Mutant-10.bölüm

Rıza, kulaklığı kulağında tabla arabasını önünde ittirerek eve dönüyordu. Serin bahar havasını vücudunda hissederek ağır ağır ilerliyordu. Bugün epey tezgah başında oyalanmış, havanın karardığı saatlere kalmıştı. Gün boyu Sahaf Erman’nın telefonuna yüklediği İbn Arabi’nin “Kaza ve Kader” kitabını dinlemişti. Duyduklarının bir kısmını biliyordu, cami vaazlerinde dinlemişti. Fakat bazı noktalarda zihnini allak bulmak etmişti bu kitap. O noktalara bir çözüm bulmak isterken daha da derin düşüncelere dalmasına sebep olmuştu. Erman Abi’nin seslenmesine bile gülümseyerek karşılık vermiş, onun arabasını durdurmasına fırsat vermeden hızlanmıştı Sahaf’ın önünden geçerken. Erman onun bu aceleciliğine hayret etmişti. Bu gün fazla yorulmuştu anlaşılan diye düşünmüş sonra üzerinde durmayarak elindeki kitabı okumaya devam etmişti.

Rıza en çok kaza ve kader kavramlarını düşünüyordu. İnsanoğlunun en büyük çözüm noktasının orada yattığını ve gerçek kulluğun bu iki kavramı sindirmekle olacağına inanıyordu. Evet, imanı tamdı. Kendisini var eden ve kaza ve kaderin hakimi bir Allah vardı. Ama kendi varlığı bu yaratılışın neresindeydi? İnsanın başına gelen şeylerin olacağı önceden belli miydi ve insan bu başına gelecek şeylerin sadece kurbanı mıydı? Yine tehlikeli sularda yüzdüğünü hissetti. Tam da bu düşünceye tesadüf, kitapta şu cümle geçiyordu: “Eğer kul kaderin hükümlerini bilmiş olsa Allah’a ihtiyacı kalmaz ve kendisini müstakil hissetmeye başlar.” Bir an durdu bu cümleyi dinleyince, kaderin bilinmezliği karşısında onu nasıl kavraya bilecekti? Onun ki sadece bir ön kabul mü olacaktı? Derken bir cümle daha duydu ki, yoluna devam edecek gücü bulamadı dizlerinde: “İnsan kendisi için belirlenen fiili işlemeye mecburdur.‛ Bu cümleyi sindirmesi biraz zor olacaktı. Arabasını kaldırımın kenarına çekerek, kaldırım taşına oturup biraz soluklanmak istedi. Aslında fikri bir soluklanmaydı bu. Normalde yolda durduğu hiç görülmüş şey değildi. Sarsıcı cümleler ardı ardına geliyordu: “Varlık tektir o da Allah’ın varlığıdır. Diğerleri ise Allah’ın kendilerine varlık bağışlaması sonucu var olmuşlardır. Bu durumda varlıkları bile kendilerine ait olmayan yaratılmışların fiilleri kendilerine nasıl nispet edilebilir?” Bu genç yüreği bu kadarını kaldıracak dermanı bulamıyordu kendinde. Yaşamında kırılma noktaları olmuştu. Bunun neden onun başına geldiğini sürekli sormuştu kendine. Bu sorular gittikçe içinde büyüyen bir öfkeye dönüşmüş onu inandığı şeylerden uzaklaştırmaya başlamıştı. Bu kopuş içinde bulunduğu çaresiz durum sonu olacak gibi görünmüş ve adeta uzaklaştığından uzaklaştığına kaçarak her şeyin bir anlamı olduğu düşüncesiyle dine yönelmişti. Aslında ailesi pek dindar sayılmazdı. Annesi sadece Ramazan’da bir kaç gün oruç tutar ve sürekli “günah” veya “sevap” der dururdu. Bir kaç yaz da Kur’an kursuna gitmişti o kadar. Fakat bu dine yönelme çabası onun içindeki fırtınaların dinmesine yardımcı olmuş, bir şeyleri kabullenmesini kolaylaştırmıştı. İçindeki bu uzlaşı yer yer sorgulamalarla sarsılır gibi olsa da dinin genel mantığıyla hemen o sesleri susturmayı başarmıştı. Biraz sakinleşir gibi oldu. O an kulağına robotik ses şu cümleyi okuyordu: “Mutlak cebir içerisinde kendisine özel bir alan tahsis edilen insan, bir nevi cüzî irade imkanına kavuşmuş olmaktadır ki, bu da kişinin fiilinden sorumlu olması demektir. Zira kendisine tanınan hürriyet imkanı ile bizzat fiilin gerçekleşmesine katkıda bulunma konumuna gelmiş olmaktadır. Her ne kadar hakikatte fiilin yaratıcısı Allah ise de, söz konusu fiile verilecek hükmün belirleyicisi, ona mahal teşkil eden insandır.” Üzerine kocaman bir yük binmiş gibi hissetti. Beyni acıyordu adeta. Belki de bu şeyler biranda öğrenilemeyecek kadar karmaşıktı ve zamanla kendiliğinden sindiriverecekti zihni bunları. Kulaklığını cebinden çıkardığı kılıfına yerleştirerek tekrar cebine koydu. Yorgunluğunu daha çok hissediyordu şimdi. Arabasına tutunarak doğrulmaya çalıştığı sırada arkasında bir inilti duydu. Ürkerek arkasını döndü gayri ihtiyari. Tedirgin olmuştu bu garip ses karşısında. Bir süre olduğu yerde bekledi. Sanki o sesin bir kez daha ortaya çıkacağından emindi. Yanılmadı, aynı iniltiyi bu kez daha uzun ve içli bir şekilde duydu. Bir anda tüm vücudunu saran korkuya karşı koyamadı ve sesin geldiği yöne doğru seslendi: “Kim var orda?”

Sorusuna herhangi bir cevap alamayınca, burada durup kendini daha fazla tedirgin etmenin aptallık olduğunu düşünerek arabasının başına geçti ve arabasını ittirmeye başladı fakat arkasından “Dur” diye seslenilmesiyle olduğu yerde donmuş gibi kaldı. Ağır ağır arkasını döndü. Bu sesin sahibinin ondan ne istediğini korkuyla bekliyordu. Sesi yine duydu: “Yardım et!” Rıza’nın tedirginliği artmıştı bu talep karşısında. “Neyin var?” diye sordu sesteki Izdırabı farkedince. Ses: “Bana yardım et! Sokakta yaşamam ben. Yorgunum, açım ve üşüyorum.” Rıza sese doğru bir kaç adım attı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Korkusu yavaş yavaş dağılıyor yerini merak ve merhamet duygusu alıyordu. Onu burada bırakamayacağını biliyor ama kim olduğunu bilmediği birisini evine götürme fikri de pek akla yatkın gelmiyordu.Her şeye rağmen yapması gerekenin onu bu halde terketmemek olduğunu hissediyordu. “Gidecek bir evin veya yanında kaldığın birileri yok mu?” Şimdi daha net fark ettiği garip bir tınıdaki ses: “Evim ve Kimsem mi? Tanıdığım bir kişi var bu hayatta sadece. Ama onun yanına gitmek istemiyorum. Yaşadığım yere bir daha dönemem. Lütfen yardım et bana. Çok korkuyorum. O kadın buraya bıraktı gitti beni.” Rıza bu yabancının oldukça farklı bir kişi olduğunu ama anlattıklarında da dürüst olduğunu hissediyordu.” Karar vermek için biraz düşündü. “Benimle gelebilirsin, karnını doyuracak bir şeyler hazırlayabilirim sana.” Sevinçle “peki” dedi ses. Sanki yetişkin sesli bir çocuktu yabancı. “Yürüyebilecek durumda mısın?” diye sordu Rıza yabancıya. Yabancı “evet, ama çok hızlı yürüyemem.” dedi. “Tamam” dedi Rıza. “Ben de çok hızlı yürüyemem zaten, hadi gel bir kaç dakikalık bir yolumuz var.” Yabancı yürürken inlemeye devam ediyor, derin derin soluyordu. Bir yandan da sürekli hayret ve şaşkınlık içeren nidalarda bulunuyordu. Kokusu sıradan bir insandan farklıydı, ilaç kokusuna benzer bir koku yayılıyordu üzerinden.

Yoldaki tüm dükkanlar kapalıydı. Bu saatte oldukça tenha olurdu bu sokaklar. Asfaltı cilalayan ayakkabıların sahiplerinin daha yankıları bile silinmeden her yeri istilacı bir ordu gibi biran da nasıl terk ettiklerine elinde olmadan şaşırırdı. Yanındaki yabancı belki de bir başkasına denk gelecekti bu kadar tenha olmasaydı buralar ve böyle bir sorumluluğu yüklenmemiş olacaktı. Kader dedi kendi kendine. Demek ki bu karşılaşma bir şekilde olacaktı. Her şey buna göre ayarlanmıştı. “İnsan kendisi için belirlenen fiili işlemeye mecburdur.‛ Bu cümle yankılandı zihninde.

 

 

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...