Mutant-7.bölüm

Elifnur geçen gün ki olayın etkisinden kurtulamamıştı daha. O kapının ardında ne olduğunu merak ediyor, profesörün gizlediği her neyse öğrenmek istiyordu. Sabaha kadar uyuyamamış, yatakta dönüp durmuştu. İçinden bir his bu mevzuyu pek kurcalamaması gerektiğini söylese de, bu işin peşini bırakmayacağından emindi. Çünkü hayatı boyunca korkuları yenmenin en güzel yönteminin bu onların üzerine gitmek olduğunu öğrenmişti. Ertesi gün laboratuvara içinde önceden hiç duymadığı bir tedirginlikle geldi. Profesöre görünmeden asistanlar için ayrılmış odaya gitti. Ekrem beyaz önlüğüyle kanepenin ucunda oturuyor, bacak bacak üstüne atmış bir şekilde masanın üzerinde yığın gibi duran bilimsel dergilerden birisini okuyordu. Kendisinden başka burada beş asistan daha vardı. Ayrıca bir laboratuvar şefi, analizciler, simulatörler, biyologlar, kimyagerler, üç kıdemli doktor ve profesörle birlikte yirmi bir kişi çalışıyordu. Ekrem en samimi olduğu arkadaşıydı. Kırkına basamak dayamış, başının tepesi eğitimle geçen yorgun yıllarından bir hatıra bırakmışçasına iyice kelleşmiş, açık tenli, ağır kanlı fakat iyi bir adamdı. Elifnur’u görünce ayağını topladı ve elindeki dergiyi katlayıp masaya koydu.

  • Naber Elifnur, gel otur.

diyerek ona karşısındaki koltukta yer gösterdi. Elifnur gülümseyerek karşılık verdikten sonra bir külçe gibi kendini koltuğa bıraktı. Onun bu yorgun halini gören Ekrem, Elifnur’un hareketli gece hayatını bildiğinden çok üstünde durmadı.

  • Genlerle ilgili bir makale okuyordum şimdi. Genleri istenilen dizilimde yaratmak başarılırsa bunun kontrolsüz bir mutasyona neden olacağını savunuyorlar. Yani bir nesil sorunsuzca yaşamını istenilen özellikte sürdürse bile bir sonraki nesilde uyumsuzluklar ve bozukluklar olacağını iddia ediyorlar. Profesör bu yazıyı görmüş müdür acaba?

Elifnur elini ağrıyan başında gezdirdikten sonra, bir süre Ekrem’e düşünceli bir şekilde baktı. Ekrem de bakışlarını ondan çekmemişti.

  • Sence biz burada ne yapıyoruz?

Ekrem soruyu tam anlamadığı belli edercesine yüzünü ekşitti. Elifnur konuşmaya devam etti.

  • Yani bana bu laboratuvarda ne yapmaya çalıştığımızı daha doğrusu profesörün neyi bulmayı amaçladığını söyler misin?

Ekrem şaşırmış bir vaziyette;

  • Bu kadar zamandır buradasın, bu soruyu şimdi mi soruyorsun?  dedi.

Elifnur aynı kararlılıkla sorusunu tekrarladı. Ekrem arkadaşını şöyle bir süzdü.

  • İnsanın hastalanmasına sebep olan genleri ıslah etmeye ve sorunsuz hale getirmenin çaresini bulmaya çalışıyoruz.

Elifnur tekrar elini alnına koyup başını geriye yatırdı.

  • Bu çalışmalara başlanalı beş yıl oldu. Sence ne kadar yakınız bu söylediklerini başarmaya?
  • Aslını sorarsan daha kat edecek baya bir yolumuz var gibi görünüyor. Bir kaç iyileştirme yaptık. Astıma sebep olan gen üzerinde belirli bir aşamaya geldik. Astım hastaları için piyasada bizim ürettiğimiz ilaçlar kullanılıyor artık. 
  • Birkaç hastalığı iyileştirmek için bu devasa yatırım ne kadar mantıklı sence? Bunca masrafı çıkarmış mıdır sence o ilacın kazancı? Daha Sağlık bakanlığı ile protokoller devam ediyor. Yani resmi prosedür bile tamamlanmış değil. Belki de ilacın ruhsatı bile iptal edilebilir çünkü bizden istenilen kadar uzun süre ilacın etkilerini gözlemlemedik bile. 
  • Ne demek istiyorsun?
  • Yani diyorum ki, profesör gecesini gündüzüne katarak çalışırken bizler iş zamanımızın yarısından çoğunu dinlenerek, kitap okuyarak, muhabbet ederek veya her gün yaptığımız işlerin aynısını yaparak geçiriyoruz. Farkında mısın bu anlamsız döngünün?
  • Hey ne oldu sana böyle? Bu durumdan en çok keyf alan sensin diye düşünüyordum. Canın istediğinde gelip, canın istediğinde gidiyorsun.
  • Bu gün internette biraz gezindim. Uluslarası anlaşmalara göre yurtdışından bir şirketin başka bir ülkede çalışma yapabilmek ve laboratuvar kurmak için tüm prosedür ve vergilerden az sorunla kurtulması için orada en az 21 kişinin çalışması gerekiyormuş. Yani böyle tam donanımlı ve gelişmiş bir laboratuvar kurabilmek için.
  • Ne var bunda? Her şirket yasal süreçleri ve vergi maliyetini düşünür.
  • Yani bizim varlığımız aslında şirketin varlığını sağlayan sayısal bir anlamdan öteye gitmiyor gibi hissediyorum. Hepimiz kariyerimizi ilerletmek dururken burada potansiyelimizin onda birini bile ortaya çıkarmayacak işlerle uğraşıp duruyoruz. Sadece Profesör ve etrafındaki bir kaç doktor dışında kimsenin doğru düzgün çalıştığı yok farketmiyor musun? Bir haftadır tek yaptığım şey profesöre kahve getirip götürmek…

Ekrem bu son cümle üzerine imalı imalı gülümsedi.

  • Şimdi anlaşıldı bu sorgulayışın sebebi. Burası bizim için güzel bir çalışma alanı. Hangimiz normal şartlarda bu ülkede böyle bir laboratuvarda çalışma imkanına kavuşu? Böyle bir laboratuvar bir üniversitede olsa hangimizin oraya girecek torpili var? Bence bu rahat ve güzel ortamın keyfini çıkar. Arada bana da kahve getirirsin sorun kalmaz.

Elifnur, öfkeyle baktı gülen arkadaşına. Sonra kendisine hakim olarak o da gülümsedi. Ekrem’i ikna etmenin veya düşündüğü şeylere hak vermesini sağlamanın imkanı yoktu. Daha da muhabbeti uzatmanın yersiz olduğunu anladı.

  • Neyse, başım çatlayacak gibi ağrıyor. Gidip bu kez kendime kahve yapayım. Malum doktora konum bu: Kafein miktarının kahve makinesi yardımıyla semptomlar üzerindeki etkisinin incelenmesi.

Yalandan bir kahkaha atarak odadan çıktı. Başının ağrısı boynuna yayılmıştı. Eliyle boynunu sıkıyor bir türlü geçmek bilmeyen ağrıyı dindirmeye çalışıyordu. Masasına zorlukla oturup, çekmeceden ağrı kesici bir ilaç aldı ve kahve makinesinden doldurduğu sütlü kahvesiyle içti. Bugün profesörü görmek istemiyordu. Aslında bunun tek nedeni geçen gün ki tedirgin edici anısı değildi. Bekçi muhakkak o gece buraya geldiğini profesöre söylemişti. Eğer profesörün sakladığı gerçekten çok gizli bir şeyse kesinlikle kendisine o gece ile ilgili sorular soracaktı. Bu sorguya henüz hazır olmadığını hissetti. 

Önünde açık duran bilgisayarın ekranına gözü takılınca fareyi usulca kavradı ve internet tarayıcısını açtı. Tarayıcı sayfasının ortasında uzanan beyaz metin çubuğuna “Recours Médicament” yazdı. Sonra önünde sıralanan web sitelerini tek tek gezinmeye başladı. Neredeyse bir saatlik bir tarama yapmış sonunda ilginç bir haber bulmuştu. Fransızca yazılan altı sene öncesine ait haberde Avustralya’da ve Kanada’da aynı adlarla şirket kuran firmanın yerel bir savcı tarafından mahkemeye verildiği ve şüpheli bir şekilde biranda savcının suçlamasını geri çekmesiyle davanın düştüğü yazılıydı. Firma, kusursuz insan modeli ve ölümsüzlük üzerine yasadışı deneyler yapmakla suçlanmıştı. 

Elifnur bir süre hayretle ayrılan gözlerini monitörden çekemedi. Sanki zihninde darmadağınık duran yapboz parçaları bir bir yerine yerleşiyordu. Ne pahasına olursa olsun o kapının arkasında ne varsa öğrenmeliydi. Bunun için en uygun zaman perşembe günüydü. Çünkü perşembe günü bir temizlik firması laboratuvarı bazı önemli bilgilerin ve malzemelerin olduğu yerler hariç temizleyecekti. Sene de iki kere olan bir durumdu bu. O gün kimse burada olmayacaktı, profesör bile. Sadece bekçi takip edecekti süreci. Kafasında bir şeyleri planladıktan sonra bahçeye çıktı. Biraz hava alıp ağrıyan başını dindirmek hem de ana girişin dışında girebileceği bir yer var mı diye araştırmak için bahçenin her tarafını gözden geçirdi. Bir kaç yer olasıydı ama başarabilir miydi emin değildi. Yine de deneyeceğinden emindi. Köşedeki ağaç bu iş için yeterince iş görecek gibi duruyordu. Kendini ağaca tırmanırken hayal etti. Nereye basıp nereye tutunacağını hesaplıyordu. 

  • Seni bahçede ilk kez görüyorum.

Elifnur olduğu yerde sıçradı. Adeta suç üstü yakalanmış gibi saçlarını savurarak arkasını döndü. Profesör zeki bakışlarını ona dikmiş, sıkılı dudaklarında sahte bir gülümsemeyle karşısında duruyordu. Kendini toplaması uzun sürmedi.

  • Başımın ağrısına iyi gelir diye düşündüm hocam. Ki iyi de geldi.

Profesör, Elifnur’un az önce baktığı ağacı başıyla göstererek;

  • Burası yapılırken o ağaç yine oradaydı. Aslında genç bir ağaç ama düzgün budamayınca baya gürleşti. Sence ne ağacı o?

Elifnur ağacı daha dikkatli baktı ama bitkilerle ilişkisi sevgililerinin ona verdiği çiçekler ve parkta üzerine bastığı çimlerle sınırlıydı. Bilmediğini belli edercesine başını salladı.

  • Ben de bilmiyorum. Zaten oldum olası hiç ilgimi çekmez ziraat işi. 

Sonra birden arkasını dönerek bekçiye seslendi ve elini gel anlamında salladı. Bekçi koşarak yanlarına geldi. Bekçiye ağacın türünü sordu. Bekçi pek iş sahasını genişletmeyi sevmeyen uyanık birisiydi bu yüzden o da bir kez merak edip ağacı incelememişti ki bunu yaparsa bir de ekstradan bahçıvanlık işlerinin başına kalmasından da korkmuştu. Bekçi bir koşu ağaca baktı, şöyle bir etrafında döndü ama tanıdık hiç bir ağaca benzemiyordu. Profesör bu ağaca kafayı takmıştı anlaşılan hemen telefonuna sarılıp botanikçi bir arkadaşını aradı. Onunla hararetle konuşmaya başladı ve Elifnur’u unutup ağacın yanına gitti. Bir yandan ağacın fotoğrafını çekip arkadaşına yolluyor bir yandan da ağacı incelemeye devam ediyordu. Elifnur biraz içi rahatlamış olarak oradan ayrıldı. Demek ki profesör o gece geldiğine pek takılmamıştı. Ya da bekçi ona söylememişti. Belki de unuttuğu bir şeyi almak için geldiğini düşünmüştü. Sebep ne olursa olsun profesörün onu ciddiye almaması ilk kez hoşuna gitmişti.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...