Kurumsal Boyutlarında Din

Din, toplumsal gerçekliğin yapı taşlarından biridir. Toplumların yaşaması için en başta gelen toplumsal olgulardandır. Nerede insan varsa orada din vardır.

Günümüzdeki konumu ne olursa olsun, her dinin ortaya çıktığı dönemin kültürel düzeyine ve yaşam gereksinimlerine görecek bir içeriği, değişik törensel etkinlik biçimleri vardır. Öyle ki tüm dinler için ‘’ortak’’ diyebileceğimiz özelliklerden söz etmek kolay değildir.  Ama görünürde olmasa bile, temelde paylaşılan kimi öğeler olmasaydı değişik inanç ve tapınma biçimleri ‘’din’’ adı altında toplanamazdı.

Dinin inanç ve kurumsal bir etkinlik olarak işlevlerini gözden geçirmemiz gerekiyor. Dine bir inanç, ruhsal bir olay olarak ya da bu inancı birtakım kural töre ve öğretiler yumağı biçiminde ortaya koyan kurumsal bir etkinlik olarak bakabiliriz. Salt bir inanç olarak din, insanın ‘’yaşamsal’’ diyebileceğimiz bir gereksinimini, ruhsal istemini karşılamaya yöneliktir.

Sığınma tapınma gereksinimini dış dünyanın olumsuz, kimi kez yıkım getiren acımasız koşulları karşısında insanın birey veya topluluk olarak içine düştüğü yetersizlik, onu sığınabileceği yetkin bir güç arayışına yöneltmiş, tanrı düşüncesine ulaştırmıştır. Bir devlet düzeninin henüz oluşmadığı dönemlerde, bilgisizliğin ve umarsızlığın tutsağı insanlar için baba imajını koruyan, bağışlayan, gerektiğinde cezalandıran tanrı ya da tanrılar ürünü olsa bile, daha kapsamlı bir işlevle yüklü olduğu açıktır. Nitekim, felsefe, bilim ve teknolojinin sağladığı tüm ussal ve nesnel olanaklara, yaşam güvencesini büyük ölçüde sağlayan devlet düzenine karşın kitlelerin günümüzde bile dinsel inançtan kopmamış olması dinin temel özelliklerinde kalıtsallığı göstermektedir.

Dinin insan psikolojisine, toplumsal hayata olumlu katkılar sunduğunu daha önce ayrıntısıyla ifade etmiştim.  Şimdi sormamız gereken soru şudur: Dinin kurumsal boyutunda ortaya koyduğu ‘’olumsuz’’ dediğimiz tutumlar nereden kaynaklanmaktadır?

Bu sorunun yanıtı, başta politika olmak üzere ekonomi, spor ve benzer yarışma etkinliklerinde, dahası aile yaşamında bile, kendini açığa vuran ‘’üstün gelme’’ ya da ‘’egemenlik kurma’’ diyebileceğimiz kimi kez aşırılığa kaçan temel bir içgüdünün varlığında aranmalıdır.

Bilindiği gibi ortaçağ karanlığı, Rönesans’la başlayan sanat, felsefe ve bilimdeki atılımlarla büyük ölçüde aşılmış, engizisyon silahı elinden alınan kilise sonunda dinsel işlevini ön plana çıkarmak, asal kimliğine dönmek yoluna girmiştir.

Bu gelişmenin tersine, İslam dünyasında Gazali’nin ‘’Felsefeye yıkım’’ çağrısıyla ussal ve eleştirel düşünceye kapılarını kapatma çağrısının yankı bulması oldukça düşündürücüdür. Reforma elvermeyen, o yüzden çağın gerisinde kaldığı düşünülen İslam dünyası için aydınlanma hayatidir. Dini, otorite malzemesi haline getirmek onun öğretisine ihanet etmekle eş değer sayılabileceği düşünülmelidir.

Din elbette siyasette de yer alabilecek bir olgudur. Fakat ideolojik malzeme haline getirmek, kişisel çıkarlara alet etmek, dinin öğretisine ters olacak şekilde belli kesimler tarafından nefret duygularına da maruz kalabilir. Kusursuz bir adalet ülküsü için bu tutum oldukça yaralayıcı bir hamle olacaktır.

Dinin kurumsal boyutunda sergilediği bu olumsuzluklar, ne yazık ki ruhsal inanca yönelik olumlu işlevlerine gölge düşürmekte, dolayısıyla dinin saygınlığını yıpratmaktadır.

Sağlıklı tek yol, dinin kurumsal boyutunda reforma kapı açmak olacaktır.

 

Görselin kaynağı: https://pixabay.com/tr/kravat-ayarlama-adam-i%C5%9F-i%C5%9Fadam%C4%B1-690084/

Son Yazılar

1995 doğumlu. Amasyalı. İlahiyatçı.