mutant-11.bölüm

Konuşmadan yürüyorlardı. İkisi de birbirleriyle meşguldü muhakkak fakat bunu kimse diğerine belli etmiyordu. Belki çekingenliklerinden belki de bunun bir zaaf olarak algılanması korkusundan, konuşmadan yürüyorlardı. 

Eve girdiklerinde Rıza alışkanlık olarak ışığı yakmadı fakat sonra arkadaşının rahatsız olacağını düşünerek lambanın düğmesine dokundu. Arkadaşına oturması için yer gösterdiğinde, arkadaşının hiç bir harekette bulunmadığını fark edince o da durdu kıpırdamadan. İkisi de konuşmadıkları halde birbirlerini anlamışlardı sanki. 

“Gözlerim görmüyor.” dedi Rıza, adeta uzlaşı tamamlansın diye. Yabancı ses çıkarmadan gösterdiği yere oturdu. Yürürken bir buharlı tren hareket ediyor gibiydi. Rıza o oturana kadar bekledi sonra buzdolabını açarak  kahvaltılıkları çıkarıp masanın üzerine dizmeye başladı. Dolabın yanındaki raftan bir kaç tane elma alıp onları da masaya bıraktıktan sonra yabancıya gelmesini söyledi ve çayı koymak için ocağa yöneldi. Yabancının hareket ederken çıkardığı garip seslerden onu rahatlıkla takip edebiliyordu. Sandalyeyle gürültülü bir mücadeleden sonra yabancı masaya oturdu ve ancak iştahlı bir hayvanın yemek yerken çıkarabileceği sesler çıkararak önündekileri yemeye başladı. Daha çay demlenmeden yabancı doymuş ve masadan kalkıp tekrar eski yerine oturmuştu. Rıza “bir kaç dakikaya çay olur” dedi fakat yabancı çayın ne olduğunu sorunca afalladı. Ne diyeceğini bilemediği bu durum karşısında yine tedirginlik duymaya başladı. “Sadece su istiyorum” dedi yabancı. Rıza çeşmeden doldurduğu büyükçe bir bardaktaki suyu ona uzattı. Bardağı uzatırken istemeden eli onun parmaklarına dokunmuştu. Bu temasla aslında tek tedirgin olanın kendisi olmadığını anladı. Yabancının elleri belli belirsiz titriyordu. Az önce yabancının kalktığı sandalyeye oturarak ona doğru döndü. Bir süre öylece konuşmadan oturdular. Sessizliği Rıza bozdu:

  • Kimsin sen?

Yabancı bu sarsıcı soruyu beklemiyordu. Bu yüzden bir süre cevap veremedi. Çünkü onun için bu soru kendi benliğinin farkına vardığından bu yana sorduğu soruydu ve bu soruyla muhatap oluyordu yine. Çaresizce başını önüne eğdi.

  • Bilmiyorum. 

Rıza bu garip yabancıyı artık daha çok merak etmeye başladı. Bir insan kim olduğunu nasıl bilmezdi? Elinde olmadan şaşkınlığını belli etti.

  • Kim olduğunu bilmiyor musun? Anlamadım.

Yabancı cevapsız kaldı. Rıza onun üzerine gittiğini düşünerek biraz üzüldü. Belki de anlatmak istemediği veya unutmak istediği kötü anıları vardı. 

  • Özür dilerim seni sorguya çeker gibi oldu. Sadece biraz konuşmak istersin diye düşünmüştüm.
  • Ben pek konuşmam. Sadece profesörle konuşurdum.
  • Profesör kim? Bir yakının mı?
  • O benim yaratıcım.

Rıza elinde olmadan ürperdiğini hissetti? Karşısındaki bir akıl hastası olabilir miydi? Veya gerçekten bir çocuk vardı karşısında. 

  • Yanlış anlama ama yaşını sorabilir miyim?
  • Üç yıl 6 ay 17 günden beri dünyadayım. (Gözlerinin önünde odasında duvarda asılı duran dijital gösterge canlandı.)

Rıza söylenenin ciddiyetini anlamak için bir süre bekledi.

  • 3 yaşındasın yani öyle mi?

Yabancı kararlılıkla “Evet” diyerek onayladı onu. Rıza bir tiyatronun içinde gibi hissetti kendini. Şu anda yaşadığı gerçekdışı durum zihnini allak bullak etmişti. Her sorusuna karşı aldığı çılgın cevaplar yaşadığı anın gerçekliğini daha çok sorgulatıyordu ona. Bu kısa soru faslı yeterince yormuştu onu. Kendine hakim olamayarak son kez adını sordu.

  • D-102 der bana profesör.

Bunun üzerine daha fazla konuşmanın anlamsız olduğunu düşündü. Bu garip yabancıya bir gecelik bir iyilik yapacak ve sonra onu bir daha görmeyecekti. Dalga geçiyorsa veya aklından bir zoru varsa bu onun bileceği şeydi. Rıza sandalyesinden doğrularak yabancının oturduğu kanepeye gitti ve ondan kalkmasını rica ederek, kanepeyi yatak olacak şekilde açtı. Sonra karşı köşedeki kendi yatağının altında duran örtülerden birisini getirip serdi ve ince bir çarşafı da örtü olarak kullanılsın diye kanepenin üstüne bıraktı.

  • Ben erkenden işe giderim. Sen rahatsız olma, uykunu al. Kahvaltılık bir şey bırakırım masada. Yedikten sonra çıkarken kapıyı çekmen yeterli, sorun olmaz. Seninle tanıştığıma memnun oldum D-102.

Dedikten sonra ışığı söndürdü ve lavaboya gidip abdest aldıktan sonra yatsı namazını kıldı. Bu süre zarfında D-102’nin gözlerini biran olsun ondan ayırmadığını biliyordu. Yatağa girdiğinde hala onun kanepede oturup kendisini izlediğini hissediyor ama bir şey diyecek cesareti bulamıyordu. Yorgun vücudu bu gerilime daha fazla dayanamadı ve uykuya daldı. 

Sabah uyandığında, tedirgin ruh halinin sebebini düşündü biran. Birden D-102’yi yani evinde birisinin olduğunu hatırladı. Bu çok uzun süredir olmamıştı. Sessizce yatağından çıktı. Rahatsız edici bir uyku uyumuş neredeyse hiç dinlenmemişti. Bir süre kıpırtısız durarak D-102’nin varlığına dair bir işaret duymak istedi ve hırıltılı solumasını duyunca dünkü yaşadıklarının adeta rüya olmadığına kanaat getirdi. Elinden geldiğince ses çıkarmamaya çalışarak yataktan kalktı, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra dolaptan kahvaltılıkları çıkarıp masaya sıraladı ve bir şey yemeden evden çıktı. 

Günün nasıl geçtiğini anlamamıştı. Hangi kitabı satmış, ne kadar para kazanmış, kimlerle muhattap olmuş neredeyse hiçbirisini hatırlamıyordu. Hep D-102’yi düşünmüştü. Nasıl biriydi, nereden gelmişti, kimdi? Neden böyle garip konuşuyordu? Sanki bu dünyaya ait değil gibiydi. Erman Abi’ye ondan bahsedip bahsetmemesi gerektiğini çok düşündü ama sonra vazgeçti. Nasıl olsa çoktan gitmişti evden ve kim bilir belki de bir daha asla denk gelmeyeceklerdi. Bir iyilikti onun ki, Allah rızası için. Gerisi çok da mühim değildi. Bu düşüncelerle akşam olmuş eve dönüyordu. Sahaf Erman onu düşünceli bir şekilde evine giderken görünce laf atmadan duramadı.

  • Ne o karadenizde gemilerin mi battı?

Rıza, bu sesle düşüncelerinden sıyrılarak kendine geldi ve Erman’a gülümsemekle yetindi.

  • Gel dinlen biraz, sana bir çay koyayım.
  • Yok Abi, ben gideyim. Dün uyuyamadım. Yorgunum gidip dinlenmeliyim.
  • Neden uymadın bakalım, hasta felan değilsin ya? Yoksa aşk acısı mı?
  • Yok yok abi. Olur bana arada. Uğrarım yarın sana olur mu?
  • Hadi bakalım öyle olsun. Dikkat et kendine. Bir şey olursa bana söylemezsen kavga çıkar bilesin.
  • Tamam Abi. Sağol. İyi akşamlar

Rıza, Erman Abiye dün akşamki durumdan bahsetmediği için kendisini biraz suçlu hissetti. Erman Abi ona en yakın insandı. Ama D-102’deki anlamlandırmağı gariplik, anlatmaya çekineceği bir sır etkisi uyandırıyordu onda. Sanki bu anormal olay bahsedilmediğinde bir rüya gibi, bir düşünce gibi geçip gidecekti. Evinin kapısına geldiğinde rahatladığını hissetti. Kaygılı durumlarda uyumak ve dinlenmek ona iyi geliyordu. Namazını kılıp hemen yatmayı düşünüyordu. Arabasını kilitledikten sonra eve girdi. Eve girince birden olduğu yerde kalakaldı. D-102’den yayılan garip kokunun hala evde olduğunu duydu. Tahmin ettiği şey mi olmuştu yoksa evi havalandırınca çıkacak eve sinmiş bir kokumuydu bu. Eliyle ışığın düşmesine dokundu, ışık açıktı. O gitmemişti. Korkuyla seslendi:

  • Burda mısın D-102?
  • Evet.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...