UZAKLARIN İCADI

Tarih, Edebiyat ve Düşüncede “Doğu” Fikrinin Serüveni

İnsanlık, kendisini merkezde hissetmeye başladığı andan itibaren bir “uzak” icat etti. Bu uzak bazen yön olarak doğuydu, bazen güney; ama çoğu zaman bilinmeyen, erişilmez ve yarı-mitik bir alanı temsil etti. “Doğu” denen şey, bu icadın en uzun ömürlü biçimlerinden biridir. Çünkü Doğu, yalnızca coğrafi bir istikamet değil; bilginin, tehlikenin, arayışın ve kaybın birlikte düşünülmesini sağlayan bir zihinsel alandır.

Antik metinlere bakıldığında Doğu’nun ilk işlevi nettir: sınır çizmek. Yunan dünyasında Pers toprakları, yalnızca başka bir uygarlık değil, başka bir düzen anlayışıdır. Aiskhylos’un Persler tragedyasında Doğu, ihtişamlı ama ölçüsüz; güçlü ama aşırı olarak betimlenir. Bu karşıtlık, Batı’nın kendini tanımlama biçiminin erken bir örneğidir. Doğu, burada “öteki”dir ama aynı zamanda hayranlık uyandıran bir ötekidir.

Bu hayranlık–korku ikiliği, Roma döneminde de sürer. Plinius, Naturalis Historia’da Hindistan’ı anlatırken altın karıncalardan, dev ağaçlardan, tuhaf halklardan söz eder. Bu anlatılar, bugünün okuruna masalsı gelir ama Roma zihni için Doğu, doğanın henüz ehlileştirilmediği bir alan olarak düşünülüyordu. Doğu uzaklaştıkça, olağanüstüleşir.

Mitolojik anlatılarda bu uzaklık daha da keskindir. Gılgamış’ın ölümsüzlüğü aramak için çıktığı yolculuk, dünyanın bilinen sınırlarının ötesine uzanır. Ama destanın sonunda kazanılan şey ölümsüzlük değil, sınırlılığın bilgisi olur. Doğu burada bir vaat değil, bir yüzleşme alanıdır. Benzer biçimde Argonautlar’ın Kolkhis’e yolculuğu –bugünkü Karadeniz’in doğusu– altın post kadar bilinmeyenle karşılaşma korkusunu da içerir.

İskandinav dünyasında ise uzaklar çoğu zaman doğudadır. Hervarar Saga ve Ynglinga Saga gibi metinlerde doğu, büyünün ve eski bilginin kaynağı olarak geçer. Odin’in bilgeliği, yerleşiklikten değil, sürekli dolaşmaktan gelir. Ama bu dolaşma, onu tanrılar arasında bile yalnızlaştırır. Bilgi, burada toplumsal uyumun bedeliyle kazanılır.

Çin kaynakları, bu tabloya ilginç bir simetri ekler. Çin hakkında okumaya başladığımdan beri ilk dikkatimi çekenlerden, ya da bana ters-yüz edilmişlik hissi veren şey bu:  Çin için “uzak”, çoğu zaman batıdır! Han Shu’da Batı Bölgeleri, hem ekonomik fırsat hem de kültürel belirsizlik olarak anlatılır. Zhang Qian’ın Orta Asya seferleri, yalnızca İpek Yolu’nun açılması değil, Çin kozmolojisinin sınırlarının test edilmesi anlamına gelir. Uzak, düzenin dışıdır; ama aynı zamanda düzenin nerede bittiğini gösterir.

Tang dönemi şiirinde bu sınır duygusu son derece yoğundur. Cen Shen ve Gao Shi’nin sınır şiirlerinde askerler, imparatorluk adına uzaklara gönderilir; ama bu uzaklık, siyasi bir görevden çok varoluşsal bir kopuş olarak anlatılır. Bu şiirlerde Doğu ya da Batı artık yön değildir; evden uzak olma hâlidir. Dönemin çevirmeye çalıştığım gurbet şiirleri beni hep hüzünlendirmiştir.

İslam dünyasında yolculuk, erken dönemden itibaren bilginin asli yollarından biri olarak görülür. El-Biruni, Hindistan üzerine yazarken açıkça şunu söyler: Başka bir dünyayı anlamak için, kendi önkabullerini askıya almak gerekir. Bu tavır, İbn Battuta’nın seyahatnamesinde de hissedilir. Çin’den Mali’ye uzanan bu anlatıda Doğu, tekil bir anlam taşımaz; çoğul ve parçalıdır. Uzaklar çoğaldıkça, “Doğu” fikri sadeleşmez; karmaşıklaşır.

Modern çağda ise Doğu fikri yeni bir işlev kazanır: kayıp bütünlüğün simgesi olmak. Aydınlanma sonrası Avrupa’da akıl, dünyayı parçalara ayırdıkça, Doğu bu parçalanmanın öncesine yerleştirilir. Friedrich Rückert’in Doğu şiirleri, Goethe’nin Divan’ı, hatta Coleridge’in Kubla Khan’ı, Doğu’yu tarihsel bir yerden çok zihinsel bir sığınak olarak kurgular.

Ama bu sığınak da sorunsuz değildir. Ernest Renan, Doğu’yu durağanlıkla özdeşleştirirken, onu tarih dışına iter. Edward Said’in yıllar sonra işaret ettiği gibi, bu yaklaşım Doğu’yu anlamaktan çok yönetilebilir kılmayı hedefler. Doğu, burada bir arzu nesnesi olduğu kadar bir mazerettir: Batı’nın kendi şiddetini ve tahakkümünü gerekçelendirme alanı.

Edebiyatta ise Doğu fikri daha incelikli bir hatta ilerler. Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ında Doğu açıkça anılmaz; ama zamanın askıya alındığı o mekân, Doğu’ya atfedilen niteliklerle örülüdür. Hermann Broch, Vergilius’un Ölümü’nde Roma aklının tükenişini anlatırken, çözümü mantığın ötesinde bir sezgide arar. Doğu burada bir yön değil, aklın sınırını aşma ihtiyacıdır.

Bütün bu örnekler şunu gösterir: Doğu, tarih boyunca sabit bir anlam taşımadı. Kimi zaman bilgelik, kimi zaman tehdit, kimi zaman da kaçış olarak düşünüldü. Ama her durumda, merkezde duran kültürün kendisiyle hesaplaşmasının aracı oldu. Doğu’ya bakmak, aslında kendine bakmanın dolaylı bir yoluydu.

Belki de bu yüzden Doğu hiçbir zaman tam olarak “varılan” bir yer olmadı. Ona yaklaşıldıkça, anlamı yer değiştirdi. Haritalar netleştikçe, Doğu zihinsel bir alana çekildi. Uzaklar, coğrafyadan düşünceye taşındı.

Bugün Doğu fikrini ciddiyetle ele almak, onu yüceltmek ya da reddetmek değil; hangi tarihsel ihtiyaçtan doğduğunu sormak demektir. Çünkü Doğu, çoğu zaman bizim bilmediğimiz değil, yüzleşmek istemediğimiz şeylerin adıdır.

Ve belki de asıl mesele şudur:
Uzaklar hâlâ var. Ama artık haritalarda değil, hafızada.

Dijital Çağda Doğu Fikrinin Değişimi

Peki, dijital çağda durum nedir?

Yukarıda anlattım:Doğu fikri, yüzyıllar boyunca mesafeden beslendi. Yolculuk süreleri, dil engelleri, söylentiler ve eksik bilgiler bu fikrin oksijeniydi. Uzak olan, bilinmeyendi; bilinmeyen ise anlamla doldurulmaya müsaitti. Harita boşlukları, hayal gücünün davetiyesiydi. Ne var ki modern çağ, özellikle de dijital çağ, bu boşlukları sistematik biçimde ortadan kaldırdı. Ve Doğu fikri, tam da bu yüzden çözülmeye başladı.

Bugün dünyanın “ötesi” yok. Uçuş süreleri kısaldı, görüntüler anlıklaştı, çeviri araçları dili şeffaflaştırdı. Google Earth’te bir sokağın köşesine kadar inebildiğimiz bir dünyada, uzak artık mesafeyle tanımlanmıyor. Jean Baudrillard’ın işaret ettiği gibi, temsil gerçeğin önüne geçti; ama bu temsil, gizem üretmek yerine fazlalık yarattı. Görüntü çoğaldıkça anlam azaldı.

Doğu’nun çözülüşü, bu bağlamda romantik bir kayıp değil; yapısal bir dönüşümdür. Çünkü Doğu, hiçbir zaman yalnızca “orada” değildi. O, “henüz ulaşılmamış olan”dı. Paul Virilio’nun hız eleştirisinde belirttiği gibi, hız arttıkça mesafe anlamsızlaşır. Mesafe anlamsızlaştığında ise Doğu, yön olmaktan çıkar; veri setine dönüşür.

Bu dönüşümün edebiyattaki izleri erken dönemde görülür. J. G. Ballard’ın romanlarında uzak mekânlar artık keşif alanı değildir; zihinsel çöküşün dekorudur. Don DeLillo’da dünya küçülmüştür; karakterler New York’ta otururken Orta Doğu’daki bir patlamayı canlı yayında izler. Uzak, artık içeri sızmıştır. Ama bu sızma, bir yakınlaşma değil; bir duyarsızlaşma yaratır.

Aynı kırılmayı felsefede de izlemek mümkündür. Byung-Chul Han, dijital çağda “öteki”nin ortadan kalktığını söyler. Algoritmalar, farklı olanı değil, benzeri çoğaltır. Doğu’nun tarihsel işlevlerinden biri tam da bu farklılıktı. Oysa bugün Doğu, Netflix kategorilerine, turistik filtrelere, kültürel simülasyonlara indirgenmiştir. Farklılık, deneyim olmaktan çıkıp tüketime uygun bir estetik hâline gelmiştir.

Bu noktada Edward Said sonrası bir paradoksla karşılaşırız. Oryantalizm eleştirisi, Doğu’nun bir fantezi olarak inşa edildiğini gösterdi; ama bu eleştirinin ardından Doğu ortadan kalkmadı, yalnızca biçim değiştirdi. Bugünün Doğusu, egzotik değil; algoritmik. Google aramalarında, Instagram keşfet sayfalarında, “yerel deneyim” vaat eden uygulamalarda dolaşan steril bir Doğu.

Tarihsel olarak Doğu, merkezin kendini sorgulamasını sağlayan bir aynaydı. Bugün bu ayna çatlamış durumda. Çünkü merkez diye bir şey kalmadı. Manuel Castells’in ağ toplumu analizinde belirttiği gibi, artık dünyayı merkez–çevre ilişkileriyle değil, düğümler ve akışlarla düşünüyoruz. Akışın olduğu yerde yön anlamsızlaşır. Doğu da bu anlamsızlaşmadan payını aldı.

Mitolojik düzeyde bakıldığında da benzer bir çözülme görülür. Eski anlatılarda yolculuk, dönüşle anlam kazanırdı. Bugün ise dönüş yok. Sürekli bağlantı hâli, yolculuğu baştan sakatlar. Her yerde olan, hiçbir yerde değildir. Bu durum, Marc Augé’nin “yok-yer” kavramıyla örtüşür. Havalimanları, oteller, dijital platformlar… Hepsi mekânsız mekânlardır. Doğu’nun tarihsel karşılığı olan “başka yer”, bu mekânsızlık içinde erir.

Bunun belki de en çarpıcı sonucu şudur: Artık uzaklar dönüştürücü değildir. Eskiden Doğu’ya giden kişi değişerek dönerdi. Bugün herkes her yere gider, ama kimse değişmez. Deneyim, algoritmik olarak önceden paketlenmiştir. Seyahat, keşif değil; doğrulama hâline gelmiştir. Gidilen yerde görülen şey, zaten beklenen şeydir!

Bu yüzden çağımızda Doğu fikrinin yerini başka bir arayış alıyor. Uzak, coğrafyada değil; zamansallıkta aranıyor. Walter Benjamin’in “şimdi-zaman” kavramı burada yeniden önem kazanır. İnsanlar başka yerlere değil, başka zamanlara kaçıyor: nostaljiye, arşivlere, analog deneyimlere. Doğu’nun üstlendiği işlev, geçmişe devrediliyor.

Ama bu da sorunsuz bir kaçış değil. Geçmiş, Doğu gibi idealize edildiğinde, eleştirel düşünceyi askıya alma riski taşır. Bu yüzden bugün asıl soru şudur:
Uzaklara hâlâ ihtiyacımız var mı, yoksa bu fikir tarihsel görevini tamamladı mı?

Belki de Doğu fikrinin çöküşü, bir yoksullaşma değil; bir uyarıdır. Anlamın mesafeden değil, dikkatten doğduğunu hatırlatan bir uyarı. Eğer her yer eşit derecede yakınsa, o zaman asıl mesele bakabilmek, ayırt edebilmek, durabilmektir.

Dijital çağın uzakları, haritalarda değil; erişimin dışına çıkabilme cesaretinde saklı. Bağlantıyı kesebilmek, yavaşlayabilmek, görsel gürültünün içinden anlam süzebilmek… Belki de bugün Doğu’ya gitmek, hiçbir yere gitmemektir.

Ve bu,  kanımca, eski yolculuklardan daha zor bir iştir.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile