Düşünen Koyun-18. Bölüm

Koyun bir ölü gibi yatıyor, belirsizlik içerisindeki bilinci uyanması için vücuduna söz geçiremiyordu. Adeta bir kabusun ortasına düşmüş, karanlık bir kuyunun içinde her an zemine çarpıp parçalanma tedirginliğiyle durmaksızın düşüyor gibiydi. Bilinci bir kez daha zorladı bedenini harekete geçirmek için ama nafile. Adeta kederden küçükmüş ruhu bedeninin içinde kaybolmuş gibiydi. Ölüm böyle bir şey olsa gerek diye düşündü koyun. Bu çaresizliğe uyuşmuş bir acıya teslim olur gibi kendini bırakmaktan başka çare olmadığını düşünerek artık direnmekten vazgeçti ve o yıldırıcı uykuya kendini bıraktı. Fakat birden üzerine bir buz kütlesi düşmüş gibi ürpererek aniden gözlerini açtı. Kararmaya başlayan gökyüzünün iyice loş hale getirdiği depoda başında dikilmiş duran garip bir adam gördü karşısında. Zorlukla ayağa kalktı ve bir kaç adım geriledi. Hiç iyi niyetli olmadığı halinden belli olan bu kısa boylu tıknaz adam elinde tuttuğu kovanın içinde kalan suyu da koyunun üzerine boşalttı. Koyun, soğuk suyun vücuduna temas etmesiyle tekrar ürperdi deponun köşesine koşup iyice duvara sindi.

  • Ne uykuymuş seninki de lanet hayvan.

Koyun kendisine neden böyle dediğine bir anlam veremeden olduğu yerde titreyerek onu izlemeye devam etti. Neredeydi, kimdi bu adam? Ve yüreğini yakan o soru: Ekber neredeydi? Kazım ve o sinsi arkadaşının üzerine çullandığını hatırlıyordu en son. Sonrası muammaydı onun için. Fakat bildiği bir şey vardı o da bir daha Ekber’i göremeyecek olmasıydı. Eski yaşantısının artık mazide kaldığını ve önünde zorlu bir hayatın onu beklediğini hissedemiyordu. Adam umursamazca kapıyı açtı ve kapının önünde duran bir şeyi eğilip alarak koyuna fırlattı. Koyun yere düşen şeyden ürkerek elinde olmadan sıçradı. Aynı anda kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Koyun burnuna gelen kokudan atılan şeyin bir ot balyası olduğunu anladı. Bu kokuyla birlikte ağzı sulandı ve uzun süredir aç olduğunu hatırlayınca usulca balyanın yanına giderek yemeye başladı. Biraz yiyince iştahı gitti hemen. Midesinde sarsıcı bir ağrı hissediyordu. Pencereyi görecek şekilde deponun ortasına oturdu ve dışarıda görünen dolunay olmaya yüz tutmuş aya bakarak düşünmeye başladı. İlk kez neden düşündüğünü değil de, neden kendini hayvan gibi hissetmediğini düşündü? Buna tek sebep düşünebiliyor olması mıydı? Bu düşüncelere dalmışken kapının açıldığı farketmedi. Sultan kapıda durmuş, onu izliyordu. Koyunun pencereden ayı izlediğini görünce biraz şaşırdı. Şimdiye kadar gökyüzüne dalıp gitmiş bir hayvan görmemişti. Verdiği paranın boşa gitmeyeceğini düşünerek sevindi. Bu kez sessizce kapattı kapıyı.

Sabah olduğunda koyun hala gökyüzüne bakıyordu. İçinde bulunduğu durumu düşündükçe gözlerine uyku girmemişti. Yeni günün ona ne gibi süprizler sakladığını merak ediyor, bu süprizlerden pek hoşlanmayacağını düşünüyordu. Kapı şiddetle açılında biranda doğrularak kapıya baktı. Kısa boylu adam elleri arkasında kapıda durmuş ona bakıyordu. Koyun bu gözleri kısık adamın gülümsemesini hiç sevmemişti. Onun da kendisinden hoşlanmadığını hissedebiliyordu. Adam arkadaki elini ağır ağır öne getirdi ve elinde urgan birden yere dağılı verdi. Koyun başına geleceği anladı. Direnmek ne kadar anlamlı olurdu? Ondan korkuyordu ki bu korkusunun boş bir kuruntu olmadığını da biliyordu. Bu kısa adamda acımasız bir hava vardı. Bu yüzden ip boynuna bağlanırken direnmedi. Kısa boylu adam onun bu sakin halini görünce “Gerçekten akıllı hayvansın” demeden edemedi. Sonra ipi çekiştirmesine bile gerek kalmadan koyunun arkasından geldiğini görünce Sultan’ın söylediklerinin doğru olabileceğini düşündü.

Koyun içinde bulunduğu devasa yapıyı şaşkınla izliyordu. Bu kadar büyük bir yer olabileceğini düşünemezdi. İnsanlar ne kadar da ihtişamlı varlıklardı böyle. Biraz sonra buradaki tek dört ayaklının kendisi olmadığını görünce daha çok şaşırdı. Şimdiye kadar görmediği irilikte bir hayvan ayağından bir kazığa zincirlenmiş vaziyette duruyordu. Yüzünün ortasından sarkan uzun burnunu adeta bir insan kolu gibi bir oraya bir buraya oynatıp duruyordu. Bu irilikte bir hayvanın nasıl olurda o ince zincirle zapt olunduğunu bir türlü anladı. Biraz daha ileride yırtıcı bir hayvan olduğu gördü. Kurda benzeyen gözleri vardı fakat ondan daha iri ve daha ürkütücüydü. Vücudu siyah çizgilerle bezerli aynı zamanda güzel denilebilecek bir hayvandı. Onu görünce içgüdüsel olarak korktuğunu hissetti. Fakat o kırması pek mümkün olmayan kalın zincirlerle bağlıydı yanındaki direğe. Biraz rahatladığını hissetti. Sonra aylar önce su kenarında gördüğü o iri kafalı büyük hayvanlardan ikisinin yan yana uysal bir şekilde durduğunu gördü. Upuzun yeleleri ve yere kadar değer gösterişli kuyrukları vardı bunların. Kısa boylu adam koyunu o ikisinin biraz uzağındaki direğe bağladı.

Koyun ürkek bakışlarla etrafta koşuşan insanları izlemeye başladı. Hepsinin üzerinde garip kıyafetler, her biri bir köşede garip hareketler yapıyorlardı. Kimisi elindeki bireyleri havaya atıp duruyor, kimisi bir borunun üzerinde dengede durmaya çalışıyordu. Kimileri de birbirinin üstüne çıkıyor sonra geri yere bırakıyorlardı kendilerini. Bunlar nasıl insanlar böyle diye düşündü koyun. Hiç önceden tanıdığı insanlara benzemiyorlardı. Demek ki diye düşündü, hayvanlar gibi insanlarda farklı farklı. Kısa boylu adam ilişti gözüne. Yatay duran başının üzerindeki bir demire sıçrayıp yapışıyor, sonra inanılmaz çeviklike demirin etrafında bir kaç tur dönerek kendini yere bırakıyordu. Koyun insanların bu akılalmaz davranışları karşısında aslında onların ne kadar karmaşık canlılar olduğunu farketti. Kısa boylu adam birden yaptığı işi bırakarak kendisine doğru gelen yusyuvarlak bir kadının yanına gitti. Kadın adeta bir sürü kürenin bir araya getirilmesinden oluşmuştu. Kıyafetleri diğerlerinden daha şatafatlıydı ve arkasında elbisesinden taşan rengarenk kumaşlar sürükleniyordu. Kadın adamın yanına gelince bir şeyler konuşmaya başladı. Konuşurken gözleri sürekli koyunun üzerindeydi. Koyun bu bakışları görünce elinde olmadan ürperdi ve başını eğerek yüzünü gizlemeye çalıştı. Konuşulanların kendisi hakkında olduğu anlamıştı. Kadın adamla konuştuktan sonra ona doğru gelmeye başladı. Koyun tedirgin bir şekilde kadının yanına gelen kadar izledi onu. Kendinden emin garip yürüyüşü ve yanından geçtiği insanların ona karşı tutumundan onun buranın lideri olduğunu anladı. Kadın yanına gelince ellerini birleştirdi ve başını hafif yana eğerek ona bakmaya başladı. Koyun onun varlığının rahatsız edici ağırlıyla başını nereye çevireceğini bilemiyordu. Onunla göz teması kurmak şu an en son istediği şeydi. Kadın hızlıca etrafına baktıktan sonra “Beni anlayabiliyor musun?” diye sordu. Ses tonundaki şüphe ve buyurganlık koyunu allak bullak etti. Fakat o nereden biliyordu bunu? Birden kadının yüzüne baktı. Kadın onun bu tepkisine şaşırmış ve biraz ürkmüştü. Fakat bunu çevresine belli etmemeye çalıştığını ele verecek şekilde parmaklarını oynatıyordu. Tekrar etrafına bir göz attıktan sonra “Eğer beni anlıyorsan o salaklara ederinin sadece yüzde birini verdim demektir.” dedi. Koyun olanları anlamıştı. Çaresizlikle başını önüne eğdi. Ekber artık bir anı olacaktı. Kadın arkasını dönerek kısa boylu adama seslendi.

  • Ayvaz, gel buraya.

Ayvaz, koşarak bir çırpıda yanına geldi kadının.

  • Buyur, Sultan Hanım.

Sultan, onu koyunun yanından uzaklaştırarak bireyler söyledi. Ayvaz sürekli tamam anlamında başını sallıyordu. Sultan söyleyecekleri bitince gitti. Ayvaz koyuna şöyle bir bakıp gülümsedikten sonra koşarak o da uzaklaştı. Bu gülümseme çok şey anlatıyordu ona. Derken filin yanında duran ve fili okşayan bir kız gördü. İlginç bir kızdı bu. Çünkü fili okşarken bir yandan da gözlerini koyuna dikmişti. Bu kızın bir gözü mavi, diğer gözü kahverengiydi. Onun da kendisine gülümsediğini farketti ama onunki sıcak bir gülümsemeydi.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...