Altın Tahtın Önünde

Zimarhos içeri alındığında, otağın kapısı ardına kadar açık değildir.
İki kat keçe, bilinçli biçimde aralıklı tutulur. Işık doğrudan değil, süzülerek girer.
İlk fark ettiği şey, koku olur: kaynatılmış et, deri, metal ve fermente içkinin keskin ama temiz kokusu.

Bei Shi’nin Türkler için özellikle vurguladığı şey tam da budur:
bozkırda düzen, gizlenmez ama teşhir de edilmez.
Her şey yerli yerindedir; fazlalık yoktur.

İstemi karşısında oturur.
Yere sabitlenmiş bir tahtta değil.
Altın kaplı, iki tekerlekli, hareket edebilir bir oturakta. Yanlarında bronz halkalar vardır; gerektiğinde at koşulacak biçimde yapılmıştır.
Taht, kağanın değil; iktidarın taşınabilir olduğunu gösterir.

Bei Shi, Türk kağanını “yer değiştirebilen ama düzeni bozulmayan” bir merkez olarak tarif eder.
Güç, mekâna bağlı değildir; mekân güce uyar.

İstemi’nin sırtı yüksek, önü açık bir minderle desteklenmiştir. Omuzları geniştir; başında sade bir başlık vardır.
Altın, bedeninde değil; eşyadadır.
Bu da bilerek yapılmıştır.

Çin kaynakları bunu özellikle kaydeder:
Kağan süslenmez; süslenen düzenin kendisidir.

Otağın sağında ve solunda ipek perdeler asılıdır.
Perdeler yalnızca süs değildir.
Kimin ne kadar yaklaşabileceğini belirler.
Kağan’a en yakın alan boştur. Kimse oraya adım atmaz.

Bu boşluk, Bei Shi’de açıkça tanımlanan bir kavramdır:
Kağan ile diğerleri arasında bilinçli bir mesafe vardır.
Bu mesafe korkudan değil, hiyerarşinin kabulünden doğar.

Zemin kalın halılarla kaplıdır.
Halıların üzerinde gümüş kaplar dizilidir.
Her kap aynı değildir.
En büyüğü Kağan’a, bir küçüğü Roma elçisine ayrılmıştır.
Daha geridekiler için bakır kullanılır.

Hiyerarşi sessizdir ama nettir.

Zimarhos, İmparator Justinos’un mektubunu sunar.
Mektup bir tercümana verilmez.
Önce yüksek sesle okunur.
Sonra İstemi konuşur.
Aynı kelimelerle.
Tek bir sözcük bile değiştirilmez.

Bu, onaydır.
Ama aynı zamanda şudur:
Sözünü aynen aldım, şimdi sorumluluk sende.

Şölen başladığında, altın tabaklar yere değil, diz hizasında tutulan alçak sehpalara konur.
Et büyük parçalar hâlindedir.
Bıçak yoktur.
Herkes payına düşeni eliyle alır.

Roma elçisinin önüne, alışık olduğu gibi küçük değil; bilinçli olarak büyük bir parça konur.
Bu, saygıdır.

İçki dolaştırılır.
Şarap değildir.
Zimarhos tadını tarif edemez.
Ama içtikten sonra Kağan’ın yüzüne bakılırken gözler kaçmaz.
Çünkü bu içki sarhoşluk için değil; eşitlenme içindir.

Bei Shi’nin vurgusu nettir:
Türklerde sofra, boyun eğme değil; denge kurma anıdır.

Bir başka gün, Talas’ta.
Aynı otağ.
Ama bu kez iki elçi vardır.

Roma elçisi sağda.
Sasânî elçisi daha geride.

Oturma düzeni baştan hükmü verir.

İstemi konuşur.
Sasânîleri suçlar.
İpek yolunu kesmelerini, tüccarları öldürmelerini yüzlerine vurur.
Ses yükselmez.
Kelimeler kısa ve keskindir.

Sasânî elçisi konuşur.
Konuşmaması gerekirken…

O anda otağın içi donar.
Kimse bağırmaz.
Kimse yerinden kalkmaz.
Ama herkes bilir:
sınır aşılmıştır.

Bu, diplomatik bir hata değil; düzeni tanımamaktır.

İstemi başını çevirir.
Bakışı yeterlidir.

Zimarhos şunu anlar:
Bu dünyada iktidar, bağırarak değil; yer göstererek kurulur.
Kim nereye oturur, kimin ne zaman konuşacağı, kimin susturulacağı…
Hepsi önceden bellidir.

Otağ bir saray değildir.
Ama buradaki düzen, birçok saraydan daha katıdır.

Ve Zimarhos, Bizans’a döndüğünde belki bunu açıkça söylemez;
ama yazar:

Bozkırda diplomasi, sözden önce mekânla başlar.

***

Peki İbn Fadlan burada olsaydı ne yapardı?
Muhtemelen sofraya bakardı.
Etin nasıl yenildiğini, içkinin bedenleri nasıl gevşettiğini,
ölüyle dirinin arasındaki sınırın ne kadar ince olduğunu anlatırdı.
İnsanları yazardı.

Peki Rahip Williem?
Altın tavus kuşlarını, gümüş heykelleri, hayvan kabartmalarını sayardı.
“Barbar” dediği bu dünyanın, ne kadar incelikli olduğunu fark edip şaşırırdı.

Ama Zimarhos başka bir şey görür:
Devleti.

İbn Fadlan insanı,
Rahip nesneyi,
Zimarhos ise düzeni kaydeder.

Ve Bei Shi’nin soğukkanlı satırlarıyla birleştiğinde ortaya şu gerçek çıkar:

Türk kültürü geçici değildir.
Çünkü gücünü taştan değil, ilişkiden alır.
Saraydan değil, yerleşmiş rolden doğar.
Bağırmaz.
Göstermez.
Ama yerini bilir.

Belki de bu yüzden,
bin beş yüz yıl sonra bile
aynı soruyla karşı karşıyayız:

Güç, neye dayanır?

Bozkırın cevabı hâlâ geçerlidir:
Düzenini taşıyabilen ayakta kalır.

***

Bozkırın Hafızasından Geriye Ne Kaldı?

-Zimarhos’un Raporundan Bugüne-

Zimarhos’un raporu bir seyahat anlatısı değildir; bir hafıza kaydıdır. O metinde geçen otağ, ateş, demir, suskunluk, oturma düzeni ya da sözcüklerin aynen iade edilmesi… Bunların hiçbiri folklor değildir. Hepsi, bozkırın dünyayı nasıl okuduğuna dair işaretlerdir. Bugün “bozkırın hafızasından geriye ne kaldı?” diye soruyorsak, cevabı arkeolojide değil; kimlerin hâlâ ayakta olduğunda aramak gerekir.

Zimarhos’un gördüğü dünya dağılmadı; ayıkladı.
Kimi topluluklar silindi, kimi imparatorluklar tarihe karıştı.
Ama net bir şekilde üç ana damar kaldı:

Çin kaldı.
Yolu kayda geçiren, hafızayı metne döken, sürekliliği yazıyla kuran akıl. Bei Shi’nin serinkanlı dili, bozkırı romantize etmeden, işleviyle tarif eder.

İran kaldı.
Yolu devlet geleneğiyle tutan, bürokrasi ve süreklilikle taşıyan damar. Sasânî’den bugüne uzanan çizgi, rekabetin olduğu kadar düzenin de parçasıdır.

Türkiye kaldı.
Bozkırın hareket aklını, dönüşüm cesaretini ve diplomasi sezgisini bugüne taşıyan mirasçı. Zimarhos’un İstemi’de gördüğü düzen, bugün hâlâ Türk devlet refleksinde yaşar.

Bu üçlü dışında kalanlar ya yolu sadece kullandı ya da yolu zorla ele geçirmeye çalıştı. Ama yolu var edenler, onun hafızasını taşıyanlardır.

İpek Yolu bu yüzden tek bir devlete ait olmadı; medeniyetlerin ortak sözleşmesiydi. Rekabet vardı ama kopuş yoktu. Çin’iyle, Soğd’uyla, Fars’ıyla, Türk’üyle bu yol, içeriden aktı. Dışarıdan gelen her müdahale ise tarihte olduğu gibi bugün de emperyal bir kesintidir.

Bugün İran’a yönelik müdahaleler, yalnızca bir ülkeye değil; yolun bütününe yöneliktir. ABD gibi bu hafızanın parçası olmayan güçlerin, İpek Yolu coğrafyasına askerî ya da siyasî müdahalesi, bozkırın diliyle söylersek: düzeni bozmaktır.

Türkiye’nin buradaki sorumluluğu tarihîdir.
Çünkü Türkiye yalnızca bir geçiş ülkesi değil; hafıza taşıyıcısıdır.
Yolu korumak, kökleri bilmekle başlar.
Kökleri bilmek ise şunu kabul etmekle:

Bozkırdan bugüne kalanlar üçtür:
Çin, İran ve Türkiye.

Ve bu üçlünün ortak görevi, yolu içeriden yaşatmak; dışarıdan müdahaleye kapatmaktır.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile