyu, devlet işleri ile mekanik bilgiyi aynı zihinde birleştiren çok daha geniş bir insan olduğunu fark ettim. Astronom, mühendis, diplomat, devlet adamı, farmakoloji ve doğa bilimleriyle uğraşan bir araştırmacı, aynı zamanda şair… Bugünün parçalanmış dünyasında bunların her biri ayrı bir uzmanlık alanı gibi duruyor. Su Song’da ise hepsi tek bir dikkat biçiminin farklı yüzleri gibi görünüyor.

Beni asıl etkileyen, onun su gücüyle çalışan astronomik saat kulesi oldu. Bu kule yalnızca günlük zamanı göstermiyordu. Gök cisimlerinin hareketlerini de izleyen, suyun akışını göğün dönüşüyle uyumlu hâle getirmeye çalışan büyük bir mekanizmaydı. Yani Su Song yalnızca bir saat yapmamıştı. Küçük bir evren kurmuştu!

Saat mekanizmasını anlatırken söylediği düşünce, benim için bütün yazının merkezine yerleşti: Gökyüzü nasıl durmaksızın dönüyorsa, su da durmaksızın akar. Eğer su doğru ve kusursuz bir oranla akarsa, insan eliyle kurulmuş düzenek göğün hareketiyle çelişmez; makinenin işleyişi ile evrenin devri aynı ritme girer.

Bu cümlede beni büyüleyen şey teknik açıklama değil. Daha derinde bir dünya görüşü var. Su Song burada doğaya hükmeden bir mühendis gibi de konuşmuyor. Doğanın ritmini anlayıp ona eşlik etmek isteyen biri gibi, bir bilge derviş gibi konuşuyor. Suyun hareketini yalnızca enerji kaynağı olarak görmüyor. Su, göğün yeryüzündeki karşılığına dönüşüyor. Gök döner, su akar. Biri yukarıda, biri aşağıda… Ama ikisi de aynı sürekliliğin diliyle konuşur.

Çin düşüncesinde bu çok yabancı bir fikir değil aslında. Orada Gök, yalnızca yukarıdaki boşluk değil, düzenin, uyumun, mevsimlerin ve zamanın büyük adı gibidir. Dao, her şeyi zorlamadan kendi yolunda akıtan ilkedir. Su ise bu ilkenin en sade imgelerinden biridir: Alçak yere iner, direnmez, ama en sert taşı bile zamanla biçimlendirir. Su Song’un saat kulesi bana bu yüzden yalnızca bir mühendislik eseri gibi görünmüyor. Ahşap, tunç, su ve hesapla kurulmuş bir düşünce biçimi gibi görünüyor.

Belki de onu özel yapan şey tam burada. Bilimi şiirden, şiiri mekanikten, mekaniği evrenden ayırmaması.

Su Song’un şiirleri konusunda güvenilir kaynak anlamında pek veri elde edemedim. Ama şiirlerinin bilinen dünyası bile bana onun hakkında  fikir verdi. Dağ yolları, geç baharın serinliği, sisler, dostlarla yapılan yolculuklar, makam ve şöhretin geçiciliği, doğanın sessiz dengesi… Bu temalar bana onun saat kulesiyle aynı duyarlığın ürünü gibi geliyor. Göğe bakan bir göz, aynı zamanda yeryüzündeki küçük değişimleri de görebiliyor. Bir makineyi evrenle uyumlu kurabilmek için, belki önce bir yaprağın gölgesine, suyun sesine, dağın sessizliğine dikkat kesilmek gerekiyor.

Su Song’u okurken beklemediğim bir yerden kendi hayatıma döndüm.

Dedem su değirmeni yaparmış.

Iğdır’ın köylerinden birinde, yakın zamana kadar onun yaptığı değirmenlerden biri hâlâ ayaktaymış. Ben o değirmeni hiç görmedim. Ama babam küçükken o değirmenlerde çok zaman geçirmiş. Bana anlatırdı. Suyun sesini, ağır ağır dönen taşları, buğdayın una dönüşmesini, değirmenin kendine özgü ritmini… O zamanlar bunları yalnızca güzel çocukluk hatıraları gibi dinlerdim. Şimdi başka türlü bakıyorum…

Su Song’un Kaifeng’deki saat kulesiyle dedemin Iğdır’daki değirmeni arasında görünmez bir akrabalık var.

Biri göğü anlamaya çalışıyor. Diğeri toprağın bereketini çoğaltıyor.

Biri yıldızların hareketini suyla uyumlu hâle getiriyor. Diğeri buğdayı suyun gücüyle una dönüştürüyor.

Ama ikisinde de aynı ilke çalışıyor. Kesintisiz, ölçülü, sabırlı bir akış.

Bu bana çok dokunuyor. Çünkü Su Song’u uzak bir Çinli bilgin olmaktan çıkarıp ailemin hafızasına yaklaştırıyor. Bin yıl önce Kaifeng’de kurulmuş bir astronomik saat ile Iğdır’daki bir köy değirmeni aynı cümlede buluşabiliyor. Aralarında tarihsel bir bağ yok belki ama insani bir bağ var. İnsan, suyun hareketini görmüş, ona güvenmiş, onunla bir düzen kurmuş. Bazen zamanı ölçmek için, bazen ekmeğini çoğaltmak için.

Üniversite yıllarımın geçtiği İzmir’de, Saat Kulesi’nin önünden sayısız kez geçtim. O zaman benim için çoğu zaman bir buluşma yeriydi. Bir yürüyüşten sonra, Karşıyaka vapuruna yetişirken, arkadaşlarla sözleşirken… Çok çok küçükken, babamla, bulunduğum yakın ilçeden İzmir’e çok sık giderdik. Her gidişimizde saat kulesinin etrafındaki güvercinlere buğday atardık. Değirmende öğütülen buğday orada kanatlanırdı… Şimdi geriye dönüp baktığımda, saat kulelerinin yalnızca zamanı göstermediğini düşünüyorum. Onlar şehirlerin hafızasını da tutuyor. İnsanlar değişiyor, kuşaklar değişiyor, meydandan geçen yüzler değişiyor. Kule aynı yerde duruyor. Zamanı göstermenin yanında, zamanın içinden geçenleri de sessizce saklıyor.

Kaifeng’deki Su Song kulesi, İzmir Saat Kulesi ve dedemin değirmeni… Üçü ilk bakışta birbirinden uzak. Biri imparatorluk Çin’inde göğü izleyen bir makine, biri Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir şehir simgesi, biri Iğdır’da suyla çalışan köy emeği. Ama benim zihnimde aynı yerde birleşiyorlar. Çünkü üçünde de zaman yalnızca ölçülen bir şey değil. Duyulan, görülen, yaşanan ve hatırlanan bir şey.

Son zamanlarda mümkün olduğunca zamanın dışına çıkmaya çalışıyorum. Bunun zamanı durdurmak olmadığını biliyorum. Zamanın dışına çıkmak, belki onun buyruğundan biraz uzaklaşmak demek. Sürekli yetişme hâlinden, görevlerin ve takvimlerin sert çizgisinden, insanı kendi içinden uzaklaştıran o aceleden bir parça sıyrılmak… Bunu yapmak da kesintisiz bir dikkat gerektiriyor çoğu zaman.

Bu yüzden bazen önceden belirlediğim çalışma konularına yoğunlaşamıyorum. Ama bundan artık bütünüyle rahatsız değilim. Çünkü bazen insanın yolu kendiliğinden açılıyor. Bir şiiri merak ederken bir bilim insanına varıyorsunuz. Bir bilim insanını okurken bir saat kulesine. Bir saat kulesini düşünürken babanızın çocukluğuna. Oradan dedenin ellerine, Iğdır’daki suya, İzmir’deki öğrencilik yıllarınıza… Babanızın elinden tutan çocukluğunuza…

Zaman doğrusal olmaktan çıkıyor. Katman katman açılıyor.

Belki yazmak istediğim şey de tam olarak bu. Görünüşte ilgisiz duran şeylerin aynı gizli akışta birleştiğini göstermek. İzmir’den Beijing’e, Iğdır’dan Kaifeng’e uzanan yolları değil yalnızca… Bu yolların altından sessizce akan suyu izlemek.

Su Song bana yalnızca bilim tarihinden büyük bir figürü tanıtmadı. Bana dedemin değirmenini başka türlü düşünmeyi öğretti. Babamın çocukluğunu yeniden dinlemeyi öğretti. Bir su değirmeniyle bir astronomik saat kulesinin aynı cümlede buluşabileceğini gösterdi.

Belki de bütün mesele burada.

Evren büyük gürültülerle değil, sessiz uyumlarla ayakta duruyor.

İnsan hayatı da öyle.

Bazen iyi kurulmuş bir cümle, iyi kurulmuş bir mekanizma kadar hassastır. Bazen bir su damlası, göğün bütün dönüşünü anlatmaya yeter. Bazen de bin yıl önce yaşamış bir Çinli bilgin, insanın kendi ailesinin hafızasını aydınlatır.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile