Ateşten Geçen Yol: Demir, Arınma ve Bozkırın Hafızası

Zimarhos II

-Düzeltme: Yazı dizisi ilk kaleme alındığında, Bizans elçisinin adı kullandığım bazı kaynakların etkisiyle Zamarkhos olarak yazılmıştı. Oysa dilin ve kaynakların dikkatle izini süren arkadaşım, dil konusunda titizliğine güvendiğim Özcan Buze, Yunanca özgün biçime ve telaffuz mantığına işaret ederek bunun Zimarhos şeklinde okunup yazılması gerektiğini hatırlattı. Haklıydı. Küçük gibi görünen bu ayrıntı, metnin taşıdığı tarihsel ciddiyet açısından göz ardı edilemezdi. Bu nedenle isim, bundan sonra  Zimarhos olarak geçecektir. –

İlk yazıda surlarla çevrili dünyanın güvenlik anlayışıyla bozkırın hareket temelli varoluşu arasındaki farktan söz etmiştim. Bu ikinci yazıda ise aynı ayrımı, bir elçilik yolculuğunun ayrıntılarında, ateşin içinden geçen bir ritüelde ve demirin sessiz ama belirleyici varlığında izlemek istiyorum.

Zimarhos’un Kilikya kökenli oluşu, metinlerde çoğu zaman bir dipnot gibi geçilir. Oysa bana kalırsa bu, yazının ruhu için önemlidir: Akdeniz dünyasının, dağlarla ve denizlerle çevrili bir coğrafyanın insanı, bozkırın açık ufkuna doğru yola çıkmaktadır. Bu ayrıntı önemlidir.

Soğd diyarına varışıyla birlikte Zimarhos anlatısı ilginç bir kırılma yaşar. Menandros’un aktardığına göre, birkaç Türk, Romalı elçiye kendilerini tanıttıktan sonra ona demir satmayı teklif eder. Bu sahne, ticari bir temas olmanın ötesinde bir işarettir. Demir, bozkır dünyasında yalnızca bir maden değil; siyasal kudretin, askerî üstünlüğün ve hatta kutsallığın maddi karşılığıdır. Çin kaynaklarında, özellikle 7. Yüzyılda derlenen ve Kuzey Hanedanlar Tarihi şeklinde çevirebileceğimiz Bei-shi’de “dağ eteklerinde yaşayan, demir işleyen insanlar” olarak tanımlandıkları kaydı, Menandros’un tanıklığıyla yan yana geldiğinde, bozkır gücünün maddi temelleri daha berrak hâle gelir.

Türklerin demiri işlemesi ve pazarlaması, onların yalnızca savaşçı değil, stratejik bir üretici güç olduğunu gösteriyordu. Yerleşik imparatorluklar demiri çoğu zaman dışarıdan temin ederken, bozkır onu hem çıkarıyor hem işliyor hem de dolaşıma sokuyordu. Bu durum, Türkleri İpek Yolu üzerinde vazgeçilmez bir aktör hâline getiriyordu. Zimarhos’un gözünde bu, yalnızca ekonomik değil, doğrudan siyasal bir üstünlüktü.

Kilikyalı Zimarhos’un yolculuğu ilerledikçe, Bizans’ın bildiği dünya geride kaldı. Bu artık taşla örülmüş kentlerin, yazıyla kayıt altına alınmış düzenlerin coğrafyası değildi. Yol, bozkıra girdikçe yalnızca uzamıyor; anlam değiştiriyordu. Burada mesafe, günle değil; geçilen eşiklerle ölçülüyordu.

Elçilik heyeti, Türk yurtlarına yaklaşırken yalnızca ticaret yollarını değil, ritüel sınırlarını da aşmaya başladı. Zimarhos’un raporunda dikkat çeken ilk sahnelerden biri, yolculuk sırasında karşılaşılan ateş ritüelidir. Türk büyücülerinin Romalı elçiyi alevlerin arasından geçirerek arındırdıkları anlatılır. Bu, dışarıdan bakıldığında egzotik ya da ürkütücü bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa bu ritüel, bozkır diplomasisinin diline aittir. Ateş, burada yok edici değil; arındırıcıdır. Elçi, kendi dünyasının yüklerinden sıyrılarak bozkırın hafızasına kabul edilir. Nitekim benzer bir uygulamanın 13. yüzyıl Moğollarında da görülmesi, bunun geçici bir âdet değil, uzun süreli bir kültürel süreklilik olduğunu gösterir.

Ateş ve demir, bozkır dünyasında aynı şeyi temsil ediyordu: dönüşüm. Ateş arındırır, demir biçim verir. İnsanlar, topluluklar ve ittifaklar; ya yanar ya şekil alırdı. Sabit kalanlar değil, dönüşebilenler ayakta kalırdı. Bozkırın hafızası, bu dönüşümleri saklar; zayıflığı değil, uyum yeteneğini hatırlardı.

Elçilik heyeti daha sonra Dizabul’un –Türk kaynaklarında İstemi olarak bildiğimiz kağanın– ikametgâhına doğru yola çıkar. Menandros, bu yerin adını Ektag olarak verir ve anlamını “Altın tepe” diye açıklar. İşte burada, Bizans metinleriyle bozkır coğrafyası arasındaki uyumsuzluk kendini açıkça belli eder. Çünkü Ektag, daha doğru biçimiyle Ak-tag, altınla değil, dağla ilgilidir; yani “Ak dağ”. Menandros’un daha sonra Valentin’in 576 tarihli elçilik raporuna dayanarak Tardu Kağan’ı da “altın” anlamına geldiğini söylediği Ektel dağında konumlandırması, bu yanlış anlamanın sürekliliğini gösterir.

Klaproth, bu adı Altay ya da Altun kelimesinin bozulmuş bir şekli olarak açıklamaya çalışır. Ancak bu tür bir bozulum, dilsel ve coğrafi açıdan ikna edici değildir. Tag unsurunun açıkça “dağ” anlamını taşıması, Ekdag ya da Akdağ okumasını çok daha makul kılar. Günümüzde genel kabul gören yaklaşım da, Menandros’un bu noktadaki yorumunun ihtiyatla ele alınması gerektiği yönündedir. Bu, Bizans tarihçisini bütünüyle reddetmek değil; onun metnini, bozkırın kendi kavramlarıyla yeniden düşünmek anlamına gelir.

Bütün bu ayrıntılar, bizi yeniden bozkır gücünün mahiyetine götürür. Bozkırda iktidar, taş ve sur üzerine kurulmaz. Hareket, ittifak, ticaret ve ritüel bir arada işler. Zimarhos’un yolculuğu boyunca karşılaştığı demir tüccarları, ateşten geçiren büyücüler ve açık dağ eteklerindeki kağan otağı, bu bütünün parçalarıdır. Diplomasi burada yazılı antlaşmalardan çok, paylaşılan ateşin ve geçirilen yolun tanıklığına dayanır.

Bu yüzden bozkırı anlamak, yalnızca askeri seferleri ya da siyasi olayları sıralamakla mümkün değildir. Ateşten geçen yol, demirin sessiz ağırlığı ve dağın adı üzerine yapılan bir tercüme hatası bile, bize bu dünyanın nasıl işlediğini anlatır. Bozkırın hafızası, surların gölgesinde değil; hareketin, temasın ve ritüelin içinde saklıdır.

Asıl hikâye tam da bu noktada başlıyor. Çünkü Bizanslı elçinin gördükleri, yalnızca bir karargâhın zenginliği ya da bir kağanın görkemi değildir. Bu temas, bozkırın iktidar dilinin, hareketle kurulan gücün ve ritüellerle örülmüş bir devlet aklının ilk kez bu kadar yakından kayda geçmesidir. Bir sonraki yazıda, bu yolculuğun ardındaki zihniyeti; sursuz ama güçlü, yerleşik değil ama kalıcı olan bozkır düzenini ve onun diplomasisini konuşacağız.

Son Yazılar

Dilek Murgul Yazar:

Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz.

phone_profile