DÜŞÜNEN KOYUN-15.BÖLÜM

İki Hint horozu uzun boyunlarını bir mızrak gibi birbirlerine doğrultmuş, tüylerini bir yelpaze gibi tehditkâr bir şekilde kabartmışlardı. Boyunları öne doğru eğilmiş açıklarını kollayarak birbirlerinin etrafında dönüyorlardı. Güçlü pençeleri beton zeminde metalmişçesine ses çıkarıyordu. Kınalı tüyleri ve zarif kuyruklarına uymayacak derecede gergin ve vahşi duruyorlardı. İkisi de iri horozlardı. Bir anda birisi kanatlarını çırparak oluşturduğu hava akımıyla dengesini sağlayıp, sivri tırnaklı pençelerini diğerinin göğsüne yumruk gibi salladı. Darbeyi yiyen horoz yarım metre kadar geriledi. Bu darbeyle birlikte etrafta bulunan kalabalık olanca neşesiyle tezahürat yapmaya başladı. En çok bağıranlarsa diğerlerinden daha önde ve daha heyecanlı duran horozların sahipleriydi. Bu kişilerden birisi Recep’ti. Sıska vücuduna bol gelen bir ceketin içinde çırpınıp duruyor, kızarana kadar horozunu gayretlendirmeye çalışıyordu.

“Hadi oğlum. Atla üstüne. Sapla gözüne nıkkılını. Kaçır şunu. Hadi atmacam, dal şuna.”

Etraftaki kalabalığın büyük bir kısmı ters çevrilmiş yağ tenekelerine oturmuş, diğerleriyse içinde bulundukları sarı bir lambayla aydınlatılan köhne ahırın direklerine yaslanarak, sarma sigaralarını içiyordu. Derken horozlar tekrar birbirine kenetlendi. Bir an sıçrayarak havada pençeleri kavuşuyor sonra çırpınarak tekrar eski kavgacı pozisyonlarına dönüyorlardı. Bu halleriyle sıçrayıp el çırpan Kafkas dansçılarına benziyorlardı. Neredeyse yarım saattir sürüyordu bu mücadele. İki horoz denk çıkmıştı. Yorulan bedenleri artık daha az hareket ediyor, kuruyan ağızları yarı açık bir halde kurbağalar gibi gırtlakları bir şişip bir iniyordu. Recep ara ara hareketlense de bu günkü kapışmanın galibinin olmayacağını anladı. Arkasını dönerek kalabalığın arasında Kazım’la göz göze geldi. Keyfinin kaçtığını belli edercesine yüzünü buruşturdu. Kazım koca bir duman çekti sigarasından. Sonra “gidelim” anlamına gelecek şekilde başını kapıya doğru seyitti.

“Arkadaşlar, bunlar yenişemeyecek. Yormayalım daha hayvanları. Bu gün de paralarınız cebinizde kalsın.

Recep arsız bir kahkahayla birlikte horozunu şefkatle kucağına alarak, hayvanın yorgun başını okşamaya başladı.

“Yoruldun mı atmacam. Dinlen onu daha sonra pişman edeceğiz doğduğuna.”

Ahırdan çıktıklarında temiz havayla deminki boğucu ortamı daha iyi idrak ettiler. Bir süre ciğerlerine serin havayı çektikten sonra kahveye doğru yollandılar.

Recep yorgun horozu tahtadan yapılmış bir kafesin içine koymuştu. Kafes masanın üzerinde duruyordu. Recep kirli bardaktan bir çırpıda içtiği çayını masaya çarparcasına koyduktan sonra kafeste soluklanan horozuna sanki kafesteki bir kanaryayı seviyormuş gibi parmağıyla oyunlar yapıyordu. Horoz ise oralı bile değildi. Tüysüz boynunda kırmızı çizikler vardı. Muhtemel şu anda onların acısına odaklanmıştı. Yoğun bir sigara dumanının bir sis gibi çöktüğü kahvenin köşesi diyebileceğimiz kuytu bir yerinde oturuyorlardı.

Kazım çatık kaşlarını bir noktaya dikmiş Receb’in anlattıklarını dinlemeden sigarasını içiyordu. Recep az önceki kapışmayı heyecanla tekrardan gözler önüne sermeye adeta bir futbol yorumcusu gibi analizler yapmaya çalışıyordu. Esmer yüzü hırsla parlıyordu.

“Atmacam, hep alttan dalıyor. Tecrübesini konuşturuyor. Adeta profesyonel bir boksör gibi. Fakat diğer horoz daha iri olduğundan yıkamadı atmacam onu. Hele bir pençe savuruşu var ki atmacamın bir ara gözünü çıkardı sandım rakibin. Antrenman yapmadık bir süredir. Hep ondan oldu. Hem…”

“Ahmet, ineği bizim çaldığımızı biliyor.”

Recep, kelimeleri kaza yapmış bir tren gibi ağzına yığılarak, hayretle Kazım’ın mimiksiz yüzüne baktı.

“Kimden öğrenmiş, gören mi olmuş yoksa?”

“Gören olmamış, Ekber söylemiş. Horoz kapışmasına gelmeden önce Rıza Dayın’ın yanına uğradım, geçmiş olsun demek için. Ekber de uğramış Rıza Dayı’ya. Ahırda benim tarağı bulmuş. Rıza Dayı’ya bir şey dememiş ama babasına tarağı göstermiş. Ahmet dün tarağı önüme fırlattı. İnkar ettim. Ama inandığını sanmam. Zaten hiç inanmaz bana. Bizim yaptığımızı ispatlayamaz ama biliyor işte.”

Kazım dudaklarına yapıştırdığı sigarasından bir nefes daha çekti. Soğuk ve sert bakışları hala aynı noktadaydı. Recep oldukça telaşlanmıştı.

“Peki ne dedin tarağının orada bulunmasına?”

Kazım artık parmaklarının arasında zorlukla tuttuğu küçülmüş sigarasını küllükte söndürdü.

“Kaybetmiştim dedim. İneği çalanların tarağımı da çaldıklarını söyledim.”

Esnemeye pek alışkın olmayan sert yüzü dudağının orantısız tebessümüyle karış karış oldu. Bu haliyle daha tehditkâr görünüyordu.

“Ekber denilen sıpa başımızı yakacaktı neredeyse. Fazla akıllı bu çocuk. Olması gerekenden zeki olan insanları sevmem.”

“Ahmet, Rıza Dayı’ya söylerse, Rıza Dayı kesin jandarmaya gider.”

“Söylemez, ben açıkça itiraf etmeden yapmaz bunu. Tanırım onu. Buna inansa da yapmaz. Çünkü fazla vicdanlıdır. Ya yanılıyorsam diye kendi kendini yer. Ki tarak konusunda yaptığım açıklamayı kabul etmekten başka çaresi yok.”

Recep biraz rahatlamış görünüyordu. Ara ara kafesin parmakları arasından horozun bir inip bir kalkan vücudunu okşayıp sevgi sözcükleri mırıldanıyordu.

“Koyunundan da kendisinden de nefret ediyorum bu veledin.”

Kazım, gözlerini sabitlediği noktadan kurtararak, Recep’in çamura düşmüş beyaz bir bilye gibi duran, sinsi bir parıltının göründüğü gözlerine dikti.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...