“Çingene Boksör”: Boks Yapar Bazı Çingeneler

Giderim elbet bir gün seyretmeye, diyerek ertelediğim oyunların sahneden kalktığını görünce fena halde canım sıkılır. Kalkmasına değil de neden ertelediğime kızarım. Sahneden kaldıranlara ayrıca öfkelenirim. Bazı oyunları seyrettikten sonra kalktığını öğrendiğimde de kendimi tebrik ederim zamanında gittiğim için. En kötüsü de gitmek isteyip yer bulamadığım oyunlar. Arkalarından bakar dururum öyle. Bazen yer bulduğumda da bu bilet amma pahalı gidilir mi canım deyip başka yöne çeviririm başımı. Buna kısırdöngü deyip başımdan atamam, bizatihi psikolojik bir vaka benimkisi yahut bilinçaltımın esrik huysuzluğu. Uslanmaz bir baş belası bendeki bu ikircik. Ez cümle, karar benim kararım acısa da öldürmez, cehenneme döndürmez.

Bilinçaltımın aymazlığı konuyu nereye bağlayacak hep beraber göreceğiz. 2022’den beri İBB şehir tiyatrolarında sahnelenen Çingene Boksör oyununu seyretmek istiyordum. Şakkadanak tükeniyordu biletler. Ne çok tiyatro sever varmış meğer demek düşerdi bana. Yukarıda değindim üzere fırsat kollayıp bilet alabilenlere ayrıca sinir olurdum. Gel zaman git zaman sürüncemede kalma sürem uzadıkça uzadı; nihayet dört yıl geçtikten sonra bilet alabildik. Burada özne çoğul artık. Bilet bulabilen sevgili karım merve’ydi çünkü. Kendisine alırken beni de unutmamış vesselam.
Oyun günü yağmurlu ve pusluydu İstanbul. Müze Gazhane’deki meydan sahnesinde yerimizi aldık; fakat o da ne sahnenin üçte biri boştu. Yıllardır bilet alamadığım oyuna birilerinin tenezzül edip uğramamasına fena içerledim. Oyundan daha önemli işleri çıkmıştır muhakkak deyip “oyunumuzun başlamasına beş dakika var” anonsuyla dekor ve aksesuarlara hızlıca göz gezdirmeye başladım. Işıkların kapanmasıyla sahnedeki ahşap sandığın içinden boks eldivenleriyle çıkan karakterin kim olabileceğini düşünmeye başladığımız anda cevabını bulduk. Hans’tı. Ruki’nin arkadaşı. Kurgusal karakter Hans. Onun ağzından aktarılan hikâyenin peşinden sürüklenip gidiyorduk. Bu hakikatin ne kadarını anlatabilirdi ve biz ne kadarını anlayabilirdik? Hakikat ve anlamak. Hakikati başka nasıl anlatabiliriz anlamayı daha anlaşılır kılabilmek için? Ne kadar kolay çıkıyor insanın ağzından değil mi? Yaşadıklarını dinlerken nefes almak o kadar zor geliyordu ki ilk defa adını duyduğum bu boksörün sağ yumruklarını yemişçesine oradan oraya savruluyor gibiydim; ezilen bir insanın yok oluşuna veya varoluşuna şahit bırakılmak nerden baksan vahşice. Ringde dans edercesine boks yaptığı yumrukları tahayyül ettim bir an. Boksörlüğü en az çingeneliği kadar sahici görünüyordu hafızamın dehlizlerinde. Fakat o da kendisine çingene denilmesinden hiç hoşlanmazmış; çünkü ona çingene diyenlerin neyi kastettiğini çok iyi biliyordu. Size de çok tanıdık geldi mi bu yakarış? Buradan payımıza düşeni alırız belki. Çingene. Çağdaş metinlerin bize en büyük dersi de bu herhalde. Bir başka açıdan bakmamızı salık vermekle yetinmezler sorgulatır da.

Sahnelemenin özellikle itme sahne (thrust stage) üzerinde tasarlanması bizim Ruki’nin hikâyesiyle daha hızlı bağ kurmamızı sağlıyor. Seyreden konforundan ziyade başka bir alan açıyor seyirciye. Etkileşimi oradan kurmamızı istiyor belli ki yönetmen Cafer Alpsolay. Başka bir sahnede göremememizin sebebi bu olsa gerek. Bildiğimiz kadarıyla oyun hep aynı sahnede. Başka sahne türünü de yabancılardı herhalde. Bu başarısından olsa gerek oyun bittikten sonra da boksöre dair bilgileri karıştırmaya devam ettim. Hayali bir karakter de olabilirdi nihayetinde. Şayet böyle olsaydı bir şey değişir miydi? Ruki’yi anlamaktan daha fazlasını yapıyor ve ayrıntılara bırakıyorum kendimi. İlk işim oyun metnini bulup okumak oldu. Bu açıdan bakıldığında da son derece başarılı bir rejiyle karşılaşıyoruz.

Çingene Boksör kimdir peki, ne bulduk?

Johann Wilhelm Trollmann, nam-ı diğer Ruki, 27 Aralık 1907’de Almanya’da doğuyor. Ailesi Kuzey Almanya’da yaşayan bir Sinti (Roman)’ydi . “Roman”, ifadesinin etnik kimliği tanımlamakla beraber resmî ve kabul gören bir terim. “Çingene” veya “Sinti” kelimeleri ise bazen küçümseyici veya aşağılayıcı bir anlamda da kullanılabiliyor. Bir de daha çok Avrupa’da yaşayan Romanlara Sinti deniliyor. Ruki, sekiz yaşında ilk defa yaşadığı yer Hannover’de boksla tanışıyor. Ruki denilmeye başlanıyor. Rukh. Romanca’da “ağaç” anlamına geldiğini sözlüğe bakarken öğreniyoruz. Sözlüğün bize gösterdiği anlamla yetinerek devam ediyoruz toprağı eşelemeye. 1930’larda Alman boksunun en büyük yeteneklerinden biri haline geliyor. 1933’te ırkçı haberler ve hakaretler baş gösteriyor ne yazık ki; çünkü o bir çingeneydi, saf kan dedikleri aryan ırkından değildi.

“Çingene Boksör” denmeye başlandı kendisine. Bu lakırdılara inat boks şortuna “Çingene” yazdı. Ringdeki dansı, rakibiyle “troll” yaparak dalga geçen tarzıyla Nazi sempatizanlarına karşı saçlarını sarıya boyayarak ringe çıkması bir süre sonra kendisine “troll” demeye başladılar. Ruki, aryan ırk olmadığı için ringlerde dışlanıyordu sürekli. 21 Temmuz 1933’te sarıya boyadığı saçlarıyla Gustav Eder adındaki boksörle maç yapsa da beşinci rauntta nakavt oldu. Bu tavrıyla aryan ırkına bir mesaj vermeye çalışıyordu sanki. Yenilen Ruki değildi, sarı saçlı bir Nazi’ydi çünkü.
Irkçı baskılar onu yıldırmış olmalıydı ki sözleşmeleri feshediliyordu birer birer. Ruki için acılı günlerin başlangıcıydı artık. İşsiz, aryan olmayan “öteki” bir boksördü. Para kazanmak için gösteri maçlarına çıkmaktan başka çaresi kalmamıştı, fakat boks derneği boks lisansını iptal ederek karşılık veriyordu kendisine. Ruki pes etmiyordu. Hayat her şeye rağmen devam ediyordu onun için. Evlendi. Rita adlı bir kızı oldu.
Yine de geçmek bilmiyordu karanlık günler. Ruki, 1935’te zorla kısırlaştırıldı.
Askere alındı. Bu sefer de yeni çıkan yasayla terhis edilmesi gerekiyordu. Terhis edilince Hannover’deki ailesinin yanına döndü.

1942 yazında, Hannover’deki sözde “Çingene Merkez Ofisi”nden polisler Ruki’yi tutukladı. İşkence ettiler burada. Eylül 1942’nin başlarında Neuengamme toplama kampına nakledildi ve burada 9841 numaralı esir olarak kaydedildi. Bir zamanlar ringlerde mağlup ettiği kişiler sayılırken şimdi ise bir numaranın içine hapsedilmişti. Ruki, Neuengamme toplama kampına vardıktan yaklaşık beş ay sonra 9 Şubat 1943’te henüz 36 yaşındayken öldü. Öldürüldü.

Bilginin politik bubi tuzağına yakalanmadan “Çingene Boksör” oyununa geri dönelim. Oyunun yazarı Rike Reineger, Ruki’nin hayatını kurgusal bir karakter olan Hans’ın ağzından aktarmakla yetinmez seyirciyi de bu ana tanık bırakır. Balyozun taşa değil de kafamıza çarptığı yer burasıdır; tiyatral ifadeyle Hans ve seyircinin hamartiası. Kim olduğunu anlamaya ve yaralarından tanımaya çalışıyoruz. Tek perde ve 50 dakikalık bir süre buna cevap bulmak için yeterli miydi? Bir bakıma acı bir itirafıydı Hans’ın bu anlatısı. Hans’ı oynayan Ercan Demirhan’ın performansı oyunun neden bu kadar zamandır kapalı gişe oynadığı gerçeğini bir kez daha hatırlattı ki bu zamanın yetebileceğini de kanıtladı performansıyla. Bir mekanla da sınırlı değil sahne. Gerektiğinde boks ringi, gerektiğinde esir kampı ya da herhangi bir yerin etrafında dolaşarak gezdiriyordu bizi. Hans boks eldivenleri, Ruki’nin kendisine verdiği kırmızı elmayı, esaret gömleği gibi göstergelerinin arasından bir hakikatin açığa çıkması için seyirciyi peşinden sürüklerken yer yer nefes alıp düşünmesi için alan da bırakıyordu. Bizi beraberinde sürüklemesinin sebebi aramızdaki dördüncü duvarı yıkmaya çalışması da olabilir tabii. Katlanılması güç o acıya ortak olacak ruh ikizini arar gibi. Ben yaptım; ama neden yaptığımı siz gördünüz veya neden yaptım onu da bilin istiyordu belki de. Seyirciye doğrudan soru sorarak var olan hakikati sorgulaması da bu yüzden olsa gerek. İkiye bölünmemiş o elma, bir bütün olamamanın haklı sancısını deşiyor olabilir miydi?

Işıklandırma, dekor, kostüm ve gerekli yerlerde kullanılan sisin uyumu var olan trajik anlatıyı daha güçlü kıldığı muhakkak. Dekor ve kostüm tasarımını gerçekleştiren Hacer Duran ve Cihan Aşar’ın atmosfer yaratmadaki dokunuşları da eklenince bütünsellik açısından aranılan taşlar yerine çabuk oturuyor. Yukarıda saydığımız ayrıntıların arkasında elbette yönetmen Cafer Alpsolay’ın rejisi duruyor, bunu es geçemeyiz. Zira mevzubahis anlatının içinde saklı o kangren olmamış samimiliği zedelemeden hakkını vererek sahneleyebilmek kolay değil. Oyun bittiğinde payımıza düşen sadece sorgulamak kaldı? Biz kendimize sorarken bazı soruları Hans da sordu:
“Kendime çok kez sordum; hatıra ne demektir? Peki ya unutmak? Ben unutmanın mümkün olup olmadığını bilmek isterdim. Bilmek isterdim. Öğrenmek isterdim. Unutmayı öğrenmek. Çoğu kez denedim. “Bugün” dedim kendi kendime. “Bugün unutacağım” dedim. Ruki’yle nasıl tanıştığımızı. Olmadı. Asla. Tam tersine. Daha da ayrıntılı hatırladım”…
Ruki’nin fotoğraflarına bakınca şunu sordum kendime: faşizm ya da nazizm bilemediğimiz yahut görmediğimiz kaç milyon insanın gülüşünü yok etti? Kahrolsun faşizm. Var olsun çingeneler. Berlin duvarı gibi bütün katillerin heykelleri yıkılsa da Ruki’nin heykeli, Berlin’de, Viktoriapark içerisinde yer alırken Müze Gazhane’de oyunu sahnelenmeye devam ediyor. Hâlâ.
________________________________________

Son Yazılar

Harun Aktaş Yazar:

''Toparlanın gitmiyoruz''