Evrim-2.bölüm

4 Mart

Dün ve bugün farklı hiçbir şey yapmadım. Kurbağa değişen uzvuna rağmen hala sıradan bir kurbağa. Evrim bütünsel olarak ilerlediğinde gerçek bir dönüşüm sağlıyor. O eli kullanabilecek o gelişmişlikte bir beyin yoksa bu kurbağanın eline cep telefonu vermekten öteye gitmiyor. İncelemelerim devam ediyor. Bayan S. biraz düzeldi şükür. Bugün bir kaç siparişimi almak için merkeze gitti. Burası beş bini geçmeyen nüfusuyla küçük bir ada. Arabayla tüm adayı turlamanız on beş dakikayı bulmuyor. Farklı insanlar görerek ruh sağlığımı korumak için arada ben de gidiyorum merkeze. Fransızca konuşan insanlarla kaynaşmam zor olmuyor. Her ne kadar aksanlarımız farklılaşsa da, benim telaffuzumu oldukça sempatik buluyorlar. Simsiyah yüzlerinde mercan gibi parlayan dişleriyle bana bakıp gülümsemeleri iyi geliyor bana. Zararsız, masum insanlar. Turizm olmadığından benden başka beyaz tenliye de rastlamadım şimdiye kadar. Burası bu yüzden benim için biçilmiş kaftan. Beyaz bir ihtirastan yoksun ve istediğim çeşitlikte hayvanı kolaylıkla bulabiliyorum. Burada hayatımın sonuna kadar yaşayabilirim. Bir at almayı düşünüyorum yakın zamanda. Çevreyi atla gezmek muhteşem olur diye düşünüyorum. Fakat onun bakımıyla ilgilenmek Bayan S. ye ağır gelebilir. Belki onun bakımına biraz zaman ayırabilirim.

5 Mart

İki gün sonra büyük gün… Büyük günler gittikçe daha büyük oluyor. Bir fareyi R-Evulotion’a koyacağım ve ilk bütünsel organizma deneyimi yapacağım. Nasıl bir sonuç çıkacağını öyle merak ediyorum ki, günlerdir gözüme uyku girmiyor. Şükür, makine sorunsuz çalışıyor. Son beş yılımı, gözlerimdeki merceklerin esnekliğini, tüm servetimin en az yüzde seksenini, Newyork’ta bir futbolcu bonservisi kadar yıllık maaşla çalışacağım bir işi ve o pamuk tenli Mary’i harcayarak geliştirdim onu. Hayatımın en önemli şeyi o.  Acaba Darwin, Beagle gemisine ayak basarken, ortaya atacağı hipotezin bu noktalara gelebileceğini tahmin eder miydi? Kendimi gittikçe daha çok takdir ediyorum. Garip bir ego palazlanması durumu yaşıyorum. Bu beni biraz korkutmuyor değil, çünkü benim gibi başarılı insanların başına ne gelirse, kendilerini çizgiyi aşacak şekilde yüceltmelerinden gelir. Kendimi överken Montaigne kadar da eksiklerimi görmeyi bilmeliyim. Bilim adamı kuşkuyu kaybettiği zaman varlığını kaybetmiş demektir. Bu yüzden asla bir tanrılığa soyunmuyorum. Sadece olabiliri olur hale getiriyorum. Yani yok olanı değil, var olanı yeni bir form da ortaya çıkarıyorum. Eğer bir tanrı varsa onun yaptığı işi hızlandırarak tamamlamaya çalışıyorum. Tabi evrim mekanizmasına saygı duyarak… Evrimin doğasını değiştirmiyorum bu yüzden kendimi sadece “ileri hızlı sar” tuşuna basan biri olarak görüyorum. Eğer doğaüstü bir şey olacaksam olsam olsam “Satir” olurum. Hadi şu işi başlatalım.

6 Mart

Kahvaltıdan sonra biraz yürüyüş yaptık Bayan S. ile. Hava oldukça bulutluydu. Böyle havalara bayılırım, kendimi dev bir cibindiriğin içinde hissederim. Renkler daha canlı, doğa daha enerjik ve üretken gelir bana. Yürümek oldukça iyi geldi, sürekli oturmaktan ağrıyan sırtıma. Bir de yerli küçük bir çocukla ufak bir maceram oldu. Yürürken yanından geçtiğimiz dev bir iğde ağacının dalları arasından bir viyaklama duydum. Bunun bir çeşit maymun olduğunu düşünerek yukarı doğru baktım ama gördüğüm şey ağaçtaki büyükçe bir dala sıkı sıkı sarılmış bir beş-altı yaşlarında bir çocuktu. Düşmemek için bir kuala gibi ağaca yapışmış ağlıyordu. Uzun süredir ağladığını belli  eden sesinden oldukça korkmuş ve yorulmuş olduğu anlaşılıyordu. Çocuğa korkmamasını ve atlamasını söyledim, ben de aşağıda onu tutmak için kollarımı açmıştım fakat çocuğun buna hiç niyeti yok gibiydi. Ona fransızca şarkılar, maniler söyleyip cesaretlendirmeye çalıştım ama nafile. Sonunda biraz da homurdanarak ağaca çıkmak zorunda kaldım. Ağaca çıkınca onu kucağıma aldım, yavru bir babun gibi vücudumu sıkıca kavradı. Ağaçtan indiğimizde hala ağlıyordu. Onu vücudumdan zorlukla sökerek yere koydum ve başını okşadıktan sonra da cebimden çıkardığım bir ne zaman yürüyüşe gitsem cebimde olan bir gofreti ona verdim. Gofreti görünce ağlamasını kesip hemen elini uzattı. Bu haline Bayan S. ile gülmeden edemedik. Bayan S. dayanamamış ve içinde o karşı koyamadığı sevgi seline kapılarak çocuğu yanağından kocaman öpmüştü. Çocuğu elinden tutarak evinin nerede olduğunu sordum. Bereket zeki bir çocukmuş evini güzel tarif etti. Çocuğu evine götürdüğümüzde bizi şaşırtan bir olay oldu. Çocuk, kapının önünde çömelmiş bir leğende çamaşır yıkayan annesini görünce elimi salarak sevinçle ona doğru koştu . Annesi ise onu görünce bir çığlık kopardı ve ayağa kalkarak çocuk yanına gelince ona okkalı bir tokat indirdi. Çocuk darbenin etkisiyle yere yapıştı ve acıyla ağlamaya başladı. Ben içimde öfkeyle nefret karışık bir halde onu bir ağaçta bulduğumuzu anlattım ve ağaçtan inmeye korkup orada mahsur kaldığını özellikle belirtmeye çalıştım. Böylece annesinin öfkesini azaltmak istiyordum. Fakat daha garip bir şekilde annesi yerde yatan çocuğu bir poşetmiş gibi kaldırdı ve sarılıp, öpüp okşamaya başladı. Bunun üzerine rengi bembeyaz olmuş, eli ayağı titreyen Bayan S.ye gidelim anlamında bir işaret yaptıktan sonra eve döndük. Yol boyunca ikimizin de ağzını bıçak açmadı. Akşam olunca Bayan S. terasa soframızı kurmuş, en sevdiğim yemek olan dana yüreği yapmıştı. Oldukça iştahlı bir şekilde yemeğe başladım ama  Bayan S. tabağına hiç dokunmadı. Kadınlar gereğinden fazla hassaslar diye düşündüm. Belki de o yüzden bu kadar çekiciler. Netice de her cins kendisine benzer birisiyle mutlu olacağını düşünür ama kendisinde eksik olan yanlara sahip olanlara yönelir. Bu konu üzerinde fazla durmadım ve bir yandan harika marine edilmiş etin tadı çıkara çıkara çiğnerken bir yandan da yarın yapacağım deneyin zihni bir simülasyonunu yaptım. Her şey sorunsuz ilerlerse yarından itibaren dünya eski dünya olmayacak, kimsenin bilmediği ama herkesin artık yaşamını değiştiren bir buluşa imza atmış olacağım.

7 Mart

İşte büyük gün… Sabah o kadar gergin uyandım ki, bu duruma şaşırmadan edemedim. Oysa bugünkü dinçliğimi düşünerek erkenden uyumuş, sabaha karşı dışarıyı birbirine katan kuş seslerinden rahatsız olmamak için uyku kulaklığını takmıştım. Aslında dinlendiğimi hissediyorum ama üzerimde garip bir gerginlik vardı işte. Galiba bu durum yüklendiğim yükün bir yansıması. Hiç bir insanın yapamadığı, hiç bir zamanın şahit olmadığı bir şeyi yapıyorum ve benden önceki tüm insanların baskısını üzerimde duyuyorum. İlkler her zaman anlamlıdır ve değerlidir. Hatta en değerliler genelde ilk olanlardır. Koca bir insanlık tarihi seni bekler. Senden önce kimsenin aklına gelmemiş veya becerememiş olmasının yüklediği korkunç ihtiras ve tanrısal güç… Fareyi R-Evolution’a yerleştirdim. Küçük kelepçelerle ayaklarını bağladığım iri fare, bıyıklarını oynatarak etrafı kokladı ve sanki içinde bulunduğu olağanüstü durumun farkında gibi ağzını açarak bir kaç kez bir fareden ilk kez duyduğum şiddette çığlık attı. Bu çığlıkla ürperdiğimi hissettim. Bayan S. yanımda olsaydı muhakkak istavroz çıkarırdı. Gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra makineyi çalıştırdım. Dijital gösterge altı gün on dört saat kırk yedi dakika on sekiz saniyeyi geri saymaya başladı. Bu da evrimsel zaman olarak yaklaşık beş milyon yıla tekamül ediyor. Bu sürenin sonunda ne ile kaşılacağımı bilmiyorum. Evrim sonsuz olasılıkların bir ürünü. Aynı değişken her canlı da farklı dönüşümleri tetikleyebilir. Bunu ön görmek neredeyse imkansız buna rağmen bunun bir matematiği yok değil. Bir nevi Big Bang olayına benziyor bu. Evren tesadüflerle ve kaosla oluşuyor sonrasında ise bir sistem ortaya çıkarıyor yani bir matematiksel düzene evriliyor. Yani olasılık matematiğe dönüşüyor bir süre sonra.  Bugünü bu stresle ve gerginlikle nasıl geçireceğimi bilmiyorum. Geçen merkezde gördüğüm bir yerli bana at bulabileceğini söylemişti. En iyisi bu işi halledeyim bugün. Kapalı bir ortamda duracak durumda değilim. Bayan S.’ye R-Evolution’ın belli düzeyde kontrol etmeyi öğrettim ayrıca telefonumda bulunan ve buradaki değerleri online olarak görmemi sağlayan bir uygulama yaptım. O halde dışarıya çıkıyorum.

8 Mart

Bayan S.’yi ilk defa böyle somurtkan görüyorum. Kızgın ve huysuz… Atı ilk gördüğünde geriden şöyle bir süzdü sonra ilgilenmeden içeriye girdi. Hayret! Kadın milleti bir atı da kıskanıyormuş demek ki? Onun bu halinin atımı kıskanmaktan başka bir şey olmadığına eminim. Beni atımdan kıskanıyor. Kuma getirmedim ki at aldım. Bazen bana olan tutkusu beni rahatsız etmiyor değil! Atıma gelirsek genç bir Endülüs Atı. Bana at bulacağını vadeden yerliyle birlikte arabamla adanın kuzeyindeki boş arazilerin ortasında yer alan bir haraya gittik. O kadar süredir buradayım açıkça söyleyeyim buraya ilk defa geliyorum. Onlarca atın içinde yer aldığı etrafı çitlerle çevrili geniş bir yerdi burası. Aracım bizi ön dişleri olmayan ve bu yüzden anlaşılmaz bir fransızca konuşan bir yerlinin yanına götürdü. Oldukça samimi oldukları belli olan yerliler kendi dillerinde bir şeyler konuştular. Bu durumdan biraz rahatsız oldum netice de ikisi de fransızca biliyordu. Yine de üzerinde durmadım bu durumun ki büyük ihtimal biraz daha para kopartma ile ilgiliydi bu diyalog. Öyle kolay yaş tahtaya basan biri değilimdir. Konuşmaları bittikten sonra diğer yerli ahıra girerek kahverengi bir atı yularından çekerek yanımıza getirdi. At harika görünüyordu. Bakımlı ve iyi terbiye edilmişti. Bu yürüyüşünden bile belli oluyordu. İkisi de benim atlardan ne kadar iyi anladığımdan bihaberdi tabi. Babamın en büyük tutkularından biriydi ata binmek. Bu yüzden küçüklüğümden beri atlarla iç içeydim. Atın şöyle etrafında döndükten sonra atı alıyorum dedim. Kendini pazarlığa hazırlamış olan atın sahibi sevinçe atın fiyatını söyledi. Atın fiyatı olması gerekenin iki katıydı. Köylü kurnazlığı en tahammül edemediğim şeylerden birisidir. Blöf olsun diye “vaz geçtim” dedim fiyatı duyunca. Atın sahibi bu ani vazgeçişim karşısında afalladı. Ona göre daha fiyatı duymadan alıyorum diyen biri ata ne fiyat biçilse verecekti. Aracım da şaşırmıştı. Ben gitmek için dönmüştüm ki koluma yapıştı. Neden vazgeçtiğimi sordu. Eğer fiyatla ilgili bir sorunsa çözebileceği söyledi. Ben de bunun üzerinde döndüm ve elimi cüzdanıma atarak adamın istediği fiyatın yarısının çeyrek fazlasını eline saydım bir çeyreği de aracımın eline sıkıştırdım ve atın yularını adamın elinden alarak atı yanıma çektim. İkisi de anlamsızca birbirine baktı fakat yine de atın iyi fiyata gittiğini bildiklerinden seslerini çıkarmadılar. Arabamı aracım kullandı bense atla döndüm. Atı sürmedeki hünerimi görünce aracımın ağzı kulaklarına varmış, sürekli eliyle iyi anlamında işaretler yapmıştı. Atım huyluydu ve iyi muamele görmüştü. Bu da benim bu alışverişteki kârımdı. Atımın yerini günler öncesinden hazırlamıştım. Onu ahırına bağladıktan sonra buraya bir köpek lazım diye düşündüm. O sonraki iş artık. Bayan S.den kahve isteyerek R-Evolution’ın başına oturdum. İçerideki yoğun ışımadan dolayı faredeki dönüşüm hakkında doğru veriler elde edemediğim için sürecin tamamlanmasını beklemeliyim. Bu yüzden sadece camın arkasında dalgalanan ve ara ara gök kuşağı gibi renklere bürünen ışığı izliyorum. Bu benim en büyük bağımlılığım oldu son günlerde. Bayan S. bu halimi garipsiyor adeta onunla vakit geçirmediğim için bana sitem ediyordu. Hal böyle olunca Bayan S. de benimle birlikte bu yapay aurorayı izlemeye başladı. Bu sırada da makine daha çok ilgisini çekiyor ve bana sorular sorup duruyor, ben de onun anlayacağı şekilde hangi düğmenin ne işe yaradığını, neye başlamadan önce neler yaptığımı anlatıyorum. İlginç bir merakı oluştu makineye karşı ve şaşırtıcı derecede ilerleme kaydetti. Belki onun da farkında olmadığı şekilde tahmin ettiğimden daha zeki biri.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...