Mutant-9.Bölüm

Profesör yaklaşık bir saattir okuduğu genlerle alakalı bir fransızca kitabı kapatarak masaya bıraktı. Gözlüğünü çıkarıp yorulan gözlerini ovmaya başladı. Aynı zamanda da tarihteki bir çok bilim insanını düşünüyordu. İsmi günümüze kadar gelmiş olanların bir çoğunun başarmak istediği uçuk hayalleri vardı. Bir kısmı bunu başarmış bir kısmı onca mücadelesine rağmen bir sonuç elde edememişti. Tesla kablosuz elektriği tüm insanlığa sunmaya ömrünü adamış ama başaramamıştı, Stephan Hawking herşeyin teorisini bulamadan hayata gözlerini yummuştu, Robert Cornish bir ölüyü canlandırmaya çalışmış ama başaramamıştı. Vladimir Demikhov, canlı vücutlarının belirli parçalarını bir araya getirerek toplama canlılar yapmaya çalışmış o da başaramamıştı. Aslında bilim başarılardan çok başarısızlıklarla doluydu sanki. Bu kadar başarısızlığa rağmen takdire şayan bir ilerleme kaydediyordu insanoğlu. Peki, kendisi neresindeydi bu listenin? Beş yıldır aktif olarak, yirmi yıldır da dolaylı olarak yapmak istediği şeyi başarmaya çalışıyordu. Evet, kayda değer bir noktadaydı ama hala yolun yarısında bile değildi. Finansörler ne zamana kadar destekleyeceklerdi onu? Bu aşamada desteklerini çekip laboratuvarı kapatırlarsa bunun kendisi için ne kadar büyük bir yıkım olduğunu düşündü. Gerçi kapatsalar bile artık onu ekonomik anlamda etkilemezdi bu. Hem kendisini hem de oğlunu ömrünün sonuna kadar rahatça yaşatacak serveti biriktirebilmişti bu süreçte. Ama o bilim insanlarının içindeki başarma arzusunu nasıl susturacak, bu yenilgiyi nasıl hazmedecekti? Diş ağrısı çeken bir insan sarayda yaşasa ne ifade ederdi ki. O zihnindeki bu sancıyı dindirmezse bundan sonraki hayatı hep huzursuzlukla geçecekti bunu öngörebiliyordu. Bir kaç deney daha yapması gerekiyordu bu ay için. Bir kaç tane daha denek oluşturmalıydı. Fakat denekleri bir kaç hafta yaşayamadan ölüyordu. Daha fazla denek üzerinde çalışması, daha fazla gözlem yaparak eksik kalan şeyi tespit etmesi gerekiyordu. Bu konuyla alakalı onlarca makale yazmış, tüm akademik kariyerlerinin tezlerini bu konuya adamıştı. Bu konuda otoriteydi. O başaramazsa kimse başaramazdı ve bu ona daha ağır geliyordu.

En başarılı denek D-102’ydi. Üç yıldır yaşamayı başarmıştı. Düşünebiliyor, konuşabiliyor, hareket koordinasyonunu sağlayabiliyordu. Beklenen zekilikte olmasa da normal üstü bir insan zekasına sahipti. Hafızası oldukça güçlü, Bedensel özürlerine rağmen sağlığı iyi durumdaydı. Gözleri bir insan gözünün bir buçuk katından fazla iyi görüyor, burnu en az üç kat daha iyi koku alıyor, dört-beş basamaklı sayılarla zihninden dört işlem yapabiliyor ve duyduğunu hemen kavrayabiliyordu. Buna rağmen beyni sık sık tekliyor, bir anda tüm fişleri çekilmişcesine öylece kalıyor ve boşluğa düşüyordu. Bu kopuşlar git gide onun beyin yapısını etkiliyor ve şimdiye kadar ki olan ilerleme geriliyordu.

Büyüme hızı muazzamdı üç yılda bedensel olarak bir insana göre beş kat daha hızlı büyümüş, zihinsel olarak altı kat daha hızlı gelişmişti. Buna rağmen yaptığı testlere bakılırsa artık ihtiyarlama sürecine girmiş, yaşam grafiği tepe noktasını görmüş ve inişe geçmişti. Ondan çok şey öğrenmişti. Öğrenmeye de devam ediyordu. O tüm denekler için bir kriter ve kontrol noktasıydı. Onun varlığından sadece şirketin üst düzey iki fransız yönetici haberdardı. Hatta onunla video konferans şeklinde bir görüşme yapmış ve oldukça etkilenmişlerdi. Onun varlığı sayesinde belki de herşeye rağmen bu kadar sabırlı davranıyorlardı. Bu yüzden yeni deneklerde ondaki kusurların hiçbirinin olmamasına çalışıyor, ondaki iyi yönleri geliştirmeye gayret ediyordu.

D-102 bilim dünyasının en ender varlığıydı ve tüm dünyanın bundan haberdar olmaması üzücü bir şeydi. Öldükten sonra ünlenmek fikri ağır geliyordu profesöre. O sefalet içinde öldükten sonra ünlenenlere acıyordu. Tüm başarılarının yansımalarını göremedikten sonra bu başarılar ne kadar anlamlıydı? Sadece anılmak yeterli miydi takdir edilmek için? Bu düşüncelerle bunaldığını hisseti ve içinde karşı konulmaz bir istekle onu görmek istedi. Ona karşı herhangi bir duygusal bağlılığı yoktu. O onun için sadece bir deney malzemesi, deney faresiydi. Bunun böyle olmasının sürecin sağlıklı ilerlemesi için gerekli olduğunu düşünüyordu. Ona bu yüzden bir isim bile vermemişti. Duyguya yer yoktu bilimde. Buna inanıyordu. Bilim yapılası gerekeni yapar ve sonuçlarını mantıkla ortaya koyardı. Onu görmek istemişti çünkü bu onu hem yapmak istediği şeye karşı motive ediyor hem de gururunu okşuyordu. Varmak istediği mezile giden yolda bir yol işaretiydi o. Koltuğundan kalkamadı bir süre, geçen günkü konuşmaları geldi aklına. Geriye yaslanıp bir kez daha hayalinde canlandırdı o sahneleri.

“Senin yaratıcın benim” demişti gözlerine bakarak. “Seni ben var ettim.” Çünkü D-102 ona ilk kez kim olduğunu sormuştu. Üç yıldır ilk kez. Muhakkak bunu sürekli düşünüyor fakat profesörden başka bir insan görmeyen ve varolduğundan beri burada olan D-102, bunu dile getirmenin hiç bir anlamı olmadığını kavrayacak kadar zekiydi. Dört ay önce bilmediği bir nedenden ötürü profesöre saldırmış onun boynunu incitmişti. Profesör zorlukla oradan kaçabilirmiş ve bir gün sonra bu kafese konmuştu. Profesörün tanrısı olduğunu biliyordu. Onun herşeyin kontrolünü elinde bulundurduğunu ve ona iradesini kullanmasına imkan tanımayacağını da. Öğrendiği herşeyi ona o öğretmişti. Bildiği bütün kelimeli ondan duymuştu. Zihin haritasındaki kavramları o inşa etmişti. Bunları ona bağışlaması bile onun lütfuydu. Ama yine de bazen iradesine yeniliyordu ve umutsuzluk ve sorular arasında kalıyordu. İçinde bulunduğu durumdan farklı bir durumla karşılaşmadığından olması gerektiği yerde ve olması gerektiği muameleyi gördüğüne inanıyordu. O profesöre zarar vermiş ve bu hapse tıkılmıştı yani onun iradesine karşı gelmişti. Çünkü profesör onun üstün varlığıydı. Ondan daha farklı, ondan daha bilgili, ondan daha düzgün fiziği vardı. Yapmaması gerektiği halde o anlık boşluklardan birine kapılmış ve sormuştu: “Ben kimim?” Profesör değişik bir haz ve üstünlükle sesini yükselterek “Senin yaratıcın benim, seni ben var ettim. Sen benim kulumsun.” demişti ve daha da ona düşünecek malzeme vermemek için lafı fazla uzatmadan “Ben nasıl istersem öyle olacaksın.” “Ben neyi istersem onu yapacaksın.” diyerek onu yalnız bırakıp gitmişti. Aslında onun yanına ne zaman gitse pişmanlıkla doluyordu içi. Onunla çok fazla diyaloğa girmemeli sadece deneyler ölçüsünde muhattap olmalıydı diye düşünüyordu fakat karşısındaki zeki canlının sınırlarını sadece deneylerle test etmek istemiyor bunu farklı yönlerden de görmek istiyordu ki bunun cazibesinden de kurtulamıyordu. Belki de onu ecelini beklemeden yok edecekti. Netice de bir deneydi o ve ihtiyaç kalmayınca gereksiz bir şeydi. Kendini kontrol etmesi gerektiğine daha fazla inanıyordu son günlerde.

Koltuğundan doğrularak kalktı ve herkesin laboratuvardan çıktığından emin olmak için Laboratuvarın bahçesindeki otoparka bir göz attı. Sadece kendi arabası görünüyordu aşağıda. Sonra dönerek anahtarları almak için resim çerçevesini kaldırdı. Resim çerçevesinin arkasındaki anahtarları alırken biran oğluna takıldı gözleri. Yüzünde o kadar cüretkar ve isyankar bir hava vardı ki, onun kontrolünün yüzde birinin bile kendi ellerinde olmadığını düşündü. Belki bir inancı olsaydı o iplerin başka bir üstün varlığın ellerinde olduğunu düşünebilirdi ama o daha fazla oyalanmadan odasından çıktı.

Demir kapıyı ses çıkarmamaya çalışarak açıp içeri girdi. Alışkın olduğu karanlık koridorda sanki aydınlıkmış gibi zorlanmadan yürüyerek kartıyla ikinci kapıyı da açtı. Ardından birisi D-102’in kafesinin olduğu duvarda diğeri de yapan ustanın beceriksizliğinden dolayı kısa kalan kablonun ancak yetiştiği yer olan kapının sağındaki dolabın arkasında olan lamba düğmesine dokundu. Aynı anda ağzı açık bir şekilde olduğu yerde kalakaldı. Kafes açıktı ve içinde kimse yoktu.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...