Zamarkhos’tan Bugüne Medeniyetler Koridoru
Bu yazı, Zamarkhos raporu etrafında ilerleyen yazı dizisinin akışında, kaçınılmaz olarak açılmış bir parantezdir.
Zaman çizgisinden kısa süreliğine çıkmak, ama mekândan ve zihniyetten kopmamak için… Çünkü Zamarkhos’un geçtiği yol, yalnızca geçmişe ait değildir; hâlâ müdahaleye açık sanılan, ama hafızası çok derin bir coğrafyadır.
Zamarkhos, yola çıktığında yalnızca bir diplomatik görev taşıdığını sanıyordu. Oysa farkında olmadan, bir yolun değil, bir medeniyet alanının içinden geçiyordu. Bizans’tan çıkıp Türk bozkırına doğru ilerlerken karşılaştığı dünya, tek bir halkın, tek bir devletin ya da tek bir inancın ürünü değildi. Bu yol, Çin’den Bizans’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, yüzyıllar boyunca birlikte yaşamayı öğrenmiş uygarlıkların izlerini taşıyordu.
İpek Yolu çoğu zaman bir ticaret hattı olarak anlatılır. Oysa Zamarkhos’un gördüğü şey, yalnızca ipeğin, baharatın ya da demirin dolaştığı bir güzergâh değildir. Burada fikirler dolaşır, ritüeller taşınır, devlet akılları birbirini sınar. Soğdlu tüccar Maniakh, bu dünyanın tam ortasındadır; ne Bizanslıdır ne Türk, ne Çinlidir ne Fars. Ama hepsini bilir. Çünkü bu yol, arada kalanların değil, birbirine değenlerin yoludur.
Türk Kağanlığı bu dünyada belirleyici bir yere sahiptir. Türkler bu yolu icat etmemiştir; ama bu yolun işlemesini mümkün kılan siyasal düzeni kurmuşlardır. Zamarkhos’un hayranlıkla ve şaşkınlıkla anlattığı şey tam da budur. Göçebe diye küçümsenen bu düzen, geçişleri güvenli kılan, ticareti koruyan, diplomasiye alan açan bir devlet aklı üretmiştir. Kağan’ın çadırı bir saray değildir belki, ama orada kurulan düzen, Bizans’ın alışık olduğu taş yapılardan daha az “devlet” değildir.
İpek Yolu’nun kadimliği de buradan gelir. Çin, bu yolun üretici gücüdür; sürekliliği temsil eder. Soğdlular ticari zekâyı ve aracılığı getirir. Fars dünyası şehirleşmeyi, idari geleneği ve devlet hafızasını taşır. Türkler ise bozkırdan yükselen siyasal çatıyla bu karmaşık yapıyı ayakta tutar. Bizans, diplomasi ve pazar aklıyla bu dünyaya eklemlenir. Rekabet vardır; çatışma da eksik değildir. Ama bu rekabet, yolun kendisini yok etmeye yönelmez. Kimse bu hattı dışarıdan “yeniden kurma” iddiasıyla sahneye çıkmaz.
Zamarkhos’un raporunda sezilen temel gerçek şudur: Bu coğrafya, kendi iç dengeleriyle işler. Ateş ritüeliyle arındırılan elçi, yalnızca bir inançla değil, bir sınır bilinciyle karşılaşır. Buraya girilir; ama burası dönüştürülmez. Kağan’ın İran elçisini aşağı bir yere oturtması, kişisel bir öfke değil, bu dengeye yönelik açık bir siyasi mesajdır. İpek Yolu’nda güç vardır; fakat bu güç, dışarıdan dayatılan bir tahakkümü kabul etmez.
Bugün bu yolu çoğu zaman yalnızca enerji hatları, jeopolitik hesaplar ve askerî hamleler üzerinden konuşuyoruz. Oysa haritalar, hafızayı anlatmaz. İpek Yolu, kadim medeniyetlerin birlikte yaşama tecrübesidir. Bu yüzden İran’a yönelik her dış müdahale, ister güvenlik, ister nükleer denge, ister “istikrar” gerekçesiyle yapılsın, yalnızca bir devletle ilgili değildir; İpek Yolu’nun tarihsel dokusuna yönelmiş bir müdahaledir. Bugün ABD’nin İran’a dönük hamleleri de bu çerçevede okunmalıdır: mesele yalnızca İran değildir, mesele bu coğrafyanın kendi iç dengeyi kurma hakkıdır.
Doğrusuyla yanlışıyla, Çin’iyle, Soğd’uyla, Fars’ıyla, Türk’üyle bu yol, içeriden şekillenmiş bir dünyadır. Bu yüzden buraya dışarıdan uzanan her el, kaçınılmaz olarak emperyal bir anlam taşır. Zamarkhos’un yüzyıllar öncesinden taşıdığı tanıklık bize şunu hatırlatır: İpek Yolu kimsenin tapulu malı değildir; ama herkesin müdahale edebileceği sahipsiz bir alan da değildir. Bu yolun sahipleri, binlerce yıl boyunca onun üzerinde yaşayan, çatışan, anlaşan ve sonunda birlikte var olmayı öğrenen medeniyetlerdir. Ve bu kadim yol, hâlâ dışarıdan gelen her müdahaleyi tanıyacak kadar eski bir hafızaya sahiptir.
Bu yüzden bu yazıyı burada, bir parantez olarak kapatıyorum. Zamarkhos’un yoluna yeniden döneceğiz; çadırlara, şölenlere, sessiz tehditlere… Ama bu parantez, o yolun hâlâ nereden geçtiğini unutmamak için gerekliydi. Çünkü İpek Yolu’nun hafızası, geçmişte olduğu gibi bugün de, dışarıdan uzanan her eli tanıyacak kadar eskidir.
