Düşünen Koyun-4.Bölüm(Doğa Kanunları)

Kurt, koyunun karşısında durmuş vahşi gözlerini, onun korkudan ayrılmış çaresiz gözlerine dikmişti. Kurdun yağlanmış gibi parlayan iri gövdesinin tüm gölgesi bir zift gibi koyunun üzerine yayılmıştı. Adeta gölgesiyle hapsettiği koyuna saldırmak için küçük bir işaret bekliyor gibiydi. Koyun sırtını iyice yapıştırdığı, arkasında bir duvar gibi uzanan soğuk kayaya biraz daha sindi. Birazdan duyacağı ve muhtemel şu karşısındaki kaslı ve kalın kollardan bir hançer gibi fışkıran pençelerin sebep olacağı acılara kendini hazırlamaya çalışıyordu. Gerilen derisi vücudunu sıkıyor, kurdun sarkık dudaklarından akan salyaların daha da belirginleştirdiği keskin dişlerinden gözlerini alamıyordu. Artık olacakları kabullenmiş, en küçük kaçma emaresi gösterecek dermanı kalmamıştı. Tek istediği biran önce başına her ne gelecekse hemen gelmesiydi. Kurt artık daha fazla beklemeyecekti. Kasılan vücudundan bu belli oluyordu. Uzaklarda bir kuş havalandı. Bu kurt için beklediği komut olarak algılandı ve kurt biranda koyunun üzerine atladı. Kurt adeta bir yarasa gibi genişlemişti havada süzülürken.

Kıyıya çıktığında yüzmekten yorgun düşmüştü. Bir süre güneşin altında uzanarak kurumaya çalıştı. Yeni halinin bir lanet olduğunu düşünüyordu. Eskiden bir düzeni vardı. Belki de mutluydu. Her şey o gece altüst olmuştu. Kafatasının içine bir jilet atılmış da beynini parça parça ediyordu sanki. Bu hale düşmeden önce de yiyor, içiyor, yürüyordu. Ama bunları yaparken şimdiki gibi yediği, içtiği şeylerin mahiyetini düşünmüyor, yürüdüğünde nereye, nasıl gideceğine hiç kafa yormuyordu. Buna rağmen var olduğunu hissetmek, içinde farklı duyguların uyanmasına da sebep olmuştu. Garip bir hazzı vardı düşünmenin. Garip bir ayrıcalığı…

Gitmesi gerektiğini düşünüyordu. Artık güvende olacağı ve olanları anlamlandırabileceği bir sığınak bulmak değildi tek amacı. Zihninde o gece gördüğü yıldız gibi parlayan bir şey vardı ki, ona söz geçirmesinin mümkün olmayacağını biliyordu. O da meraktı. Mars’a yeni adım atmış bir astronot heyecanıyla bu içinde bulunduğu gezegeni tanımak istiyordu. Ama onunki tam olarak keşif sayılmazdı. Her gün araçla önünden hızla geçtiği için göremediği şeyleri yürürken fark eden birisinin durumu gibiydi bu. Kuruyan vücudunu zorlukla ayağa kaldırarak rastgele tutturduğu bir yöne doğru yürümeye başladı.

Güneş iyice yakmaya başlamıştı bitkin vücudunu. Akıntıyla boğuşmak onu ziyadesiyle yormuştu. Ne yöne gideceğini bilmeden yol alıyordu. Gökyüzünde oraya buraya uçuşan kuşlara baktı. Sonra usul usul hareket eden bulutlara… Her şey kendisine verilen görevi sadıkane yapan görevlilerdi sanki. Sanki bir o bilmiyordu görevini. Sanki bir o başına buyruktu. Etrafındaki herşey görünmeyen bir akıntının içindeydi. Bunu öylesine kabullenmişlerdi ki, adeta gönüllü olmuşlardı bunun için. Bu “ayrıcalıklı” haline lanet etti. Düşünmek ne büyük bir yük, ne yakıcı bir şeydi. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Ne özlem ne de hüzün duydu. Buna rağmen huzuru vardı önceki hayatında. “Huzur” doğru kelime bu muydu, bilmiyordu gerçi. Ama her şeye rağmen kafası rahattı.

İleride bir kıpırtı fark etti. Dikkatli baktığında bir farenin, bir çekirgeyi seri hareketlerle kovaladıktan sonra yakaladığını gördü. Fare bekletmeden, kraker yer gibi çıtır çıtır yedi çekirgeyi. Bu “sıra dışı” durum karşısında hayretler içerisinde kaldı. Bir canlı başka bir canlıyı yiyordu. Demek ki, dün gece kurt onu yakalasaydı durumu bu çekirgeden çok da farklı olmayacaktı. Fare “yemeğini” bitirince bir karınca çevikliğiyle, yuvası olan deliğe yöneldi. Fakat deliğe girmek için henüz koşmaya başlamıştı ki, delikten ağzını sonuna kadar ayırmış bir yılan, fışkırır gibi çıkarak fareyi yarı beline kadar ağzına aldı. Farenin çırpınışları anlamsızdı. İki keskin diş farenin tüylü sırtına çoktan saplanmış, zehrini boşaltmıştı. Kısa bir süre sonra fare, yılanın ağzının dışında kalan arka ayaklarını ve uzun kuyruğunu kasarak can verdi. Yılan, soğuk bir ürperti veren gözlerindeki vahşi ifadeyle tezat oluşturacak sakinlikte fareyi yutmaya başladı. Yutkundukça iri bir boğum oluşturan fare ağır ağır vücudundan aşağıya iniyordu. Yılan fareyi daha iyi sindirebilmek için bir halat gibi kıvrılarak yumak oldu. Koyun ağzı açık bir vaziyette olanları izliyordu. “Demek ki” dedi içinden tekrar, “birisini yiyen, bir diğerinin yemi oluyor. Güçlü olan güçsüzün menüsü yani. Bu da o garip akıntının bir parçası mıydı acaba?” Derken nereden çıktığı belli olmayan uzun gövdeli kara bir gelincik yılanın üzerine atladı. Yılan neye uğradığını şaşırmıştı. En savunmasız haliyle böyle bir saldırıya uğraması elini kolunu bağlıyordu. Yutkunmakta olduğu fare hareket kabiliyetini azaltıyor, mücadeleye konsantre olmasına engel oluyordu. Bu yüzden vücudunda acımasızca yaralar açan küçük ve hızlı pençelerden bir türlü kaçamıyordu. Gelincik çevik ve hızlı hareketlerle yılanın keskin dişli geniş ağzından korunuyor, her açığını cam kırığı yakıcılığındaki bir çivi gibi sert dişleriyle cezalandırıyordu. Yılan daha fazla dayanamadı. Yarı ölü bedeninin yenmeye başlandığını izlerken, bir kapanıp bir açılan ağzından çatal dilini dışarı salarak can verdi. Gelincik öyle çabuk yiyordu ki yılanı, yılan birkaç dakika içerisinde iskelete dönmüştü neredeyse. Gelincik oradan uzaklaşmaya hazırlandığı sırada, bir an olduğu yerde kıpırdamadan durdu. Sonra arka ayakları üzerine dikildi. Soluğunu tutmuş, göz bebekleri göz toplarında sabitlenmiş bir şekilde dikkat kesilmişti. Etrafı kokluyor, kulaklarını sağa sola çevirip duruyordu. Tedirgin hali, bir şeylerin habercisi gibiydi. Hem de onu çok bekletmeyecek bir şeylerin… Ki öyle de oldu. Kızıl bir tilki, gelinciğin geldiği gibi aniden ortaya çıktı. Tıka basa yemiş gelinciği bir çırpıda siyah patilerinin altına alarak, gelinciğin şaşkın yüzünü amansız dişleri arasında ezdi. Koyun bu “akıntı” karşında donup kalmıştı adeta. Gökyüzüne çevirdi bakışlarını, yukarının bu sakin görünümüne rağmen, aşağısı bir can pazarıydı. Gördüğü canlılar karınlarını doyurmak için diğer canlıların canını alıyordu. Can cana muhtaçtı. Ama bu tanımın adı “sevgi” olabilecekken, “doğa kanunları” olmuştu.

Tilki bir ses duyduğunu belli edecek şekilde heykel gibi durarak, kulaklarını dikti. Sonra nemli burnuyla havayı kokladıktan sonra gelinciğin parçalanmış cesedini ağzına alarak hızla oradan uzaklaştı. Koyun bu ani gidişten biraz kuşkulandı. Yine o düşünmeden anlayabildiği şeylerden birisini hissetti. Bir tehlike yaklaşıyordu. Burnuna tanıdık bir koku geldi. Sonra telaşla etrafına bakınmaya başladı. Yanılmamıştı. Dün geceki kurt bir kayanın üzerinde durmuş vahşice ona bakıyordu. Bunun üzerine koyun beklemeksizin korkuyla gerisin geri koşmaya başladı. Kurt da aynı anda peşinden…

Kurt kısa süre sonra onu bir kayanın dibinde sıkıştırdı ve biranda üzerine atladı. Aynı anda kulakları çınlatan ve uzaklaşarak silinip giden şiddetli bir ses duyuldu. Kurt olanca ağırlığıyla koyunun  üzerine yığıldı. Koyun gözlerini kapatmış etine girecek acımasız dişleri ve pençeleri bekliyordu. Fakat kurt kıpırdaman üzerinde durmaya devam ediyordu. Koyun külçe gibi ağır bedenin altında olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Kısa bir süre sonra vücuduna ılık bir sıvının aktığını hissetti. Bu kandı. Yaralanmamıştı, bunu hissedebiliyordu. Kurttan aktığına kanaat getirdiği kanın kaynağını görünce gözlerine inanamadı. Kurdun sol ön ayağının altında kocaman bir yara açılmış, kızıl etleri dışarı taşmıştı. Birden bir insanın bağırarak onlara doğru koştuğunu fark etti. Arkasından ondan daha büyük iki insan geliyordu. Büyük olanlardan birisi elinde uzun bir sopaya benzeyen bir şey taşıyordu. Manzara gittikçe bulanıklaştı. Yıpranan vücudu ve zihni yaşananlara daha fazla dayanamadı ve bayıldı.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...