Evrim- 7. Bölüm

25 Mart

Akşam Carol’la uzun uzun sohbet ettik. Beni her zaman hatırlayacağını söyledi ki normal bir beyin için aksi düşünülemezdi zaten. İmkan olsa daha uzun zaman geçirmek istediğini fakat daha kafasında Güney Amerika’nın gezmediği yerlerinin olduğunu anlattı. El ele tutuşup sahile kadar yürüdük. Ayrılık romantizmini pek sevmem ama içimin bir yerinde bir burukluk hissediyorum. “Yarın gideceğim ve sadece anı olacak burada yaşadıklarımız. Bol bol selfi çekelim. İnsan bazen anılarının da gerçek olduğundan şüphe ediyor.” dedi. Bol bol fotoğraf çektik. O gece ayrı uyumaktı niyetimiz. Son bir kez mantığı bana göre değil. Bir şey kafada bitmişse her anlamda bitmeli. Onu odasına kadar götürdüm. iyi geceler dileyip ayrılacağım sırada “Keşke yaptığın deneylerden daha önce bahsetseydin. Bir Doktor Moreau ile tanıştığımdan haberim yoktu düne kadar. Seni aramak için dolaşırken gördüm onları. Muhteşemdiler. Nasıl yaratıyorsun onları? Biraz daha kalıp yaratım sürecine de şahit olmak isterdim ama gitme zamanı geldiğinde ertelemek anlamsızdır.” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü sanki. Demek meraklı tabiatı ona hayatımın sırrını bahşetmişti. Bozuntuya vermeden gülümsedim ve oradan ayrılarak laboratuvara gittim. Beynim zonkluyor, vücudum titriyordu. Ne yapacaktım ben şimdi? Bayan S’yi çağırdım telefonla. Gelince karşıma oturmasını söyledim. Halimde bir gariplik olduğunu anlamıştı. Neler olduğunu öğrenmek isteyen sorgulayıcı bakışlarla beni süzüyordu. Carol’un burayı öğrendiğini söyleyince elini ağzına kapatarak sandalyesinden ayağa kalktı ve bu hareketini garipseyerek tekrar oturdu. Yüzünde renk namına bir şey kalmamış dudakları kuruyuvermişti. Ben retina sensörüyle giriyordum buraya, o halde onun anahtar görevi gören özel kartı dışında buraya girmesini sağlayacak bir şey yoktu. Daha ben sormadan ne soracağımı anlayıp izahata girişti. “Doktor M, ben kartımı yanımdan asla ayırmam” deyince “Uyurken de mi?” diye sertçe sordum. Bir süre afallamış gibi durduktan sonra “Odama girmiş ve ben uyurken sağı solu kurcalamış anlaşılan.” Yüzümde oldukça ciddi ve sert bir ifade vardı sanırım ki, Bayan S, bana doğrudan bakmaya çekiniyordu. “Eğer gizlice bu işi yapmış olsa, bunu bana açıkça söyleme cesareti gösteremezdi. Sen kapıyı açık unuttun sanırım. Bunun başka bir açıklaması yok. Son günlerde oldukça dalgın olduğunu düşünürsek…” Tekrar kalktı sandalyesinden ve susması için kolundan tutup tekrar oturmama neden olacak şekilde sesini yükselterek “mümkün değil bu” diye bağırmaya başladı. Biraz sakinleştikten sonra “ona neden sormuyorsun bunu?” dedi. Bu sorunun altında başka manalar arayarak “Her şeyi gördükten sonra bunun ne anlamı var?” dedim sakince ve yıkılmış bir adam gibi koltuğuma bıraktım kendimi. Hem suçluluk duyuyor hem de halime üzülüyordu. Benim bu sırra ne kadar önem verdiğimi ve her şeyin bu sırra bağlı olduğunu biliyordu. Bense düşünüyordum. Carol’un bunu biliyor alması benim için ne kadar risk teşkil ediyordu. Ona kim ne kadar inanırdı? Ya da daha şimdiden telefonla da olsa birilerine söylemiş olabilir miydi? Carol bırakmış olsa da bir akademisyendi. Akademisyenler böyle bir duyumu asla kulak ardı etmez başka bir ortamda dile getirir ve eninde sonunda bu işle ilgilenen ve beni tanıyan birisinin kulağına kadar götürürdü. Bu riski göze almam mümkün müydü? Hayatımı yatırdığım bu proje bilinir veya duyulursa altından kalkamayacağım bir süre girmiş olurdum ve herseyimi kaybedebilirdim. Biranda koltuğumdan kalkarak doğruldum ve Bayan S’nin ellerinden tuttum. İkimiz de suçluyduk. Gözlerine baktım ve “Her ne yaparsam yapayım yanımda mısın?” diye sordum. Tereddüt bile etmeden “Evet” dedi. “O halde bayıltıcı iğnelerden birisini getir” dedim ve sonra ekledim “dozu on katına çıkar.”

 

 

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...