Düşünen Koyun-2.Bölüm(Beyaz Diş)

Ağaçların karanlıkta bir belirti gibi görünen gövdeleri arasında ilerliyor, yalnızlığın verdiği korkuyla etrafına çekingen bakışlar atıyordu. Her şeyin önünde duran perde, bu gece kalkmıştı sanki. Önceden bir sisin içindeymiş gibi nereden geldiği belli olmayan bir rüzgârla etraf biranda aydınlanmıştı.

Kafasının içi kaynıyor gibiydi. Her baktığı nesne hakkında bir şeyler düşünüyor, aklına onlarca soru yığılıyordu. Hangisini dikkate alacağını, hangisi üzerinde odaklanacağını bilemiyordu. Düşünmenin histerik sancıları tüm vücudunu sarmıştı. “Ben kimin?” İşte bu soru tüm benliğini sarsıyordu. Başını öne eğdi. İleri geri giden ayaklarına baktı. Ritmik bir şekilde görüş alanına girip sonra kayboluyorlardı. İnce kemikli bacakları siyah iki parçalı küçük bir ayakla son buluyordu. Uzun boynunu iyice kıvırarak arkasına doğru uzattı başını. Bakışları yumak yumak tüylerine ve iri bedenine takıldı.

Eski günleri unutmuş değildi. Bu her neyse, başına gelmeden önceki günleri… Bir annesinin olduğu, onun peşinden ayrılmadığı, çayırlarda dolaştığı, diğer koyunlarla çitlerin ardında yaşadığı günleri… Hepsini bir bir hatırlıyordu. Ama sanki bir düş gibiydi öncesi. Hiç anlamlandıramadığı sesler doluyordu zihnine.

Etrafındaki bunca şey… Evet, daha önce de görmüştü. Aşinaydı hepsine. Fakat bir yandan da onları ilk kez görüyormuş gibiydi. Önüne çıkan bir ağacı inceledi. Ne kadar yüksekti böyle. Gövdenin dev bir şemsiye gibi etrafa yayılmış dalları kararmaya yüz tutmuş gökyüzüyle kaynaşıyordu adeta. Burnuyla ağaca dokundu. Çok sertti. Kendisinden farklıydı. Canlı mıydı? Yoksa şu ayağıyla dokunduğu taş gibi miydi o da? Yorgun bir halde yoluna devam etti. Tek istediği bu değişimin üzerindeki etkisini sakince dinleyebileceği güvenli bir köşe bulmaktı.

Ormanın iç kısımlarına girdikçe, rüzgârın ve yürürken ezdiği kuru yaprakların sesinden başka sesler de duymaya başladı. Bu seslerin bazıları ona ürkütüyordu. İçine genlerinden gelen bir korku yayıldı. Sığınmak için bir yer bulmasının artık zorunluluk olduğunu hissetti. Başına gelebilecek şeylere direnmesi konusunda kendisine pek güvenemiyordu. Herhangi bir tehlike anında yapabileceği tek şeyin sadece kaçmak olduğunu biliyordu. Bu yüzden biraz daha hızlandı.

Yüksekçe bir tepenin tam üzerinde, büyük bir sedir ağacının toprakla birleştiği yerin hemen önünde, ancak kendisinin sığabileceği kadar bir oyuk gördü. Çekine çekine içeriye bir göz attıktan sonra oyuğa yerleştirdi vücudunu. Rahattı artık. Şimdi gökyüzünü izleyebilirdi. Nedense her şeyin cevabının yıldızlarla dolu şu muhteşem gökyüzünde olduğunu düşünüyordu. Kısa bir süre sonra yorgunluğuna yenik düşerek uykuya daldı.

Gözlerini henüz yummuştu ki, garip bir hisle uyandı. Burnuna içgüdüsel olarak korkması gerektiğinin sinyalini veren kokular gelmeye başladı. Oyuktan başını usulca çıkarınca beş on metre ileride boz bir kurt gördü. Kurt da aynı anda onu görmüştü.

Kurt, emin ve olabildiğince tehditkâr adımlarla üzerine doğru gelmeye başladı. Kendisinin de beklemediği bir çeviklikle oyuktan çıktı. Gözlerinden soğuk bir acımasızlık okunan bu canavarın onu parçalamak ve yemek istediği her halinden belli oluyordu. Ona nasıl karşı koyacağını bilemiyordu. Onun gibi keskin dişleri ve iri pençeleri yoktu. “Yapma” demek, durması için onu ikna etmek isterdi. Ama bunu yapamacağını, yapsa bile kurdu ikna etmenin imkansız olduğunu açıkça fark edebiliyordu. Kurt, korkuyla geri geri giden koyunun üzerine sıçramak için bacaklarının üzerine çöktüğü anda, koyun kendisini bir uçurum dikliğindeki tepeden aşağıya bıraktı. Kurt bu beklemediği durum karşısında şaşırmış, az önceki vahşi halinden eser kalmayan uysal tavırlarla bir anda ortadan kaybolan koyunun kokusunu almak için nemli burnunu öne doğru uzatmıştı. Fakat anlamlandıramadığı bu durumun daha fazla peşine düşmeyip geldiği gibi sessizce uzaklaştı.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...