DÜŞÜNEN KOYUN-16.BÖLÜM

Kazım zorlukla sığdığı arabasının içinde direksiyonu sıkıca kavrayarak patika yollardan eve gidiyordu. Yorgun bakışlarını biran olsun yoldan ayırmıyor, karanlığı soluk bir aydınlığa bürüyen farlarının peşinden tozu dumana katarak hızla ilerliyordu. Receple içmişti bu yüzden başı zonkluyordu. Hayata karşı içinde kontrol edemediği bir öfke vardı. Adeta dağla taşla kavga etmek istiyordu. Belki başka şartlarda dünyaya gelseydi rahatlıkla bir katil olabilirdi. Bu potansiyelinin farkındaydı. Hatta birkaç kere bu noktanın eşiğine gelmiş olmasına rağmen son anda kendisini kontrol edebilmişti. İçindeki bu kordan kendisi de memnun değildi. Her şeye ağu katan bir şeydi bu. İçinde, hep bir yerlerde yoğunlaşan bu şey şimdi de Ekber’de sabitlenmişti.

Ekber’e karşı bir amcalık hissi duymuyordu. Nedense doğduğu günden beri ısınamamıştı ona. Kendisine hiç benzemiyordu. Belki de ondandı bu. Ruhsal uyumsuzluktu ona ısınmasını engelleyen. İnsan kendinden bir şey bulamadığı neye ısınabilirdi ki? Kardeşine karşı da pek bir şey hissettiğini düşünmüyordu. Onunla da ortak yönlerinin olduğu söylenemezdi. Ama ona elinde olmadan saygı duyuyordu. Bu da kendisini kardeşine bağlayan yegâne duyguydu. Başını soktuğu birçok beladan onu kardeşi kurtarmıştı. Kendisi için karşılıksız bir şey yapan ve onun hesapsız iyiliğini isteyen bir o vardı. Fakat nedense bu saygısı sadece kardeşiyle sınırlı kalıyor, Ekber’e taşmıyordu. Özellikle son olayda yani tarağın bulunması olayında iyiden iyiye Ekber’e düşmanlık duymaya başlamıştı. Sevmekte o kadar zorlanan ve direnen ruhu, nefret etmekte olabildiğine istekliydi. Kardeşiyle konuştuğu günden beri Ekber’i ne zaman görse keyfi kaçıyor, öfkeleniyordu. Ekber’in de bu durumu fark ettiği belliydi. Onun da öfkeyle kendisine baktığına şahit oluyordu çoğu zaman. Aralarında gizli bir meydan okuma vardı adeta. Kazım sert bir manevrayla, hızlıca evin bahçesine girdi. Büyük bir toz bulutu kaplamıştı etrafı. Yorgunluk sarhoşluğunu belirginleştiriyordu.. Arabanın kapısını olanca hırsıyla ileriye savurdu. Kapının menteşeleri bir lastik esneyerek aynı şiddette tekrar kapandı. Ağza alınmamış bir küfür savurarak kapıyı bu kez daha yavaş açtı. Zorlukla araçtan çıkardığı iri bedenini kontrol etmeye çalışarak ileri savurdu. Eski araba Kazım inince rahatlamış gibi görünüyordu. Kazım bir süre anlamsızca etrafa baktı. Ahırın tahta kapısının aralıklarından dışarı sızan ışığı farktı. Kaşlarını çatarak kapıya baktı kaldı bir süre. Arabanın kapısını kapatarak ahıra doğru gitti. Ahırın arka tarafına dolanarak kuzeye bakan duvarının çatıya yakın bir yerindeki küçük penceresinin altına geldi. Etrafına bakınarak bir şeyler aradı bir süre. Sonra biraz ilerideki briketi fark etti. Briketi dik bir şekilde koyarak dikkatle üzerine çıktı. Zonklayan başı dengede durmasını güçleştiriyordu. Buna rağmen duvara bir kertenkele gibi tutunarak kafası tam pencerenin önüne gelecek şekilde durdu. Kirli camı eliyle sildi. İçerisi net bir şekilde seçilebiliyordu. Ekber samanların üzerine oturmuş, elindeki kitabı okuyordu. Dikkatli dinleyince okuduklarını duyabiliyordu. Sarı lambanın ancak bir loşluk sağladığı ahırda bu saatte neler yapıyordu bunlar böyle? Bu çocuk aklını mı kaçırmıştı acaba? Bir koyuna kitap okuyordu. Koyun da sanki anlıyormuş gibi yere çökmüş yassı kafasını Ekber’e doğru uzatmıştı.

Ekber kitabı kapatıp bir kenara koyarak, yine aynı yerde duran bir deste kartı eline aldı. Sonra üzerinde büyük ve koyu puntolu harflere kelimeler yazan kartları yere dizdi. Koyun sakince yere dizilen kartları izliyordu. Ekber kağıtları dizdikten sonra “Şemsiye” dedi yüksek sesle. Kazım Ekber’in ne yapmaya çalıştığını merakla izliyordu. Dikkat kesilmesi sarhoş zihnini uyandırmıştı. Derken hayret verici bir şey oldu. Koyun, Kazımın rahatlıkla okuyabildiği kartlar içerisinden şemsiye yazan kartı ağzıyla tutarak kaldırıp Ekbere uzattı. Kazım gözlerine inanamıyordu. Nefesini tutarak izlemeye devam etti. Ekber bu kez, “Ağaç” dedi. Koyun yine tereddüt etmeden üzerinde ağaç yazan kartı ağzına alarak Ekbere uzattı. Kazım neye uğradığını şaşırmış gibiydi. Gördükleri sarhoş beyninin ona bir oyunu olabilir miydi? Hemen cebinden telefonunu çıkararak, gördüklerini kaydetmeye başladı.

Ekber ona yakın kelime sormuştu, koyun da hepsini istisnasız doğru yapmıştı. Ekber yerdeki kartları toplayıp yerine koyduktan sonra bu kez başka bir kart destesi aldı. Bu kart destesini de yere dizmişti. Kazım zorlanarak da olsa kartlarda yazanları okuyabiliyordu. “benzerler.”, “aileninse”, “Mutlu”, “kendine”, “birbirlerine”, “Her”, “vardır.”, “özgü”, “bir”, “mutsuz”, “aileler”, “mutsuzluğu” kelimeleri okunuyordu kartlarda. Ekber yine adeta bir çocuğa anlatır gibi bir ses tonuyla “Bu kelimelerle cümleler kurmalısın.” dedi. Kazım izlediği bu doğaüstü anın bir saniyesini bile kaçırmamak ve kaydetmek için gözlerini bile kırpmıyordu adeta. Koyun bir süre başını kartlarda gezdirdi durdu. Sonra kartları bir bir ağzıyla tutup yan yana beyaz bir hat gibi dizince Kazımın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kuruyan dudakları istemsiz bir şekilde aralandı. Çünkü yerde şunlar yazıyordu:

“Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...