Müslümanlık-Tasavvuf İlişkisi

Tasavvuf ile İslâm arasında hiçbir ilişki bulunmamasına karşın Müslümanlığın, büyük ölçüde Tasavvuf temeli üzerinde inşa edildiğini söyleyebiliriz. Hatta tasavvufu Müslümanlığın belkemiği olarak nitelemek yanlış olmaz. Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki aslında İslâm ile Müslümanlığın tamamen ayrı iki din olduğunu belirleyen önemli ölçütlerden birinin de tasavvuf olduğunu söylemek mümkündür.

 

Tasavvufun Müslümanlıkla olan ilişkisini; Türklerin henüz İslâm’la tanışmadıkları dönemden kalma inanış ve anlayışlarında aramak gerekir. Çünkü Türklerin eski dinleri olan Zerdüştîlik, Şamanizm, Budizm, Manihaizm, Mazdekizm, Hinduizm ve Hıristiyanlık; toplumun vicdanında çok çeşitli ve çelişik inanışların yerleşmesini sonuçlandırmıştı. Bu inanışların sosyal yaşamdaki yerleri ve etkileri hissedilemeyecek kadar zayıftı. Bunların yansımaları ancak kurban ve tapınma ritüelleri ile cenaze törenleri sırasında, ayrıca rahiplerin ve büyücülerin kehanetleri olarak ortaya çıkıyordu. Aynı zamanda efsane ve hurafelerle harmanlanarak daha karmaşık hale gelen bu inanışların tamamı mistik karakterde idi. Sonuç olarak birbirini izleyen tarihi süreçlerin akışı içerisinde bu inanışlar, İslâm’dan alınan -bilhassa- ibadetlerle sentezlenerek Türk ve acem toplulukları arasında Müslümanlık adıyla belirgin bir dinsel kuruma dönüştü. Dolayısıyla -dış görünüş itibariyle İslâm’a benziyor olsa da- Müslümanlığın, ondan tamamen farklı bir karakter içinde şekillenmesini sağlayan kültürel alt yapıyı esasen tasavvuf hazırlamış ve oluşturmuştur.

 

Kalabalık sayıdaki çağdaş Türk yazar ve araştırmacıların, -seleflerini taklit ederek- bugün bile halâ İslâm ile Müslümanlığı birbirine karıştırıyor olmaları, aslında tasavvufun yanıltıcı etkisinin bir sonucudur. Bu grubun kanaatine göre «Tasavvuf: İslâm’ın derûnî yaşantı biçimi ve ahlâkı»dır[1] diye özetlenebilir. Oysa İslâm’ın derûnî yaşantı biçimi ve ahlâkı, başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere Sünnet külliyâtı içinde bütün ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Âlimler, tarih boyunca kitap ve Sünnetten istifade ederek İslâm’ın telkin ettiği faziletler üzerine değerli eserler vermişlerdir. Bu eserlerde; insanı hayra yönelten, onu -Sünnet-i seniyye’ye uygun bur terbiye ile yetiştirerek-, zühd ve takva ile yaşamaya alıştıran, onu, -Allah Teâla’nın hoşnutluğunu kazanabilecek kıvama getirmek üzere- olgunlaştıran erdemler hakkında kolayca özetlenemeyecek kadar geniş açıklamalar, altın değerinde öğütler ve terbiye usulleri mevcuttur. İhlâs (samimiyet), zühd (doyumluluk), vakâr (ağırbaşlılık), sabır, tevekkül, sevgi, saygı, hoşgörü, dürüstlük, cömertlik, yardım severlik, merhamet, nezaket, hayırlı insanlarla dostluk, edep, iffet (utanma), cesaret, fedakârlık, tevazu (alçak gönüllülük), misafirperverlik, temizlik sevgisi, ilim sevgisi ve sorumluluk duygusu gibi daha nice erdemler hakkında İslâm âlimleri, her asırda insanlara nasihatlerde bulunmuşlardır. Bunların tamamının kaynağı, (tasavvuf ya da Müslümanlık değil), tam tersine Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’dir. Yani bu iki kutlu kaynağın üzerinde bina edilmiş olan İslâm’dır.

 

Müslüman hocalar ve tarikatçılar bile İslâm âlimlerinin -bu yollu- öğütlerinden ve eserlerinden yararlanmak suretiyle ancak bu erdemleri -bir çeşit aşırarak- tasavvufa ve Müslümanlığa mal etmeye çalışmışlardır. Bu gibi davranışlar, onlar için son derece doğaldır. Çünkü -deyim yerinde ise- bir hurda yığınından ibaret olan tasavvufa cazibe kazandırmak ve bu sayede Müslümanlığı ayakta tutabilmek için, İslâm’dan malzeme aşırmaya daima ihtiyaç duyulacaktır. Nitekim gerek tasavvuf, gerekse Müslümanlık bu tür gayretlerle yapılandırılmış ve günümüze kadar var olmaları sağlanabilmiştir.

 

Kendilerine özgü bir terminoloji de geliştiren bu «İslâmcı» Türk yazar ve araştırmacılar, -dini bir konuyu işlerken-, mistik bir üslupla yazmaya özen gösterirler. Bu üsluba uygun olarak da İslâm kelimesini «İslâmiyet» şeklinde kullanırlar. Örneğin Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, oldukça birikimli bir araştırmacı olmasına rağmen (büyük ihtimalle Müslüman olduğu için!) bu kullanımı eserlerinde sıkça tekrar etmiştir. Konuyu ilgilendirdiği için, yeri gelmişken onun bir tespitini buraya aktarmak, -biraz önce dokunulan gerçeği kanıtlamak bakımından- yararlı olacaktır. Köprülü -orijinal üslubuyla- diyor ki:

 

«İslâmiyet’in ilk asırlarında hiç mevcut değil iken sonraları İran, Hind, Yunan fikirlerinin ve kısmen de İsevîlik’in te’siriyle -unsurlarından en fazlasını da İslâmiyet’ten almak şartiyle- teşekkül eden tasavvuf mesleki, az zamanda bütün İslâm memleketlerini kaplamıştı.»[2]

 

Önemli gerçekleri özetleyen bu tespitten de anlaşıldığı üzere, İslâm’ın katıksız şekilde yaşandığı gerek Hz. Muhammed’in sağlığında, gerekse Râşid Hilâfet döneminde tasavvuf sözcüğünün -hiç kimse tarafından bir kez bile- telâffuz edilmediği kesindir. Aynı zamanda gerek Kur’ân-ı Kerim’de, gerekse Sünnet kaynaklarında bu kelime, yine bir kez bile yer almamaktadır. Buna rağmen -içinde tasavvuf sözcüğünün ya da tasavvufî bir konunun yer almadığı veya metnine mistik bir hava verilmediği- Türkiyeli Müslümanlara ait dinî bir kitaba, nadiren rastlanabilir. Bu eğilim o kadar yaygın bir hal almıştır ki değil yalnızca tarikatçılar, Türkiyeli insanların hemen tamamı (hatta Atatürkçü müslümanlar, keza solcu ve ateistler Müslümanlar bile) sofu ruhludurlar.[3] Etnik mozaiğine, mezhepsel ve ideolojik parçalanmışlığına rağmen, -mü’min azınlık dışında kalan- Türkiye toplumunda bu genel eğilime, hemen her yerde tanık olmak mümkündür. Hiç kuşku yok ki bu tablo, İslâm ile Müslümanlık arasındaki uçurumun, güçlü ve kesin kanıtlarından biridir.

 

***

 

Coğrafi konum olarak Hindistan ile İran arasında yer alan Türk yurdu, İslâm öncesinde -yüzyıllar boyu- bu her iki bölgenin derin kültürel etkisi altında bulunmuştur. Milliyetçi Türk araştırmacılar bile bu gerçeği inkâr etmeye yanaşmamışlardır. Bu da şu anlama gelmektedir; Eski Türkler, tarihleri boyunca Hint ve İran kaynaklı dinlere bağlanmış ve bu iki yönden akıp gelen çok çeşitli inanışları -mahalli yorumlarını da katarak- özümsemişlerdir. Türk mistisizmi vaktiyle bu şekilde oluşmuştur; M.S.700’lerin başında İslâm’la tanışmaya başlayınca, aynı şekilde ondan, -anlayışlarına uygun buldukları- unsurları almış, eski mistik inanışlarıyla bütünleştirmişlerdir. Müslümanlığın oluşum süreci esasen bu şekilde başlamış ve günümüze kadar da böyle devam etmiştir. Onun için İslâm ile tasavvuf arasında hiçbir alaka bulunmazken Müslümanlık ile mistisizm iç içedir. İslâm ile tasavvuf arasında herhangi bir ilişkiye rastlamak mümkün değilken Müslümanlık ile mistisizmi (yani tasavvufu) birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır.

 

Bu ilgiyle -başka bir açıdan- İran’ın coğrafi konumunu önemsemek gerekiyor. Bu açıyı, İran’ın Türk yurdu ile Arap bölgesi arasında yer alması olarak açıklamak icap eder. Bu konumuyla İran, tarih boyunca bir yandan Türkleri, öbür yandan da Arapları Fars kültürüyle derin şekilde etkilemiştir.

 

Belgelerle sabittir ki Türklere de Araplara da tasavvufu aşılayanların hemen tamamı İranlıdır, Farstır. Aynı şekilde Türk ve Arap muhitlerinin (örneğin Azerbaycan, ve Irak’ın güneyi gibi) önemli bölgelerinde Şiîliği yayanlar da yine İranlılardır. Tarihi delillere ve belgelere dayanan bu gerçekler, -İslâm’ın tasavvuftan münezzeh ve beri olduğunu kanıtladığı kadar-, tasavvuf ile Müslümanlık arasındaki bağların da bir o kadar güçlü olduğunu ispat eder mahiyettedir.

—————————————————————————————————–

[1] Konya Büyük Şehir Belediyesi, İslâm Düşünce Atlası, 1/279. İlmî Etüdler Derneği, II. Basım, İstanbul-2017

 

[2] Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 8. Baskı. S. 16. Ankara-1993

 

[3] Müslümanlık öyle ilginç bir dindir ki, bu dine bağlı olan ana-babalar, çocuklarının doğarken kimliğinin din hanesine «Müslümanlık» yerine «İslam» yazdırırlar; yani hep İslam’ın arkasına saklanırlar. Ne tuhaftır ki büyüdükten sonra dinle bütün bağlarını koparan bu insanların kimliğindeki o kelime, yazıldığı yerde kalmaya devam eder. Bu kimselerden birilerinin, resmi mercilere başvurarak o kelimeyi kimliğinden sildirdiği ise nadir olaylardandır.

 

Son Yazılar

YAZAR HAKKINDA 1945 yılında Muş’ta doğan yazar Feriduddin AYDIN, Hz. Hasan’dan devam eden Haşimî Hanedânı’nın 35’inci kuşağındandır. Ataları 1258 de Moğolların saldırısı üzerine Abbasîlerin başkenti Bağdat’tan göç ederek Siirt’e gelip yerleşmişlerdir. Yazar, asırlar boyu ilimle haşir neşir olan ve nesillerine miras olarak bilgi birikimlerini bırakan ailesinin geleneğine uyarak, -hem Türkçe, hem kendi ana dili olan Arapça-, köklü ve çok yönlü bir eğitim aldı. Multilingual olarak yetişen yazar, aşina olduğu yabancı diller sayesinde ve hayata atıldıktan sonra edindiği deneyimlerle geniş bir ufuk kazanandı. Türkiye’de son yüzyıl içinde din, dil ve ahlakta yaşanan yozlaşma ve çöküş süreçleri üzerine çeşitli araştırmalar yaparak (Arapça ve Türkçe) birçok eser verdi. Bunlardan biri de «TARİKATTA RABITA VE NAKŞİBENDİLİK» adlı çalışmadır. ------------------------------------------ ABOUT THE AUTHOR The writer Feriduddin AYDIN, born in Mush Eastern Turkey in 1945, He is the 35th descended from the Hashemite dynasty, which is continuing from Hasan ben Ali. The ancestors were settled in Siirt by immigrating from Baghdad, the capital of Abbasids upon the attack of the Mongols in 1258. The author has received a good and multi-faceted education in both Turkish and Arabic, each of which is his mother's language according to the tradition of his family, which for centuries inherited knowledge as a heritage. The author has gained a great deal of knowledge thanks to the foreign languages he has mastered as he is multilingual and has benefited from the experiences he has experienced since his life. Has conducted various researches on the impact of collapse and corruption in religion, language and ethics during the last century in Turkey. His works were written in Arabic and Turkish. One of his most famous researches is a work called "The Naqshbandi Method Between Its Past and Its Present", written in Arabic and published on the Internet. ------------------------------------------------- عن المؤلف الكاتب فريد الدين آيدن، وُلِدَ في مدينة موش الواقعة شرقي تركيا في عام 1945، وهو من الطبقة 35 من السلالة الهاشمية الممتدّة من صُلب حسن بن علي. أقامَ أسلافُهُ في مدينة أسعرد الواقعة في جنوبي شرق تركيا اليوم، بعد الهجرة من بغداد، عاصمة العباسيين على أثر هجمات المغول في 1258. وقد تلقى المؤلف تعليما جيدا ومتعدد الأوجه، باللغتين التركية والعربية، يُعدّ كل منهما لغتة الأم بالنسبة له وفقا لتقاليد أسرته التي ورثت منذ قرون المعرفةَ كتراث. اكتسب الكاتب آفاقا واسعة بفضل اللغات الأجنبية التي يُتقنها إذ هو متعدد اللغاتِ كما استفادَ من التجارب التي عاشها طوال حياته. أجرى بحوثا مختلفة حول أثر الانهيار والفساد في الدين واللغة والأخلاق خلال القرن الماضي في تركيا. تمت كتابة أعماله باللغتين العربية والتركية. وأحد أشهر أبحاثه هو عمل يسمى "الطريقة النقشبندية بين ماضيها وحاضرها"، وهو مكتوب باللغة العربية يُنشر على شبكة الإنترنت.