DÜŞÜNEN KOYUN-9.BÖLÜM(Ekber)

Sabah ezanı vaktinde kapı olanca şiddetiyle çalınmaya başladı. Ekber sıçrarcasına uyandı. Telaşla sol tarafında duran pencerenin perdesine uzanarak sonuna kadar çekti. Saatin çok erken olduğunu fark edince, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anladı. Yataktan atlayarak hala aynı şiddette çalmaya devam eden kapıya gitti. Babası da uyanmış bol pijamasının geniş paçasını yerde sürüyerek kaygıyla kapıya gidiyordu. Ahmet sinirden ve meraktan titreyen elini zorlukla kontrolüne alarak kapının sürgülerini çözdü. Kapıyı açtığında Sütçü Rıza’nın perişan bir halde karşısında durduğunu gördü.

Rıza dayı soluk soluğaydı. Omuzları kollarının üzerine yığılmış, kaygılı yüzü kırış kırıştı. Kendisini tıkayan nefesini kontrol edemiyor gibiydi. Ahmet onu bu halde daha fazla bekletmek istemedi kapıda. “ İçeri gel Rıza Dayı. Gel bir su iç önce. Sonra anlatırsın ne olduğunu.” diyerek Rıza Dayı’nın koluna girip onu içeri soktu. Rıza Dayı’yı mutfaktaki sandalyelerden birine oturttu. Rıza Dayı eline tutuşturulan suyu zorlukla içtikten sonra, etrafındaki meraklı bakışlara dönerek “Sarı inek… Sarı ineği çalmışlar. Kızımı çalmışlar. Ekmeğimi çalmışlar.” diye bağırdıktan sonra elini yüzüne kapayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ekberin tüyleri diken diken olmuştu. İçinde bulunduğu an ona korkunç görünüyordu. Bir yetişkinin hem de Rıza Dayı gibi olgun birinin böyle hüngür hüngür ağlaması onu tedirgin etmişti. Hayatında hiç böyle ağlayan bir yetişkin görmemişti. Rıza Dayı sarı ineğini bu kadar çok seviyordu demek. Ahmet elini Rıza Dayı’nın omzuna koyarak kahrolmuş adamı teselli etmeye çalıştı. “Rıza Dayı, ineğini buluruz. Hem emin misin çalındığından. Çalınmış olsa bile mala gelsin derler. Jandarmaya da haber veririz. Bir çaresi bulunacaktır elbet.” Rıza Dayı bu telkinleri duydukça içinde bulunduğu gerçeği daha iyi anlıyor ve daha çok ağlıyordu. Söylenenlere hep ağlayarak cevap verdiği bir saatlik süre boyunca Ekber yüreğinin daraldıkça daraldığını hissetti. Koca adamı bu hale getirenlere büyük bir öfke duydu. Onun koyununu çalsalardı Rıza Dayı’nın içinde bulunduğu ruh halinden farklı olmayacağını biliyordu.

Rıza Dayı zar zor da olsa sakinleşmiş Ahmetle birlikte jandarmaya gitmişti. Ekber evde yalnız kalmıştı. Saate baktı. Hava hala karanlık olmasına rağmen günün açmasına az kalmıştı. Kazım hala gelmemişti anlaşılan. Bunca gürültüye uyanmaması mümkün değildi. Ki babası traktörle gittiğine göre demek ki diğer araba bahçede yoktu. Arada sırada da olsa babasıyla ters düşmeyi göze alıp içki masasında sabahlıyordu. Tekrar uyumayı gözü kesmiyordu. Ki stresten vücudu kaskatı gibiydi. Ancak Koyunun yanına giderse rahatlayacağını hissetti. Üzerine hırkasını geçirerek ahıra gitmek için evden çıktı. Daha birkaç adım atmıştı ki, karanlıkta iki çelik demet gibi görününen arabanın farlarını farketti. Amcasının toprak yolu dumana boğarak hızla bahçeye girişini izledi. Araba homurtularla durdu. Farların kör edici ışığı sönünce ortalık eski koyu haline büründü. Gün yeni yeni ağarmaya başlıyordu. Renkler ağır ağır karanlığın içinden sıyrılıyor hala uyuyan nesneleri belirgin kılıyordu. Kazım arabanın kapısını menteşeleri inletecek derecede sertçe açarak iri bedenini zorlukla arabadan çıkardı. Sonra aynı şiddetle kapattı kapıyı. Araba bu şiddetli çarpmayla bir beşik gibi sallandı. Kazım, Ekber’i fark etmemişti. Biraz yayılarak yürümesinden içtiği belli oluyordu. Yarı kapalı gözleriyle düşmemek için sürekli önüne bakıyordu. Ekber, amcasının üstünün başının çamur içinde olduğunu gördü.

Ekber, amcasının bir dağ kadar kamburunu çıkararak elinde anahtarla kapı kilidini bulma telaşını izledi sabırla. Kapının kilitli olmadığını anlayamayacak kadar sarhoştu anlaşılan. Tek tıkla açılan kapı kilidini ısrarla çevirmeye zorluyordu. Sonunda bu mantıksız çabadan vaz geçerek, anahtar deliğinden zorlukla kopardığı anahtarlarını ceketinin yan cebine sokup, eve girdi ve tüm kapılara düşmanmışçasına bu kapıyı da aynı şiddetle kapattı. Ekber, sabahın beraberinde getirdiği o tatlı üşümeyi hissetmeye başlayınca hemen ahıra yöneldi.

Ekbere göre her insanın etrafına yaydığı bir enerji vardı. İnsanlar bu enerjiyle diğer insanlara mesajlar verir, karakterlerini belli ederlerdi. Bu enerji olayını kendisi uydurmamıştı. İzlediği bir belgeselde bu enerji renkli bir şekilde açıkça gösteriliyordu.  Amcasının etrafa yaydığı enerjiden hep rahatsız olurdu. Eğer amcasının yaydığı enerjinin de bir rengi varsa bu kesinlikle karaydı. Ahıra girdiğinde koyunu uyur vaziyette buldu. Oysa onun uyanık olduğundan emindi. Çünkü koyunlar daha gün doğmadan uyanırdı. Bu durum koyununun özel bir koyun olduğunu ona bir kez daha ispatlıyordu. Koyunu uyandırmak için seslendi. Fakat koyun ölmüş gibi yatıyordu. Ki bir sönüp bir şişen karnını fark etmese gerçekten öyle olduğunu düşünebilirdi. Bu kadar derin uyuyan bir hayvan görmemişti. Daha şiddetli seslenmek için ağzını açmıştı ki, koyunun bir takım sesler çıkararak sayıkladığını fark etti. Sesleri daha rahat dinlemek için başını eğdiğinde, anlamsız seslerin arasında duyduğu bir ses karşısında dehşete düşerek geriye sıçradı. Duyduğu inanılamayacak kadar çılgındı. Kıpırdayacak dermanı bulamıyordu titremeye başlayan vücunda. Gözleri karardı birden, düşmemek için yanındaki kütük sütuna tutundu. Koyun “Ekber” demişti.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...