Bir Zaman Kapısı Olarak Çeviri: Diller Arasında, Yüzyıllar Arasında

İnsanlık tarihinin en eski maceralarından biri, belki de ateşi yakmak kadar eski olanı, bir başkasının sözünü kendi dilinde yeniden kurma çabasıdır. Diller çoğaldığı andan itibaren çeviri başladı. Bir kabile diğerine avın yerini anlatmak istediğinde, bir tüccar yabancı bir limanda malını tanıttığında, bir peygamber aldığı vahyi başka dillere ulaştırdığında… Çeviri, insanın yalnız kalmama iradesidir.

Ahmet Cemal’in, Vergilius’un Ölümü çevirisini kırk yıla yayılmış bir iç yolculuk olarak anlatışı, bende çevirinin özüne dair çok derin bir şeyi hatırlatıyor: Çeviri bir “iş” değil, insanın kendini inşa etme biçimlerinden biridir. Romanın yazarı Hermann Broch, ölüm döşeğindeki bir şairin bilinç akışını yazmıştı. Ahmet Cemal ise o bilinç akışını Türkçede yeniden var etmek için kendi bilincini, kendi dilini, kendi kültürünü kırk yıl boyunca yoğurmuştu.

Çeviriye başlarken kendini yeterli görmemesi, hatta bu düzeyde bir “dil anıtını” çevirebileceğinden emin olmaması bana çok tanıdık geliyor. Çünkü insanın gerçek sınavları, hazır hissettiği alanlarda değil; eksikliğini bildiği alanlarda başlıyor. O eksiklik, bir geri çekilme sebebi değil; bir inşa çağrısı oluyor. Çeviri burada bir metni aktarmaktan çıkıp, bir hayat kurma pratiğine dönüşüyor.

Aslında bilinen en eski çeviri serüvenleri de böyleydi. Antik Mezopotamya’da Sümerce metinlerin Akadca’ya aktarılmasıyla başlayan o büyük aktarım zinciri, daha sonra kutsal metinlerin başka dillere çevrilmesiyle devam etti. MÖ 3. yüzyılda Septuaginta’nın ortaya çıkışı, yalnızca bir metnin Yunancaya çevrilmesi değildi. İki kültürün birbirine bakma biçiminin değişmesiydi. İbranice düşünce, Yunanca kavramlarla yeniden ifade edildi. Davar sözcüğü “logos”a dönüşürken, yalnızca bir kelime değil, bir düşünce evreni yer değiştirdi. Çeviri burada teknik bir aktarım değil, kültürel bir yeniden kuruluştu.

Bu örneği düşündükçe kendi masamın başında yaşadığım deneyimle arasında beklemediğim bir bağ kuruyorum. Çünkü ben onbeş senedir  klasik Çin şiirlerini inceliyorum, onları kendimce çevirmeye çalışıyorum. Bir Çince karakterin karşısında durduğumda, o işaretin yalnızca sözlük anlamını değil, yüzyıllar öncesinden gelen bir titreşimi taşıdığını hissediyorum. Tang döneminin büyük şairlerinden Li Bai ya da Du Fu bir tek karakterle hem dağın sisini hem sürgünün hüznünü hem de insanın kader karşısındaki yalnızlığını kurabiliyor.

O karakteri Türkçeye aktarırken şunu fark ediyorum: Ben yalnızca anlamı değil, zamanı da çevirmeye çalışıyorum. Çeviri bir zaman kapısına dönüşüyor. Aramızda yüzyıllar var; ama bir kelimenin içinde buluşabiliyoruz.

Septuaginta çevirmeninin yaşadığı gerilimle yaşadığım gerilim aslında aynı:
Kelimeyi mi koruyacağım, çağrışımı mı?
Sadakati mi öne çıkaracağım, estetiği mi?

İbranice bir kavram Yunancada tam karşılık bulmadığında yapılan tercih, nasıl ki sonraki yüzyılların düşüncesini etkilediyse, bir Çin karakterinin Türkçede belirli bir kelimeyle “kapatılması”, başka ihtimalleri dışarıda bırakıyor. Çeviri burada bir yorum oluyor. Her yorum da bir sorumluluk…

Klasik Çin şiirinde “ay” yalnızca ay değildir mesela, memleket özlemidir. “Dağ” yalnızca coğrafya değildir, inziva ve ahlaki yüceliktir. “Nehir” zamanın akışıdır. Bu katmanları taşımadan yapılan çeviri eksik kalır. Tıpkı Septuaginta’da Tanrı tasavvurunu Yunanca felsefi kavramlarla ifade ederken yaşanan dönüşüm gibi, burada da bir düşünce evrenini başka bir dile taşımak gerekir.

Her çeviri bir köprüdür deriz ama bu çok eksik bir benzetme. Köprü iki yakayı birbirine bağlar; oysa çeviri iki yakayı da değiştirir. Bir metin başka bir dile geçtiğinde yalnızca anlam yer değiştirmez. Ritim değişir, çağrışımlar değişir, kelimelerin gölgesi değişir. Ve çevirmen, o gölgelerin arasından yürüyen kişidir.

Ben çeviriye biraz da insanın kendi hayatını kurma iradesi gibi bakıyorum. Günlük hayatın bizi boyun eğmeye zorlayan koşulları vardır; ekonomik kaygılar, zaman baskısı, yetiştirilmesi gereken işler… Bir avukat olarak bambaşka bir hayatın içindeyim.  Ama insanın kendi seçtiği bir uğraş, kendi koyduğu bir hedef varsa, o hedef dış koşullara rağmen içsel bir özgürlük alanı yaratır. Çeviri böyle bir alan olabilir. Bir metni hakkını vererek çevirmek, ya da bu metinler hakkında yazmak  aslında “Ben bu dünyada kendi ölçülerimle var olacağım” demektir.

Bugün teknoloji anlık çeviriler yapabiliyor. Ama hiçbir algoritma, bir kelimenin kültürel tortusunu, bir cümlenin tarihsel gerilimini, bir yazarın dildeki başkaldırısını hissedemez. Hele klasik Çin şiirinde, tek bir karakterin hem doğa hem kader hem de metafizik anlam taşıdığı bir dünyada, çevirmen aynı anda dilbilimci, tarihçi ve şair olmak zorundadır. Çin şiirinde görüyoruz; bir karakteri Türkçeye aktarmaya çalışırken yalnızca sözlüğe bakmak yetmiyor. O tek karakterin  arkasındaki kültürü, Konfüçyüsçü ahlakı, Taoist inzivayı, Budist faniliği de düşünmek zorunluluğu doğuyor.

Ahmet Cemal’in kırk yıla yayılan emeğini düşündüğümde, çevirinin sabırla yoğrulmuş bir karakter meselesi olduğunu görüyorum. Bir çevirmenin kendi yaptığı işi bir “sanat eseri” olarak görebilmesi, belki de en büyük iç huzur kaynağıdır. Çünkü o zaman sonuçtan bağımsız olarak süreç başlı başına bir değer kazanır.

En eski kil tabletlerden Septuaginta’ya, İskenderiye’den Bağdat’a, Tang Çin’inden bugünün Türkçesine uzanan bu büyük serüvende, çevirmenler insanlığın görünmez mimarlarıdır. Onlar olmasaydı birbirimizi duyamazdık.

Ve belki de en önemlisi:
Bir karakterin içinde yüzyıllar ötesinden gelen bir kalp atışını hissedemezdik.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile