DÜŞÜNEN KOYUN-6.BÖLÜM(Dönüşüm)

Ahırdan çıktığında hala boynunda ip vardı. Fakat bu kez ipin ucu küçüğün elindeydi. Küçük önde o arkada uysal bir şekilde ipin çekildiği yöne yürüyordu. Direnmenin anlamsız olduğunu ahırdan çıkarılana kadar ki süreçte anlamıştı. Boynu hala sızlıyordu. Çiftliğe benzeyen evin çamurlu bahçesine çıktığında etrafta bir sürü farklı canlı olduğunu gördü. Şu uçanlardan vardı her tarafta. Özgürce dolaşıyorlardı. Fakat kendisi gibi yürüyor, uçmayı akıllarına getirmiyor gibiydiler. İri bir dört ayaklı vardı köşedeki çitlere boynuzundan bağlanmış. Dev cüssesi çamur içindeydi. Yayvan burnunun altından bir yılan gibi çıkan diliyle boyuna burun deliklerini yalıyordu. Diğer köşede küçük bir kulübenin içinde yere uzanmış bir dört ayaklı daha vardı. Bu dört ayaklı kendisinden daha küçüktü. Tanıyordu bu canlıyı. Önceki çiftlikte de vardı. Hiç güvenilesi durmuyordu diğer hemcinsleri gibi bu da. Yine kendi türlerinde gördüğü derinliksiz bakışlar bunlarda da vardı. “Demek ki”, diye düşündü ,“bizden farklı bunlar.” Sonra kendine hayret etti. Önündeki şu boynuna ip takmış canlıyla kendisini bir görüyordu. Evet, belki ortak bir yön seziyordu ama kesinlikle şu şartlarda bir birlikten söz edilemezdi. Derken gürültüyle bir insan daldı bahçeye. İki kolundan tutarak sürüklediği ve gürültüye neden olan nesnenin içi çamurumsu şeylerle doluydu. Başında şapkası ve diğer iri iki ayaklıya nazaran daha kısa boylu olan bu adam, garip bir gerginlik yayıyordu etrafa. Elindeki gürültücü şeyi kaldırıp içindekileri boşalttığı bir sırada, göz göze geldiler. Adeta bir cam kırığı keskinliğindeki bu bakışları görünce, boz kurdun üzerine abandığında gördüğü soğuk bakışlar geldi aklına. “Bu adama dikkat etmeli” diye bir düşünce geçti içgüdüleriyle bilinci arasından.

Bahçeden çıktıklarında manzara birden değişti. Her yer olabildiğine düz ve yeşildi. Hafif ve rahatlatıcı bir meltem süzülüyordu havada. Küçük sıçrayarak koşmaya başladı. Koyunu da arkasından sürüklüyordu. Koyun da keyif almaya başladı bu durumdan. Küçüğün neşesine kapılmadan edemedi. Bir süre sonra küçük onu bir ağaca bağlayarak, yanına oturup sırtını okşamaya başladı. Koyun kendisine huzur veren bu anın tadını çıkarmak istedi ve o da usulca taze otların üzerine uzandı. Bu içinde yaşadığı yer nasıl bir yerdi? Yukarıda başka renkler ve cisimler yerde başka renkler ve cisimler vardı. Her şey nasıl bu kadar ayrı nasıl bu kadar benzer olabilirdi? Sanki bir ağacın dallarıydı her şey ve her biri ayrı bir meyve veriyordu. Yanındaki çocuğa baktı. Nasıl da narin ve güzeldi. Gökyüzüne bakan gözleri ışıl ışıldı. Çocuk da dönerek ona baktı. Bir süre öylece birbirlerine baktılar. İki anlayışın, iki sezginin, iki aklın uyumu yayılıyordu bu bakışlarda.

“Sen farklı bir koyunsun. Hiçbir hayvana benzemeyen bir yan var sende. Bu yüzden çok sevdim seni.”

Çocuk mutlulukla gülümsüyordu. Koyun da yapabildiğinin farkında olmadan gülümsedi. Çocuk gözlerine inanamadığı bu mimik karşısında hem ürktü hem de sevindi.

Eve döndüklerinde kafasında kasketi bulunan adam, bir yandan elindeki kürekle el arabasından boşalttığı çamuru duvara doğru savuruyor, diğer yandan da ters ters onlara bakıyordu.

“Amcam sürekli sinirli, sürekli öfkelidir. Hep böyle ters bakışlar fırlatır etrafa. Aldırma onun bu haline, aslında kimseye bir zarar verdiği yoktur. Gürleyip yağmayanlardan yani.”

Koyun, adamın az önce önünden geçen bir kaza savurduğu tekmeyi görünce, durumun hiç de bu kadar masum olmadığını düşündü. Çocuk onu tekrar bahçenin köşesindeki çitlerden birisine bağladı. Bu durumu sevmemişti. Çocuk ona iyi gelen duygulara sebep oluyordu ama sürekli boynunda iple bir yerlere bağlanması adeta tekrar başladığı noktaya döndüğü hissini veriyordu ona. Buna rağmen kurdun saldırısı içindeki özgürlük hissini biraz azaltmıştı. Çünkü özgür sandığı dışarıdaki dünya o kadar da özgür değildi. İstemese de bir kurdun öğünü olabilirdi mesela. Yani istediği şeyleri yapabileceğinden çok, istemediği şeyleri yapma riski daha fazlaydı dışarıda. Bu düşünceler arasında, kasketli adamın sert bakışlarını üzerine dikerek karşısında durduğunu fark etti. Aynı anda içini bir korku kapladı. Geniş burnunu yukarıya doğru kaldırarak baştan sona kendisini incelediğini fark etti. Sonra adam yanına gelerek nasırlı elleriyle koyunun sırtını acıtırcasına sıkarak yokladı. Bu dokunuş koyun için bir sopanın sırtına inmesinden farklı değildi. Koyun huysuzlanmasına rağmen adamın irade dolu dokunuşlarına direnme cesaretini bulamıyordu kendinde. Az önce kaza savurduğu tekme de gelmişti aklına tabi. Adam elini koyunun karnının alt kısmına doğru uzatmıştı ki, birisinin seslenmesiyle doğrularak arkasına döndü.

“Selamın Aleyküm, Ne yapıyorsun?”

Seslenen iki ayaklı, çelimsiz, bir ağaç kadar ince birisiydi. Koltuğunun altında bir horoz taşıyordu.

“Gel Recep. Ne olsun, şu koyuna bir baktım, nasıl diye.”

Recep koyuna doğru yöneldi.

“Yeni mi aldınız bu koyunu?”

“Geçen gün bulduk bunu. Kaçmış bir yerden anlaşılan. Bir kurdun altından aldık. Sahibi gelip almazsa, keseriz ya da satarız. Nasibimiz ayağımıza geldi anlayacağın. Sen nerden geliyorsun? Yine almışsın yanına senin horozu.”

“Horoz deme abi, Atmaca o. Atmaca gibi dalar, pençeleriyle rakibini parçalar.”

“Adı her ne olursa olsun, horoz değil mi neticede. Hiç para kazandırıyor mu bu sana.”

“Haftada 100-150 falan. İlgi güzel, köylü seviyor izlemeyi.”

“Ciddi misin, bu kadar para getiriyor mu sana? Eğer öyleyse işini bulmuşsun sen.”

Recep kazandığı parayı azaltarak söylemişti ama yine de pişman oldu söylediğine. Kazım’ın hırslı bakışları içinde kıskançlık da barındırıyordu. Kıskanç insandan beklenmeyecek kötülük yoktu.

“Yok be Kazım, her hafta düzenli kapışmalar olmuyor ki. Rakip bulmak da mesele. Adı çıktı bizimkinin Atmaca diye, millet korkuyor karşısına çıkmaya. Zirvedeki yalnızlığı yaşıyor bizimki anlayacağın.”

Kazım’ın aklı hala duyduğu parada takılıp kalmıştı. Recep’in aylık ne kadar gelir elde ettiğini hesaplamaya çalışıyordu. Matematiği pek iyi sayılmazdı. Hele dört işleme kafası hiç basmazdı. İlkokul öğretmeni kafasında sopa kırmasına rağmen çarpım tablosunu bile öğrenememişti. Koyun köşesinde sessizce karşısındaki bu iki adamın anlamadığı ve anlamlandıramamasının canını sıktığı konuşmalarını garip sesler ve dudak hareketleri olarak izledi. Ne konuştuklarını anlamamıştı belki ama yaydıkları enerjiyi hissedebiliyordu. Ve bu enerji hiç hoşuna gitmemişti.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...