DÜŞÜNEN KOYUN-8.BÖLÜM(Bağlılık)

Günleri Ekber’le geçiyordu. Evlerinin aşağısında yer alan, bir kaç kilometre mesafedeki köye gidiyorlardı. İsmi köydü ama artık ilçenin bir mahallesi olarak geçiyordu resmi kayıtlarda. “Bu köy bir Türkmen köyüdür. Yavuz Sultan Selim zamanında göç eden aşiretler kurmuş bu köyü. Babam önceden buraya yürüyerek geldiklerini ve peynir ve tereyağı aldıklarını söylüyor. Buranın peyniri ve tereyağı çok ünlüymüş. Ama şimdi marketlerden alıyor herkes.” Ekber sürekli açıklamalarda bulunuyordu koyuna. Onun anladığından emindi. Adeta derttaşıydı artık koyun onun.

Arabaların genişletmiş olmasına rağmen, inatçı otlarla dar bir patika gibi görünen taşlı yolda ağır ağır yürüyorlardı. Bodur fıstık ağaçları vardı yolun iki tarafında. Fıstık ağaçlarının gri gevrek dalları henüz tomurcuklanıyordu. Gün yavaş yavaş yükselmekte, sabahın o efsunlu ve serin kokusu güneşin yakıcı sıcağıyla dağılmaktaydı. “Geçen sefer Emre’ye kaybettiğim bütün bilyeleri geri alacağım.” Eliyle bir torba gibi şişkin duran cebine vurunca bilyeler şıngırdadı. “Gökhan’a da söylerim. Yunus’u kaleye alsın bugün. Yunus çok iyi kaleci. Keşke sen de oynaya bilseydin.” Gülümseyerek ve sıcacık bir sevgi ile koyuna baktı. Koyun bu bakışlarla kanının daha da hızlandığını ve canlılığının arttığını hissediyordu. Ekber gülümseyerek eliyle karşıyı işaret etti. “Bak sütçü Rıza Dayı geliyor.” Karşıdan doğanın sessizliğini bozan bir üç tekerli motor geliyordu. Motorun kasasında iki insanın oturmuş haldeki siluetlerine benzeyen metal süt bidonları vardı. Çok geçmeden Motor yanlarına kadar geldi. Rıza Dayı motorunu durdurarak gür bıyıklarından zorlukla ayırt edilebilen bir tebessümle “Nere böyle yeğen?”diye sordu. Aslında kendisi de biliyordu nereye gittiklerini ama yolda gördüğü kişilere başka ne sorardı ki insan? “Aşağı köye Rıza Dayı. Geç kalmışsın bugün.” “Evet yeğen, geç kaldım. Bizim sarı ineğe iğne yaptım. Hayvan biraz soğuk almış.” Ekber elinde olmadan küçük bir kahkaha attı. “Neye güldün yeğen” Rıza Dayı da elinde olmadan gülmüştü. “Rıza Dayı sanki inek değil de bir çocuktan bahsediyor gibi anlatıyorsun, ona güldüm.” “O benim çocuğum sayılır yeğen. Ben ona bakmazsam o da bana bakmaz. Bu koyunu peşinde gezdirip dururmuşsun. Herkes koyunu it gibi arkandan gezdirdiğini söylüyor.” Ekber bunu söyleyenin sadece dayısı olduğunu sanıyordu oysa. “Rıza Dayı o sıradan bir koyun değil ki.” Rıza dayı hayretle koyuna baktı. Sıradan bir koyundan daha sıradan görünüyordu. Durumu çocuğun yaşına yordu. “Neyse, ben gidiyorum yeğen, zaten geç kaldım. Sen de dikkat et. Köyün köpekleri pek azgın.” Ekber seri bir hareketle yerden bir taş alıp elinde tartı. “ Merak etme Rıza Dayı”. Rıza Dayı yüzündeki gülümsemesini bozmadan aynı rahatsız edici gürültüler eşliğinde uzaklaştı.

Köye vardıklarında güneş tepelerine tünemiş, yakıcı elleriyle başlarını okşuyordu. Köyün eski usul dikdörtgenler prizması şeklindeki kerpiç evlerinin yanı sıra modern tarzda iki katlı evleri dev bedenleriyle askerler gibi sıralanarak dar sokaklar oluşturmuşlardı. Sokakta yürüyen eli bastonlu ihtiyarlar dinlenmek için ara ara ellerini dayadıkları kerpiç evlerin duvarları gibi çatlaklarla dolu yüzlerinde biriken terleri sürekli yanlarında taşıdıkları geniş beyaz mendillerle siliyorlardı. Bir diğer ihtiyar grubu ise koca bir sediri hatırlatan bir kayanın yıllar içinde cilalanmış yüzeyine oturmuş, ekseriyetle susarak gölgede pinekliyorlardı. Tavuklar şehirlerin işlek kaldırımlarındaki serçeler gibi her yaklaşan ayak sesine dikkat kesiliyor, ayakların kendilerine iyice yaklaşacağına kanaat getirene kadar bekledikten sonra bir anda çırpınarak kaçışıyorlardı. İri köy köpekleri ağırbaşlılıkla kendilerini besleyen evin önünde türlerine özgü pozisyonda uzanmış dinleniyorlardı. Ekber ve koyun dar sokaklardan, kendilerini uzunca süzen gözlere aldırmadan ilerliyorlardı. En çok da koyunda kilitleniyordu bakışlar. Bir köpek gibi “sahibini” takip eden bu koyuna garip garip bakıyorlardı.

Sokağın sonuna doğru bağrışan çocuk sesleri duymaya başladılar. Ekber’e gözle görülür bir heyecan yayıldı bu seslerle birlikte. Adımlarına bir canlılık gelmesinden anlaşılıyordu bu. Gittikçe sesler arttı ve köşeyi döndüklerinde bu seslerin sebebi olan köy çocukları, oynadıkları geniş meydanda bir kırlangıç sürüsü gibi ortaya çıktılar. Bakımsız kıyafetlerin sarmaladığı gür ve sağlıklı bedenleriyle kimisi top oynuyor, kimisi yere çömelmiş bilye fırlatıyor, kimisi topuz dedikleri topaçlarını özenle iplerle sarıyor, kimisi belki dışlandığından belki hangi oyunu oynayacağına karar veremediğinden, öylece bu dairesel akışı izliyordu. Ekber’in köşede görünmesiyle hepsi birden yeni gelene döndüler. Köy yerlerinde adetti yeni şeyleri izlemek. Adeta bu küçük dünyanın rutinine biraz diklenmekti bu. Ekber köye sık sık uğrasa da, geri kalan her şeye karşın hala farklı sayılırdı. Önceleri Ekber’in onlara doğru yöneldiğini görünce ilgisini kaybeden bakışlar bu kez ısrarla bakmaya devam ediyordu. Bunun sebebi elbette koyundu. Onlar da Ekber’in bir köpek kadar sadık koyununu duymuşlardı. Gerçekten de uysal ve eğitimli bir köpek gibi arkasından geliyordu. Koyun bakışları fark edince biraz tedirgin oldu. Bu küçük insan grubunun arasına karışmasına saniyeler olmasına rağmen ona saatler gibi geldi bu zaman. Hele gözler… En çok gözler ilgisini çekiyordu. Şimdi karşısında onlarca küçük parıltı, ona odaklanmıştı.

Ekberin bacaklarına iyice sindi çocuklar etrafını sarınca. Hepsi adeta mecburlarmış gibi koyunun bir kere sırtına dokunuyordu. Koyun anlamlandıramadığı bu dokunma çabası karşısında şaşırmıştı. Küçük insanlar çok garip diye geçirdi içinden. Zararsızdılar ama bir coşkunluk orantısız bir taşkınlık vardı hareketlerinde. Güldüklerinde ağız dolusu gülüyor, kızdıklarında kuduruyor, ağladıklarında ortalığı tiz ve rahatsız edici çığlıklara boğuyorlardı. Daha yeni gelmiş olmalarına rağmen bunların hepsine şahit olmuştu.

“Ekber, nerden buldun bu koyunu?” İri, mavi gözlü ve olabildiğine dişlek bir çocuk sormuştu bunu. Ekberin emre dediği çocuktu bu.

Ekber, koyunla nasıl tanıştıklarını anlatmıyordu kimseye. Çünkü onu bulduklarını söylerse bunun koyunun sahibinin kulağına gideceğini ve onu almaya geleceğini düşünüyordu.

“Babam aldı.”

“Neden peşinde gezdiriyorsun ki bu koyunu.” Saçları tiftik tiftik duran, bembeyaz yüzü olan başka bir çocuk, koyunda olağandışı ne olduğunu araştırıyor gibiydi. Bu da Yunus’tu.

“Peşimden gelmeyi seviyor. Ben de peşimden gelmesini seviyorum.”

“Başka özellikleri de var mı?” bu kez konuşan Gökhan’dı. İri cüssesinden ve rahat tavırlarından bu çocuk sürüsünün lideri olduğu her halinden belliydi. Kafası gibi yassı bir topu kolunun altına sıkıştırmıştı.

“Evet var, o çok zeki bir koyun. Ne dersem anlıyor. Bir insan gibi düşünüyor.”

“Ciddi misin sen?”

Ekber bir kahkaya koyuverdi. “Deli misiniz siz? Koyun işte” Gökhan da bu kahkaya eşlik etse de biraz bozulmuş gibiydi. Bir yandan da koyunun ısrarla saklamaya çalıştığı bakışlarını görmeye çalışıyordu.

Ekber koyunuyla bu kadar ilgilenilmesini kıskanmıştı. O koyunla kurduğu bağın sadece kendisine özel olmasını istiyordu. Sonra biranda elini cebine daldırarak bir avuç dolusu rengarenk bilye çıkardı. “Hadi önce çukur oynayalım. Çukur bitince de futbol..” Çocuklar hemen bu çağrıya uydular ve bir işte ustalaşan insanların rahatlığıyla oyunlarına koyuldular.

Koyun Ekber’in götürdüğü, onu kimsenin rahatsız etmeyeceği ve arada sırada gözleriyle yoklayacağı bir dut ağacının kalın gövdesi altında bu küçük insan kalabalığına bakarak düşünüyordu. Evet düşünüyordu. Az önce Ekber’in belki farkında olarak belki de olmayarak arkadaşlarına söylediği gibi, onu diğer koyunlardan ayrıcalıklı kılan tek şeyi yapıyordu. Hayatı düşünüyordu, yaşamayı düşünüyordu, varolmayı düşünüyordu. Binlerce ak sakalları birbirine dolaşmış filozofun bu sorulara bir türlü cevap bulamadığından habersiz, duru ve boş zihninin o susuz kavrayışıyla bunları düşünüyordu. Elle tutulur bir cevabı yoktu onun da. Sadece gördüklerine anlam vermeye çalışarak bir his bir etki bir izlenim bir ipucu yakalamaya çalışıyordu.

Hayat farklılarla yüklüydü bir kere. Gördüğü birçok şey birbirinden farklıydı. Kimisinin rengi, kimisinin kokusu, kimisinin dokusu, kimisinin şekli. Her şey muhakkak diğerinden farklı bir yan barındırıyordu içinde. Kimisi hareketliydi, kimisi hareketsiz; kimisi ağırkanlıydı, kimisi tezcanlı; kimisi saldırgandı, kimisi uysal. Hayat farklılıktı. Diğer yandan her şey bir yapbozun parçası gibi birbirini tamamlar şekilde tek bütünün unsurları gibiydi. Yani birbirlerine benziyorlardı bir çok açıdan da. Hayat benzerlikti. Fakat bu hayattaki en farklı şey insandı. Bir o varolduğu gibi doğal değildi. Bir kedi gibi, bir köpek gibi, bir tavuk gibi değildi. Tanıdığı varlıklar içerisinde bir o kendi türündekilerle garip bir şekilde iletişim kuruyor, garip örtülerle vücudunu sarıyor, birçok varlık üretebiliyordu. Gözlerdeki derinliği insanda yakalamıştı. Çünkü onlar da kendisi gibiydi. Düşünüyorlardı. O halde düşünmek yapay bir şey miydi? Canlılığın anormal hali miydi düşünüyor olmak? Peki, kendisi bu kategoride neredeydi? Bedenen gözleri mat olanlara, zihnen gözleri parlayanlara benziyordu. Bir arada bir deredeydi. Her canlının bir benzeri vardı. Ne kadar farklılıklar olsa da benziyorlardı. Kendisinin bir benzeri var mıydı? Düşünebilen başka koyunlar?

Akşama doğru Ekber’in iki cebi de bilye dolu olarak eve doğru yola koyulmuşlardı. Ekberin yorgun yüzü gün ışığında altınmış gibi parlıyordu. Mutluluğun ve huzurun vücut bulmuş haliydi sanki. Koyun kendisini ona o kadar yakın hissediyordu ki. Onsuzluğu hayal dahi edemiyordu. Ekber koyunun başını okşadı. “Keşke seninle konuşabilseydik. Beni anladığına o kadar eminim ki. Gözlerinde farklı bir şeyler görüyorum. Adeta bir insan gibisin. Tek fark var koyun vücudundasın.” Koyun anlamadığı bu konuşmanın ahengine kendisini kaptırmış Ekber’in küçük eline başını yaslamıştı. İkisinin kulaklarına tanıdık bir gürültü gelmeye başladı. Rıza Dayı sütünü dağıtmış o da evine dönüyordu. Bu kez durmadı yanlarından geçerken. Sadece gülümseyerek el salladı ve geldiği gibi gürültüsüyle uzaklaştı. Yine doğanın yapraklara dokunarak çıkardığı o şeffaf ses kaldı etrafta. Koyunun yürürken kemikli ince ayağının toynakları ve Ekber’in top oynamaktan toz rengini almış ayakkabılarının çıkardığı ses de bu sese eşlik ediyordu. Eve dönene kadar hiç konuşmadılar.

Eve döndüklerinde Kazım soluk mavi renkli 1988 Model STW Reno’suyla bahçe kapısından çıkıyordu. Büyük ihtimal Recep’le horoz dövüştürmeye ve bahis oynamaya gidiyordu. Ondan sonra da içmeye gideceklerdi garanti. Ancak sabaha doğru gelirdi. Abisinin kızmasına rağmen yine de giderdi haftada bir iki. “Emeğimizi içkiye kumara yatırma. Her türlü ziyandır bu işler, kazansan da kayıptır kaybetsen de.” derdi sürekli. Ama kazım ya tersler ya da bir köşeye geçip somurturdu. Fakat yine bildiğini okurdu. Ekberle koyuna kirli araba camının arkasından ters ters bakarak ağır ağır uzaklaştı. Bu bakışların etkisiyle Ekber’in enerjisi düşmüştü biraz.

Hayvanlar köşelerine çekilmiş, toprak bahçeyi terk edilmiş hissine boğmuşlardı. Köpek onların geldiğini görünce doğrulmak için davrandı fakat tanıdık olduklarını anlayınca eski tembel halini aldı. Evin geniş penceresinden sarı ampul ışığı taşıyordu. Ekber koyunu ahırına götürürken, onu eve alamadığı için biraz suçluluk duyuyordu. Koyun da ondan ayrılmak istemiyordu. Ama bu ayrılık kaçınılmazdı. Çünkü Ekber’in babası onun eve girmesine kesinlikle müsaade etmezdi. Ki koyunla bu kadar yakınlaşmasına bile hoş bakmıyordu. Buna rağmen ikisine karşı her zaman kibar ve anlayışlıydı.

Koyun yalnız kaldığında hep başından geçen süreci düşünüyordu. Yaşadığı değişimi anlamaya çalışıyor, hayret ediyordu. Düşünmenin en kadim sorunu yani varlık sorunu beliriyordu zihninin ortasında, suya düşen mürekkep gibi sürekli yayılarak. Koca gökyüzünün altında, bu ahırın karanlığında var olmak… Yaşamak ne demekti? Var olunca mı yaşanıyordu yoksa yaşanıldığı için mi var olunuyordu? Düşünmek yürümekten daha çok yoruyordu insanı. Tanıdığı nesnelerin artık tarife ihtiyacı vardı. Kafatasında bir kor vardı sanki. Bazen kafasını bir duvara sertçe vurmak ve içinde işleyen neyse onu durdurmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Uyku bastırmaya başlayınca bu düşüncelerden uzaklaştı ve düşünmeden yaptığı hareketlerin en güzellerinden birisi olan uykunun rahatlatıcı kollarına kendisini bıraktı.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...