Hamnet ya Hamlet Bütün Mesele Bu Mu

Bir filmden ne istiyoruz mesela. Yani izlerken ne bekliyoruz bu kurmacadan? Başka sanrıları da dahil edebiliriz bu kuyruklu sorulara. Soru sor ve cevap ver hepsi bu mu? İsteklerimiz bitmiyor anlaşıldığı üzere. Hep isteriz çünkü. Mesela ben bir filmden bahsetmek istiyorum: Hamnet. Bu aralar çokça ismiyle yatıp kalktığımız ve sinemaya ilgisi olsun olmasın çoğu kişinin bir şekilde duyduğu ya da izlediği o meşhur film: Hamnet. Bazen çoğunluğun içinde sele kapılmamak adına daha korunaklı olduğunu düşündüğün sularda nefes almaya; bir bakıma selin dinmesini ve hasarın ne olduğunu öğrenmeye çalışırsın. Herkes kabuğuna çekilir, bu sefer sen daha güvenli, emniyetli olduğunu düşündüğün bir alanda hareket etmek için yola koyulursun. Tedbir ya da uyanıklık ne dersiniz bilemem, zaten konumuz da bu değil. Bazen ferahlık verdiği bir gerçek, bu korunma güdüsü, zamanında alacağın hazzı ertelemekten başka bir halta yaramadığını da tecrübe edince içine girdiğin daire de daralmış oluyor. Yerinde ve zamanında yapmak her zaman mümkün olmasa da bu defa böyle olsun istemediğimden mi bilinmez filmi bir an olsun izlemek için sinemanın yolunu tuttum: Hamnet.
Meğer epey zaman olmuş sinemaya gitmeyeli. Hey hat!.. gel de zamanı durdur durdurabilirsen!.. Yine de yerli yersiz düşüncelere gark olmadan salondaki yerimi aldım. Daha filmin başında Hamnet’in Hamlet’ olduğunu öğrenerek güneşin huzmeleriyle aydınlanıyoruz ormanın içinde. Ayrıntılara girmeden yani spoiler vermeden filmin içinde gezinmek ayrı bir işkence olsa da buna dayanacağım. Zaten zavallı ruhumun derinliklerinde hissettiğim o amansız sızıyı hangi alfabenin harfleri açık edebilir ki geride fail-i meçhul cesetler bırakmadan. Bu filme büyük bir beklentiyle gitseydim ne olacaktı, diye düşündüm. Yok yok bu filmde düşüncelerden daha çok his var, acıya ve çaresizliğe bulanmış kallavi bir his hem de. Maggie O’Farrell’in sinemaya uyarlanmış bu romanının ne anlattığına cevap versek ne değişir sanki? Henüz o kurmadığım bir romandan da bahsedemem size; ama tarihsel gerçeklerden yola çıkarak yazılan bu romanda bir anne ve babanın oğullarının ölümünden sonraki hayata tutuşunu anlattığını itiraf edebilirim.

Yönetmen Chloe Zhao, filme uyarlarken nasıl anlatıyor şimdilik mevzumuz bu olacak. Bu dediğime aldırmayın nasıl anlattığına çok derinlemesine giremeyeceğim o kadar sabrım da yok doğrusu, o türlü girişince hazzımı yitiriyor gibi oluyorum nedense. Olmuyor işte, olmuyor, hislerimi içimde yaşadığım gibi yazıya dökemiyorum. Ama öte yandan bu filmi ne kadar sevdiğimi de haykırmak istiyorum size. Neden yazmak istiyorum ki, koltuğa oturup ya da duvara sadece duvara bakarak avutamaz mıydım kendimi? Yazmak da böyle değil midir zaten? Yazıyorum işte, bir sebep aramayın mümkünse. Bir dakika, bir dakika, buraya derdimi peşkeş çekmek için oturmadım. Agnes’in çığlıklarının kalbimin ta içinde toprağa serptiği otları budamaya gelmiş olamaz mıyım yani? Hamnet’in kardeşinin yaşaması adına ölümü nasıl masumca ikna ettiği sahneyi tutuyorum avuçlarımda ve şairin de dediği gibi gül dikiyorum ellerinin değdiği yere. Bu nasıl bir oyunculuk ve bu nasıl bir masumiyet. Tam da bu aralar “kurmacaya neden muhtacız”, diyen Beliz Güçbilmez’in gerçek ile kurmaca ilişkisini irdelediği kitabının arka kapağındaki notu usulca silerken olacak şey mi bu: “Gerçek olmadıklarını, üstelik er ya da geç hikâyelerini unutacağımızı bildiğimiz halde filmlerden, romanlardan neden vazgeçemiyoruz? Karşıladıkları ihtiyaç tanımlanabilir mi?“

“Kurmaca gerçeğe, gerçek kurmacaya ne yapar”

Bir film sadece, alt tarafı bir kurmaca işte neden bu kadar acı duyuyor, katarsis yaşıyoruz ki? Gerçeklere bu kadar üzüntü duyuyor muyuz? Etrafımızda kaç çocuk öldü mesela geçen zamanlarda. Geçmiş zaman odur ki değil mi? Bu kadar uzağa gitmeye gerek var mı? Gerçeği bize neden bu kadar açık bir şekilde izletmiyorlar da yaşatıyorlar mesela? Yakın zamanda ve geçmişte binlerce anne çocuklarını kaybetmedi mi? Çocuklarına ağıt yakarken ne kadar hissettik ki o acıyı. Ama film yani bir kurmaca olunca ölüm daha mı güzelleşiyor yoksa? Ve o güzelliğe mi kapılıyoruz? Bilmiyorum işte, bilmiyorum. Kurmacalar gerçeği görmemize engel mi oluyor yoksa? Yoksa ne? Sanki diyebiliyorum sadece. Gerçeklerle yaşamak ruh halimize iyi gelmeyeceğini de biliyoruz. Sahi, kurmaca gerçeğe ne yapar? Bu sorunun cevabını bulduğumda kitapta ya da hayatta tekrar buluşup konuşalım olur mu? Konuşmasak da bakışalım, yoksa deliririz.
Gerçekten kurmacaya yani filme dönelim biz, çünkü hikâye akmaya devam ediyor perdede. Paul Mescal’i bir başka filmde övgüler yağdırırız elbet, ki Aftersun’la bunu çokça yaptık arkadaşlar arasında. Kusura bakmasın. Jessie Buckley, Agnes’i bizatihi yaşıyor dedikleri cinsten bir oyunculuk sergiliyor en duru tabirle. Sadece birkaç sahne değil, filmin tamamını sırtlamış desek abartmamış oluruz. Sırtlamak sözcüğünün sözlükteki görüntü olarak karşılığı nasıl olursa o kadar hani. Ödül mü dediniz siler süpürür. Derken bile süpürmeye başladığını öğreniyoruz, takipteyiz. Hakkı olanındır ne de olsa. Hakkını o kadar veriyor ki rolünün, sadece izlemek, sessiz ve derinden yutkunmak düşüyor payınıza. Daha vülgarize ederek seyredeni gırtlağındaki acıyla boğuyormuşçasına nefessiz bırakıyor. Nefes alabilmeniz onun durup gökyüzüne bakmasına bağlı sadece. O da verilmiş bir sadakanız varsa. Ağlarız ağlamasına da kendimize ağlarız, kaybettiklerimize ağlarız bir bakıma. Buna sinemanın büyüsüne kapılmak mı dersiniz yoksa gerçeği kanırtmak mı? Karar vermek zor biraz. Ben almam gerekeni aldığımı söylesem ne söylemesem ne, film orada siz burada ve kurmaca da orada. Neye ihtiyacınız olduğunu Hamnet değil, ama siz de değilsiniz o gerçeği gösterecek. Daha korkuncu ise hiçbir zaman bilemeyecek olmamız. Bu da çıplak bir gerçekle hep karşımızda olacaktır. Kurmaca da olsa bu böyledir… Beliz Güçbilmez’e son sözü bırakarak duvarlarıma bakmaya gidiyorum: “kurmacaların tek işlevi bizi rahatlatmak değil…” zamanla gerçeği unutuyoruz belki; yoksa her şeye rağmen kurmacaya mı sığınırsınız?

Son Yazılar

Harun Aktaş Yazar:

''Toparlanın gitmiyoruz''