Düşünen Koyun-22. Bölüm (Kelebek)

“Uzmanlığınız nedir?”

Profesör yan gözle baktı yanında oturan meraklı yaşlı kadına. Bu ilgisi sahici miydi, yoksa sadece ineceği durağa kadar çenesini hareket ettirerek kendini mi eğliyordu? Bu anlamsız bulduğu konuşmanın başlamasına müsaade etmiş olmasına kızdı. Kadın, ona bakarak garip bir dalgınlıkla “Buralar şehrin hayvan pazarıydı eskiden.” dediğinde sadece gülümseyip geçebilir, ona da devam etmesi için cesaret vermiş olmazdı. Fakat o “öyle mi?” diyerek ilk hatasını yapmıştı. Arabasının bozulası tutmuş, yıllar sonra otobüse binmek zorunda kalmıştı. Kadın hala yüzüne bakıyor, havada kalan sorusunu adeta uçup gitmesin diye bakışlarıyla sabit tutuyordu. Profesör bu ısrar karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusunu “Hocayım” diyerek geçiştirmişti ama kadın her kelimeyi pizza hamuru gibi sündürüp duruyordu. “Ne hocası?” Bunaldığını belli ettiği halde kadın empati duygusunu yitirmişçesine yüzündeki ifadeyi bozmadan, karşısındakine garip bir baskı uygulayarak ondan gelecek cevabı bekliyordu. Profesör böyle duyarsız insanlardan oldu olası rahatsız olurdu. Gerçi kendisi de diğer insanların duygularını pek önemsemezdi ama onunki daha çok kendisi ile ilgili olan kınayıcı veya küçümseyici duygulardı. Her ne kadar iltifatlara da pek inanmasa da genellikle negatif duygu hissettiğinde umursamamayı öğrenmişti. Onun ki farklı bir durumdu yani. Bu yanındaki gibi insanlar yolda yürürken yerde yatan birisini görse sadece meraktan şöyle bir bakar sonra kaçıp uzaklaşırlardı. O kişi ölmüş mü, yaralı mı, hasta mı umursamazlardı. Bu kişilerin çokluğu bir toplumu felakete götürmeye yeter de artar bile.

Kadına üniversite hocayım demiş, ama yine başka bir sorunun kapısını aralamıştı. Bu döngü hiç bitmeyecek gibiydi. Sonunda yine istemese de, kaba damgası yiyecek ve kadını bozmak zorunda kalacaktı. Bu senaryo başka türlü bitemezdi. Kadın şimdi de uzmanlığının ne olduğunu soruyordu. Kırçıl saçlarının tel tel indiği yüzünde gençken güzel olduğu anlaşılan fakat şimdi iradenin ve görmüş geçirmişliğin bir ipucu gibi duran mavi gözleri sürekli dudaklarındaydı. Konuşmalı ve kadını bu çileli bekleyişten kurtarmalıydı. Karşısında insan değil de bir dijital konuşma asistanı vardı sanki. Ne sorarsa sorsun otomatik bir şekilde hemen bir şeyler söyleyebiliyordu. Profesör sesinde gizleyemediği bir öfkeyle “Üniversitede hocayım” dedi. Bir an kendisini amfinin kürsüsünde ders anlatırken hayal etti. Elinde olmadan durgunlaştı bu sahne karşısında çünkü neredeyse on yıldır derslere girmiyordu. Kadın biraz daha yerine yerleşerek merakla tekrar sordu “Uzmanlığınız nedir?” Profesör artık daha fazla dayanamadı. Nezaket kurallarını bir kenara atarak başını cama doğru çevirip dışarıyı izlemeye başladı. Aslında bu kadar sabırlı birisi değildi. Aksine oldukça sabırsız ve aksi biri olarak bilinirdi fakat yanındaki kişinin kadın olmasına ve yaşına hürmeten sınırlarını zorlamıştı. Ama bu sınırında bir sınırı vardı. Otobüsle yolculuk edeceğini düşündüğünde içinde garip bir heyecan belirmişti. Geçmişin tatlı anılarının sarmaladığı bir heyecan… Fakat işte bu küçük ayrıntı bütün o hayal ettiği atmosferi bozmuştu. Şimdi gergin ve keyifsiz bir şekilde dışarıdaki güneşin bulanıklaştırdığı çorak manzarayı izliyordu. Kadına biraz daha kızdı elinde olmadan. Derken bir kaç dakika geçmişti ki, kadının omzunu dürttüğünü farketti. Bu kadına da pesti doğrusu. Profesör gözünden şimşek çıkarırcasına kadına baktı fakat kadında bu durumdan zerre etkilenmiş bir hava sezilmiyordu. Profesör bu cüreti karşılıksız bırakmayacağından emindi ama bir yanı onu hala durdurmaya çalışıyordu. Ağzını açıp bir şeyler söyleyip söylememek arasında kaldığı sırada otobüsün camından büyük sirk çadırını görünce bir şey demeden ayağa kalktı ve ilk durakta inmek için düğmeye bastı. Kadın ilk kez biraz bozulmuşa benziyordu. Gerçi daha çok öfkelenmiş gibiydi. Profesör aldırmadı ve durakta duran otobüsün kapısının açılmasını sabırsızlıkla bekleyerek otobüsten indi.

İlerideki önü insanlarla dolu olan çadıra yürürken hala yaşlı kadına duyduğu öfke geçmemişti. Ne yani! Ona sinir bilimle ilgilendiğini ve neredeyse ömrünü hayvanların beyin fonksiyonları incelemeye adadığını mı anlatmalıydı? Sinirli bir tebessümden sonra bunu daha fazla düşünmemeye karar verdi, şu an yapacağı şeye odaklanmalıydı. Yıllardır sirkleri takip ediyor, oradaki hayvan davranışları izleyerek çalışmaları için veri topluyordu. İlgisini çeken bir hayvan olduğunda onu gözlemlemek için eğiticisiyle anlaşıyor ve bir dizi deneyler yapabiliyordu. Bu, hayvanların düşünebilme kapasitesini anlamak ve onların öğrenebilme becerisinin sınırlarını ataştırmak için güzel bir imkan sunuyordu ona.

Çadıra vardığında hareketli bir insan kalabalığının içinde buldu kendini. Sirki izlemek için gelen yüzlerce insan upuzun bir bilet kuyruğu oluşturmuştu. Ara ara henüz kapısı açılmamış olan çadırdan, içeriyi göstermemek için azami itina gösteren renkli kıyafetleriyle sirk görevlileri dışarı çıkıp etraftakilerin ilgili bakışları arasında çadırın arkasına doğru gidip geliyorlardı. Görüntü müthişti. Çadırın rengarenk süslemeleri, devasa görüntüsü, insanların temaşası, etrafın ses yoğunluğunu arttıran seyyar satıcılar fantastik bir filmi andırıyordu. Bilet kuyruğunun uzunluğu biraz moralini bozmuş olsa da neşelenmeye başladığını hissetti.

Çadır kuyruğunda beklerken, ilk kez ne zaman kendini bu işe adamaya karar verdiği geldi aklına. Bir köpeği vardı lise yıllarındayken. Evlerinin bahçesinde serbestçe, canı istediğide dışarıya çıkıp mahalleyi dolaşan pamuk isminde, görünüşü anadolunun her yerinde görülebilecek sadecelikte krem renkli bir kırma köpekti bu. Kısa boylu olmasına rağmen oldukça cüsseli, kalın kürklü boyunlu uysal görünümlüydü. Buna rağmen mahalledeki bir çok kişi ondan korkardı çünkü bu sakinliğinin içinde insanı tedirgin eden bir öfke vardı. Hiç umulmadığı anda hırlayıp saldırabilir, çılgınlar gibi havlayabilirdi. Özellikle bakışları onu çok özel bir köpek kılıyordu. Adeta insan gibi gözlerini sağa sola oynatıyor, gözlerinin üzerindeki etli dokuyu kaş gibi hareket ettirebiliyordu. Bu da etrafa düşünen bir varlığın anlamlı gözlerine sahip olduğu hissini veriyordu. Pamuk her sabah okula giderken peşinden gelir onu otobüs durağına kadar takip eder, onu otobüse bindirdikten sonra geri dönerdi. Bir gün yine pamuk onunla beraber otobüs bekliyordu. Türlerine özgü bir şekilde arka ayakları üzerine çökmüş, onun gibi karşıdaki armut ağaçlarının Van Gogh tablosunu andıran gevrek dallarının bir ağ gibi ördüğü tarlalara bakıyordu. İçinden acaba ne düşünüyor şimdi diye geçirmişti. Bu bakışlar anlamsızca sadece bakıyor olmazdı. Daha dikkatli baktı pamuğun yüzüne. Birden pamuk da uzun başını çevirerek ona bakmaya başladı. On saniyeye yakın süren bu bakışma esnasında içine kor gibi bir merak hissi düştü. O neden kendisi gibi değildi? İnsandan farklı kılan şey neydi onu? Hayvanlarla insanlar arasındaki o keskin çizgi neden vardı? Onun da beyni, onun da hisleri vardı. O da yaşıyor, yemek yiyor, hayatta kalabilecek beceriyi gösteriyordu. O günden sonra sürekli bu sorularla meşgul oldu zihni. Cerrahpaşa tıp fakültesinden bir nöroloji uzmanı olarak mezun olmasına kadar giden bu süreçte tek derdi bu sorulara cevap aramak oldu. Sonrasında ise bütün kariyerini buna adadı. Hala sorularına net bir cevap bulamadı ama bu yolda çok mesafe katettiğini biliyordu. Sıra ona geldiğinde hala düşüncelere dalmış bir haldeydi, ancak arkadan birisi dürtünce kendine geldi ve biletini alarak üzerinde gösterişli Sultan yazan rengarenk çadır kapısından içeri girdi.

İçeri girdiğinde ilk olarak insan teriyle karışmış yoğun bir hava çarptı yüzüne. Elinde olmadan yüzünü ekşitti ve elindeki bilete bakarak oturması gereken yere doğru önündeki kalabalığı yara yara ilerledi. Oturacağı yere geldiğinde ayakta bir süre durarak çadırı bir uçtan bir uca inceledi. Çadırın içi büyük bir spor salonu kadardı. Yurtdışında bu genişlikteki çadırlar görmüştü ama Fransada’ki Medrano Sirki, Almanya’daki Krone Sirki, Çin’deki Çin Devlet Sirki, Oz Sirki, Paris Sirki ve daha niceleri ama ilk kez Türkiye’de böyle büyük bir sirk çadırına rastlıyordu. Bu sirki nasıl olmuştu da gözden kaçırmıştı, muhtemelen yeni kurulmuştu yoksa haberinin olmaması pek mümkün değildi. Sirkin engin tavanı cambazlar ve jimnastikçiler için sarkan halatlarla kaplıydı. Oldukça özenli düzlenmiş yumuşak bir toprakla kaplanmış tavan köşelerde sahiplerini bekleyen sirk materyalleriyle çevriliydi. Tıklım tıklım insan dolu olan seyirci bölümü karanlık bırakılmış çadırın tabanı ustaca ışıklandırılmıştı. Önünden geçen insanların kendisinden dolayı ilerlemekte zorlandıklarını fark edince yerine oturdu. Hareketli bir müzik dinletisi vardı arka planda. İzleyiciler heyecanla sahneyi izliyor birazdan başlayacağını umdukları gösterileri sabırsızlıkla bekliyorlardı. Çocuklar neşeli çığlıklar atıyor, yetişkinlik yorucu bir uğultuya dönüşen konuşmalarıyla bir insan kalabalığının yansıması kulaklara dolduruyorlardı. Bir süre sonra müzik kesildi, bununla birlikte insan sesleri de yavaş yavaş söndü ve koca alanda bir kaç çocuk sesinden başka tüm sesler kesildi. Alandaki geniş ışık biranda daraldı ve ancak bir kişinin sığabileceği bir çembere dönüştü. Salondaki yüzlerce göz boş çembere dikilmiş orada belirecek şeyi bekliyorlardı ki çok bekletmeden bir palyaço aniden çemberi dolduruverdi. Bu Tatyana’nın bahsettiği Gregor’du. Palyaçoyu görünce çocuklar abartılı kankahalarla gülüp, çığlık atmaya başladı. Onun ekstra bir şey yapmasına gerek yoktu onları güldürmek için. Çocuk olmak böyle bir şeydi diye düşündü Profesör ve gülümsemeden edemedi. Sonra saatine baktı ve burada geçireceği sıkıcı zamanlara biraz hayıflandı. Onun ilgilediği şey sadece hayvanlardı ve hayvanlarla ilgili gözlem yapabileceği anların gelmesi için bir sürü gösteriyi izlemek zorunda kalıyordu. Arka cebinde duran not defterini çıkaracağını anı sabırsızlıkla bekliyordu. Profesör neredeyse binlerce kez izlediği sirk gösterilerine tahammül edemediğinden başını telefonuna gömerek sosyal medya hesaplarını kurcalamaya başladı. Kaplan gösterisi başlayınca telefonunun ekranını kapatıp arka cebinden not defterini çıkardı ve gösteriyi dikkatle izlemeye başladı. Elindeki ince bir kırbaçla kaplanı oradan oraya zıplatan hayvan terbiyecisinin hareketlerini, kaplanın verdiği tepkileri analiz ediyor farklı bir şey görür müyüm umuduyla bir anı bile kaçırmamaya çalışıyordu. Aslında sirk sirk gezmesinin tek sebebi bulabileceği farklı bir hayvandı, bu yüzden saatlerini, günlerini, yıllarını harcıyordu. Yoksa sirklerde gördüğü hayvan gösterilerinden şimdiye kadar teoride öğrendiklerinden farklı bir şey bulamamıştı ama bu bulamayacağı anlamına gelmiyordu. Artık hayvan terbiyecilerinin tüm hilelerini öğrenmişti neredeyse onu heyecanlandıran bir gösteri bulana kadar bu arayış devam edecekti. Klasik koşullanmadan öte bir şeyler arıyordu. Pavlov’un hayvan dünyasını aşağılayan teorisini alt üst edecek bir şey. Kaplanın ardından, danseden filler, binicinin akrobatik figürler sergilediği atlar, kaydıraktan kayan keçiler, çemberden atlayan kazlar vs… Profesör artık sıkılmış gitme zamanının geldiğini anlamıştı ki başka hayvan gösterisi de olacağını sanmıyordu. Bu yüzden gitmek için doğruldu fakat aynı anda duyduğu bir sunum tekrar oturmasını sağladı. “Okuma yazma bilen koyun Kudaydan şimdi sizlerle” Gregor’un neşeli sesi çadırı doldurmuştu. Profesör geriye yaslanarak olacakları beklemeye başladı. Koyun sahneye çıktığında bir alkış tufanı koptu. Herkes bu oldukça sıradan koyunun ne yapacağını merak ediyordu. Ayvaz giydiği vücudunu birebir saran sahne kıyafetiyle koyunun önünde bir süre poz verdikten sonra sahneden bir gönüllüyü çağırdı. Bir kadın çekinerek sahneye fırladı ve Ayvaz’ın yanına geldi. Ayvaz vakit kaybetmeden ondan bir kelime söylemesini istedi. Kız ayvazın elindeki mikrofona eğilerek “Kelebek” dedi. Ayvaz karakteriyle tezat oluşturacak ve sahnelere has bir sempatiklikle kelebek taklidi yaparak seyircileri güldürdükten sonra elindeki harf destesini koyunun önüne savurdu ve bu kez koyuna seslenerek, “hadi kelebek kelimesini yaz” dedi. Koyun bir süre kalabalıkta gezdirdi gözlerini. Profesör onun bakışlarını görünce elinde olmadan öne doğru eğilerek kollarını dizlerine dayadı. Aynı anda terlemeye başladığını fark etti. Koyunun gözleri ayvazla kesişince bacakları titreyerek biraz öne geldi ve harfleri ayağıyla sürükleyerek bir kelime oluşturdu. Önceden orada olduğu belli olmayan bir ekran biranda açıldı ve izleyiciler harf kartlarının bir araya gelerek oluşturduğu “Kelebek” kelimesini görünce gözlerine inanamadılar. Kısa bir şaşkınlık anından sonra ıslıklarla alkışlamaya başladılar. Alkışlar biraz dinince Profesör heyecanla ayağa kalktı ve elinde olmadan Ayvaz’a doğru bağırdı “Ben de kelime sormak istiyorum.” O kadar yüksek sesle bağırmıştı ki, neredeyse herkes ona çevirmişti başını ki, yanında oturan kadın korkuyla çığlık atmaktan kendini alıkoyamadı. Ayvaz kalabalığın içindeki bu sesin sabini aradıktan sonra bu kadar istekli bir seyirciyi kırmak istemedi ve sahneye çağırdı.

Profesör adeta sara nöbeti başlangıcındaymış gibi histerik hareketle, önündeki insanları ite kaka sahneye indi. Sahneye indiğinde tüm kalabalığın bakışlarının üzerinde olduğunu görünce heyecanlanır gibi oldu fakat şu an o kadar farklı duygular içindeydi ki hemen sıyrıldı bu duygudan ve gözlerini meraklı bakışlarla koyuna dikti. Koyun da ona bakıyordu. Ondaki garip enerjiyi hissetmiş gibi başını önüne eğmişti. Ayvaz neşeli bir sesle hem profesörün seyircinin ilgisini çeken çıkışından faydalanmak hem de gösterinin düzeyini arttırmak için profesörden bir cümle söylemesini istedi. bir kelime söylemesini istedi. Profesör kalbinin gittikçe hızlı attığını hissediyordu. O an aklına gelen ilk cümleyi söyledi :“Kelebeklerle tanışmak istiyorsan, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundasın.” Ayvaz cümleyi biraz uzun bulduğundan morali bozuldu ama bunu kimseye belli etmemeyi öğrenmişti. Neşesini bozmadan ve risk alarak koyuna döndü ve “Hadi bu cümleyi yaz” dedi ve profesörden cümleyi bir kez daha tekrar etmesini istedi. Seyirciler koyuna tezahürat yapmaya başlamış, “Kudaydan, Kudaydan” diye bağırıyorlardı. Ayvaz koyun harfleri dizerken seyircileri eğlendirmek için akrobatik hareketler yapıyor çalan müziğin seyirciler üzerindeki etkisini arttırmaya çalışıyordu. Bir kaç dakika içinde koyun işinin bittiğini belli ederek geriye çekildi. Profesör soluğunu tutmuş bir halde koyunun sıraladığı harflere baktığında tüm sirkin başının etrafında döndüğünü hissetti. Koyun söylediği cümleyi hiç hata olmadan yazmıştı.

 

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...