“Sabah sabah han kızı, yerimden kalkmadım mı;
Boz aygırın beline binmedim mi;
Senin evinin üzerine yabani geyik yıkmadım mı;
Sen beni yanına çağırmadın mı;
Seninle meydanda at koşturmadık mı…”
Dede Korkut’tan bu satırları her okuyuşumda, metinden çok ses gelir kulağıma. Okuduğum bir metin değil de, biri yanımda anlatıyormuş gibi olur. Belki de bu yüzden, bu dizeler beni her defasında çocukluğuma götürür.
Babam Gündüz Murgul anlatırdı. Dedem hayattayken evlerine sık sık âşıklar, ozanlar gelirmiş. Günlerce kalırlarmış; saz çalar, masal anlatırlarmış. Evlerinin en kıymetli misafirleri onlarmış. Misafirler gittikten sonra ise dedemle babaannem baş başa kalır, geceleri duydukları masalları tartışırlarmış. “Hayır, o öyle değildi; şöyleydi,” diyerek anlatılanları ezgisiyle yeniden söylerlermiş. Söz, onların evinde hiç susmazmış.
Dede Korkut’u her okuyuşumda bu anlatılar gelir aklıma. Sanki metinle aile hafızam birbirine karışır. Bamsı Beyrek’in “han kızı” diye seslendiği kişinin Banu Çiçek olduğunu bilmek, bu yüzden benim için yalnızca edebî bir bilgi değildir.
Banu Çiçek adı bugün bütün etimolojik sözlüklerde Farsça kökenli kabul edilir. Bânû, prenses, soylu kadın anlamına gelir. TDK ve Nişanyan bu konuda nettir. Ama dilin tarihine yakından bakınca, bu netlik bana her zaman biraz eksik gelir. Wilhelm Radloff’un Türk boyları arasındaki sözlü anlatıları derlerken söylediği gibi, kelimeler de insanlar gibi göç eder. Göç eden her şey gibi, anlam da yolda değişir. Bir kelimeyi tek bir dile sabitlemek, bazen onun yaşadığı coğrafyayı görmezden gelmek demektir.
Eski Çince okumalarım sırasında karşıma çıkan bazı heceler ister istemez dikkatimi çekiyor. M.Ö. birinci binyılda ba hecesinin beylik ve yöneticilikle ilişkili bir unvan alanına sahip olması; nu’nun ise kadın, kız anlamında kullanılması bana hep düşündürücü gelmiştir. Kızların kendilerini takdim ederken nu sözcüğünü kullanması, dilin toplumsal cinsiyeti nasıl kodladığını gösterir. Bu iki hece yan yana geldiğinde ortaya çıkan ba–nu ifadesinin “bey kızı” anlamını çağrıştırması bir tesadüf müdür, yoksa derin tarihsel temasların bir izi mi? Buna kesin bir yanıt vermek istemiyorum. Ama bu soruyu sormaktan da vazgeçemiyorum.
Zaten benim derdim köken kanıtlamak değil. Daha çok, dillerin temas hâlindeyken nasıl ortak anlam alanları üretebildiğini görmek. Eski Çin diliyle ilgili okumalarımda bu türden kesişmelerle sık sık karşılaşıyorum ve her seferinde düşünce alanım biraz daha genişliyor.
Peter Golden, Dünya Tarihinde Orta Asya adlı kitabında Avrasya bozkırlarında Türk, Moğol ve Çin kültürleri arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını özellikle vurgular. Yuan Hanedanı döneminde yazılan Zhongyuan Yinyun gibi eserler, ortak bir telaffuz dünyasına ve çok dilli bir kamusal alana işaret eder. Bu dönemde Pekin çevresinde konuşulan dilin, Ural-Altay dilleriyle temas sonucu bazı ses özelliklerini kaybettiğine dair tespitler bana hep şunu düşündürür: Dil yalnızca konuşulan bir şey değildir; iktidarla birlikte şekillenir.
Claude Lévi-Strauss’un söylediği gibi, sözlü anlatılar bireysel hafızadan çok kolektif bilinçle yaşar. Anadolu’daki âşık meclisleri, saz eşliğinde anlatılan hikâyeler bunun canlı örnekleridir. Dedemle babaannemin geceleri bir anlatının ezgisi üzerine tartışması da benim için sözün yaşayan bir varlık olduğunun en somut kanıtıdır.
Bu yüzden Dede Korkut okurken yalnızca metne değil, onun yankılandığı coğrafyaya da kulak veririm. Banu Çiçek adı ister Farsça ister Eski Çince ile ilişkilendirilsin, benim için asıl anlamını bu yankıda bulur. Bu adın hangi tarihsel temas alanlarında “han kızı” anlamını taşıdığı daha önemlidir. Belki de kelimelerin gerçek kökeni sözlüklerin satırlarında değil; sazın teline değdiği, hikâyenin yeniden söylendiği o anda gizlidir.
Sonunda şuna inanıyorum: Bir kelimeyi anlamak, onu yalnızca hangi dilden geldiğiyle açıklamak değildir; hangi sesle söylendiğini, kimlerin dilinde yaşadığını, hangi gecelerde yeniden hatırlandığını bilmektir. Banu Çiçek adı benim için artık yalnızca bir destan kişisi değil; dedemin evinde susmayan sözün, babaannemin itiraz eden hafızasının, sazın teliyle taşınan kolektif belleğin adıdır. Dil, ancak böyle anlarda gerçek anlamına kavuşur: Yazıyla değil, yankıyla; kökenle değil, hatırlayışla.

