Zamarkhos’un Gözünden Türkler (I)

Kayıp Bir Bizans Raporunun İzinde

Zamarkhos’un raporunun Türkçeye çevrilmemiş olması beni artık şaşırtmıyor ama yine de bunun için hayıflanıyor insan… Okuduğum kitaplarda bu rapora değinildiğini biliyordum; Doğan Avcıoğlu’nun Türklerin Tarihinde, Chavannes’ın Çin Kaynaklarına Göre Batı Türklerinde Zamarkhos’tan söz edilmesi bunu doğruluyor. Hatta kullanılan cümlelerin benzerliği, doğrudan ya da dolaylı olarak Zamarkhos’un gözlemlerinden alıntı yapıldığını düşündürüyor. Raporun tamamına ulaşamıyoruz, dipnotlar da çoğu zaman bizi Menandros’un fragmanlarına kadar götürmekle yetiniyor. Yine de elde olan parçalar bile hayli çarpıcı.

Bu yazıyla birlikte, Zamarkhos’un kayıp raporunun izini süren bir dizi yazıya başlıyorum. Amacım, kayıp bir metni yeniden kurmak değil; Bizanslı bir elçinin gözünden Türklerin nasıl görüldüğünü, bu bakışın nerede şaşırdığını, nerede hayranlığa dönüştüğünü anlamaya çalışmak. Çünkü Zamarkhos’un anlattıkları, yalnızca Türkler hakkında değil, Bizans’ın kendisi hakkında da çok şey söylüyor.

Zamarkhos’un görevi sıradan bir elçilik değildir. İstemi Yabgu’nun Konstantinopolis’e gönderdiği Soğdlu tüccar Maniakh’ın anlattıklarını doğrulamak, Türklerin gerçekten İran’a karşı güvenilir bir müttefik olup olmadığını yerinde görmek üzere yola çıkar. Bizans açısından bu temas, diplomatik olduğu kadar ekonomik bir hamledir. İpek ticaretinde İran tekelini kırma arzusu, Zamarkhos’un yolculuğunun arka planını oluşturur. Yani karşımızda yalnızca bir gözlemci değil, büyük bir güç mücadelesinin içinde yürüyen bir elçi vardır.

568 yılının yazında İstemi Yabgu’nun karargâhına ulaştığında Zamarkhos’un karşılaştığı manzara, Bizanslı bir aristokrat için beklenmedik ölçüde düzenlidir. Saray yoktur ama kabul töreni vardır; taş duvarlar yoktur ama hiyerarşi son derece nettir. Kimin nereye oturacağı, kimin ne zaman konuşacağı bellidir. Zamarkhos’un özellikle dikkatini çeken, Kağan’ın iki tekerlekli, gerektiğinde taşınabilen altın tahtıdır. Bu ayrıntı, yerleşik mimariye bağlı olmayan ama egemenliğini her yerde kurabilen bir iktidar anlayışını ele verir. Zamarkhos, sağlam bir devletle karşılaşmıştır!

Çadırların ipekli kumaşlarla kaplı oluşu, altın ve gümüş kapların yaygınlığı, Bizans’ın “göçebe yoksulluğu”na dair alışıldık imgelerini bozar. Zamarkhos, gördüğü zenginliğin yalnızca yağmayla açıklanamayacağını sezer. Bu zenginlik, ticaret yollarının, eski uygarlık merkezleriyle kurulan temasların ve siyasi hâkimiyetin sonucudur. Türk dünyası, Bizans’ın beklediğinden çok daha karmaşık bir yapı sergiler.

Raporun en çarpıcı ayrıntılarından biri, elçilerin Kağan’ın huzuruna çıkmadan önce ateşten geçirilmesidir. Bu, bir aşağılama değil; kutsal alana girmeden önce yapılan bir arındırma ritüelidir. Ateş, burada hem koruyucu hem de sınır koyucudur. Zamarkhos, Türklerin inanç dünyasıyla ilk kez bu noktada doğrudan temas eder ve gördüklerini anlamlandırmaya çalışır.

İran seferi sırasında yaşanan sahne ise bu temasın diplomatik sertliğini gösterir. İstemi Yabgu’nun İran elçisini bilinçli biçimde aşağı bir yere oturtması ve sert sözlerle azarlaması, yalnızca kişisel bir tavır değildir. Bu, açık bir güç gösterisi ve taraf seçme ilanıdır. Zamarkhos bu sahnede, Bizans’ın İran karşısındaki konumunun sahaya nasıl yansıdığını da görür.

Bu yazı, Zamarkhos’un raporunun tamamını anlatma iddiasında değil. Aksine, bir başlangıç. Yazılarda bahsettiğim kişi, olay ve kaynaklar hakkında ayrıca ayrıntılı açıklamalara girmeyeceğim. Önümüzdeki yazılarda Bizans’ın bu yolculuktan ne umduğunu, Türklerin iktidar dilini, ritüellerini ve “barbar” kavramını nasıl boşa düşürdüklerini adım adım ele almaya çalışacağım. Kayıp bir raporun izini sürerken, belki de en çok şunu fark edeceğiz: Türkler, Bizans’ın karşısına yalnızca bir güç olarak değil, başka bir uygarlık diliyle çıkmıştır.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile