“’Belki de imparatorluk, zihnin hayallerle yarattığı bir burçlar kuşağı sadece,’ diye düşündü Kubilay.
‘Tüm amblemleri tanıdığım gün,’ diye sordu Marco’ya, ‘imparatorluğuma sahip olabilecek miyim nihayet?’
Venedikli: ‘Hiç heveslenme Hünkârım: o gün sen kendin amblemler arasında amblem olacaksın.’Her yeni kente geldiğinde yolcu, bir zamanlar kendisinin olduğunu artık bilmediği bir geçmişini bulur yeniden: artık olmadığın ya da sahip olmadığın şeyin yabancılığı, hiç senin olmamış yabancı yerlerin eşiğinde bekler.
Bir kente girer Marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisinin olabilecek bir yaşamı ya da bir ânı yaşadığını görür; çok zaman önce, zamanın içinde durmuş olsaydı, ya da çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi.
Marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişinin, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna.
Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dallar.
‘Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?’ diye sordu bu noktada Han.
Şöyle de sorabilirdi aslında: ‘Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?’
Şöyle cevap verdi Marco: ‘Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.’”
Bu satırlarla karşılaştığımda, Görünmez Kentler’in bir roman değil, bir zihin haritası olduğunu sezmiştim. Kubilay Han ile Marco Polo arasındaki bu konuşma, tarihsel bir sahne gibi görünür. Oysa burada karşı karşıya gelen iki figür, aslında dünyayı kavrama biçimleri değil midir? Kubilay, düzen kurmak isteyen zihindir: haritalayan, sınıflayan, toplamaya çalışan akıl. Marco ise deneyimini anlatıya dönüştüren, ama anlatının sonunda öznenin de çözülmesine izin veren ses.
Kubilay’ın sorusu çok tanıdık. Her şeyi tanırsam, her işareti çözersem, dünyaya sahip olur muyum? Marco’nun cevabı ise Görünmez Kentler’in merkezinde durur: Hayır. Çünkü o noktada artık sen de bir işarete dönüşürsün! Bu cevap beni en baştan ele geçirdi zaten. Bilgi, iktidar üretmez; özneyi eritir. İmparatorluk genişledikçe, imparator silinir. Bilginin nihai noktası, sahip olmak değil, işaret hâline gelmektir.
Marco’nun kentleri, gerçek coğrafyalar değildir. Bunlar, zamanın içinde askıda kalmış ihtimallerdir. Bir meydanda duran başka bir adamda, “ben olabilirdim” dediğimiz hayatlar… Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’si burada yankılanır. Borges’te her karar yeni bir evren açar. Calvino’da ise bu evrenler artık yaşanmaz; yalnızca görünür. “Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dallar.” Bu cümle, modern insanın varoluşunu önümüze serer: Olasılık çoktur, ama hayat tek bir çizgide akar.
Bu noktada Görünmez Kentler’in Doğu düşüncesiyle kurduğu bağ benim için daha belirgin bir hale geliyor. Dao’da dünya, sabit özlerden oluşmaz; her şey geçicidir, ilişkisel ve akış hâlindedir. Kentlerin özü yoktur; onları kent yapan, bakışın kendisidir. Marco’nun “başka yer, negatif bir aynadır” demesi, Dao’da karşıtlık düşüncesinin edebi bir ifadesidir. Lao Zi’nin dediği gibi, çömleği işe yarar kılan içindeki boşluktur. Sahip olduklarımızı, sahip olmadıklarımız üzerinden tanırız.
Burada zihin dünyama Hermann Hesse’nin Siddhartha’sı devreye giriyor. Yakın zamanda tekrar okudum. Siddhartha da tıpkı Marco gibi yoldadır; ama bu yol, bilgi biriktirme yolu değildir. Siddhartha, öğretileri terk eder, ustaları bırakır, deneyimi seçer. En sonunda vardığı şey bir öğreti değil, bir akıştır: nehir. Nehir, tıpkı Calvino’nun kentleri gibi, zamanın kendisidir. Siddhartha’nın bilgeliği, sahip olmakla değil; bırakmakla gelir. Bence bu yüzden Siddhartha, Görünmez Kentler’in Doğu sezgisini tamamlayan temel metinlerden biridir.
Bugün bu metni kendi şimdimden okurken, yolculuğun anlamının değiştiğini hissediyorum. Artık mesele gitmek değil; bakmak sanki... Dünya, bana seçmediğim yolları, olmadığım benlikleri, yaşamadığım gelecekleri gösteren büyük bir ayna gibi. Bana neye sahip olduğumu değil, neyi asla yaşamadığımı gösteriyor. Bu fark ediş tuhaf bir dinginlik de veriyor.
Burada Jung devreye giriyor. Jung’un bireyleşme süreci dediği şey, tam da bu yolculuğun psikolojik karşılığıdır. İnsan, olabileceği bütün benlikleri yaşayamaz; ama onları tanıyabilir. Gölge dediği şey, yaşanmamış olasılıkların ruhsal tortusudur, değil mi? İşte Marco’nun kentleri, Jung’un arketipleri gibidir: Tek tek gerçek değildirler ama birlikte, zihnin haritasını oluştururlar. Benliğin merkezi —Jung’un Self dediği şey— bu çoklu yansımaların ortasında, sessiz bir denge noktasıdır.
Ve sonunda Görünmez Kentler, şehirler hakkında değil; benliğin yavaş yavaş çözülmesi hakkındadır. Harita tamamlandığında, geriye bir merkez kalmaz. Kubilay bunu sezdiği an, Marco’nun dediği gibi, amblemler arasında bir amblem olur.
Belki de bütün bu yolculuklar geçmişi yeniden yaşamak için değildir.
Belki geleceği bulmak için de değildir.
Belki yolculuk, Borges’in labirentinde, Dao’nun boşluğunda, Siddhartha’nın nehrinde ve Jung’un aynasında kendini eksilte eksilte tanımak içindir.

