Mutant-6.Bölüm

Rıza, akşam iş dönüşü tablasını önünde sürükleyerek eve dönüyordu. Etrafını dinleyerek düşüncelere dalmış, ağır ağır ilerliyordu. Sahaf Erman’ın dükkanının önünden geçerken arabasının bir anda bir şey tarafından engellendiğini fark etti ve gülümsemekten kendini alamadı. Aynı anda bir sıcak bir gülme sesiyle karşılık buldu.

  • Hadi, sofra kuruldu, bırakmam diyeyim sana.

Rıza, olur anlamında başını salladı ve arabasını bir kenara çekerek Sahaf Erman’ın elinden tutarak götürdüğü yere oturdu. Hava tatlı bir serinlikte, ancak çalışan vücutların hissedebileceği bir ferahlatıcılıktaydı. Salatalık ve domates kokusu, iştahını açmıştı. Çayını yudumlayarak ağır ağır önündekileri yemeye başladı.

  • Nasıldı işler bugün?

Sahaf Erman sigarasından büyükçe bir nefes çektikten sonra dumanı savururken sormuştu bu soruyu? Genelde Rıza kendiliğinden konuşmazdı. Onun çekincen yapısını daha onu ilk gördüğünde farketmiş ve onu biraz da bu yüzden sevmişti. Bunca cüretkar insanın arasında çekingen olmak ona erdem gibi gelirdi.

  • İyiydi abi, üç kitap saattım.
  • O, iyiymiş. Hangi kitaplardı bunlar?
  • Kafka, dönüşüm; Yaşar Kemal, Binboğalar Efsanesi ve Shkespare, Hamlet.
  • Hala Shkespare okuyan var mıymış, helal.
  • Oluyor abi, öğrenciler alıyor genelde ödev için.
  • Desene Edebiyat dersi kalksa böyle değerli kitapları okuyanlar da kalmayacak. Zamazingo kitaplar okuyor çünkü gençlerin çoğu. Benim gençliğimde böyle değildi Rıza. İnsanlar değerli kitapları okurdu. Ki zaten değerli kitapların yaşayabileceği bir piyasa vardı. Gerçek yazarlar ancak kitap yazabilirdi. Bizim neslin edebi kalitesi baya sağlamdır. Fakat günümüzde önüne gelen yazar oluyor. Sosyal medyada isim yap yeter. Sonrasında kitapta milletin anasına da sövsen alınıp okunuyor. Yazık şu zamanda gerçekten edebiyat yapmak için çırpınanlara. Yaşar Kemal nur içinde yatsın. Ondan sonra yazar kalmadı bu ülkede.

Rıza gülümseyerek dinliyordu Sahaf Erman’ı, genelde böyle olurdu. O anlatır Rıza dinlerdi. Seviyordu onu dinlemeyi. İçinde kitap olan sohbetlere bayılırdı oldu olası.

  • İlk kitabımı 73 senesinde almıştım hiç unutmam, Balzac’ın Vadideki Zambak kitabıydı. O kadar etkilenmiştim ki bu kitaptan Balzac’ın bütün kitaplarını tek tek alıp okudum. Bu yüzden şimdi kitap beğenmekte zorlanıyorum işte. Bir bebeğin ilk anne sütünü emmesiyle ağzında bir damak oluştuğu gibi ben de bu kitaplarla bir okuma kriteri edindim. Hangi kitabı okusam Balzac’ın eserleri geliyor aklıma ve kitabı bu eserlerle kıyaslıyorum. Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum bazen. Okumaya başladığım binlerce kitabı belki daha yarısına bile gelmemişken bırakmışımdır. İhtiyar olunca beğeni eşeği daha da düşüyor insanın. Sana söylemeyi unuttum, yeni kitaplar geldi bu gün. Sana 0n-on beş tane ayırdım. Amerikan klasikleri çoğu. Jack London çoğunlukta.
  • Çok iyi. Jack London’ı seviyorum. Beni alıp götürüyor kitabındaki maceralara.
  • Jack London sevmen çok güzel. Bir gün sana onun hayat hikayesini anlatırım. Kitaplarını yaşamış bir yazardır o.
  • Dur birer kahve içelim. Sonra ben de yavaştan rakıya geçeyim. Seni bir başlatamadım şuna. Karşılıklı fena olmazdı hani?

Rıza güldü, bu her zamanki takılmalarıydı. Ersin Abi de biliyordu Rıza’nın içki ile ilgili düşüncelerini ama onunla şakalaşmak ayrı bir keyf veriyordu ona.

  • Yok abi sağol.

Rıza sanki haram olduğu için içmiyordum dediğinde Ersin Abi’yi kıracağını düşünüyordu. Sanki ona günahkarsın demek anlamına gelecekti bu. Bu yüzden “yok” demekle yetiniyordu. Sahaf Ersin gülerek kalktı ve bir kaç dakika sonra iki kahve fincanıyla tekrar yerine oturdu. Sonra hemen sanki kahveyi gücendirmemek için sigarasını yaktı ve yine efkarlı efkarlı çekmeye başladı.

  • Rıza, insanın yaşamak için tek bir şansı olması ne kadar acı değil mi? Hayat tecrübelerden ibarettir diyoruz. Yani her şeyi öğrenmek için bir kere yapmalısın. En azından bir çok şeyi. Hayat gibi karışık bir şeyi ise sadece bir kere test etme şansımız var. Sence bir kez daha dünyaya gelme şansımız olsaydı şimdikinden farklı mı olurdu her şey? Eğer şimdiki kafayla geleceksek öyle fakat yine her şeye sıfırdan başlayacaksak bir şey değişmezdi. Ne dersin?

Rıza, Erman abi’nin muhtemel yüzünün bulunduğu yere bakıyor, kahvesini küçük küçük yudumluyordu. Sorulan soruyu bir süre kafasında evirip çevirdi. Daha doğrusu algılamaya çalıştı. Olmayan veya olamayacaklar üzerinden olanı sorgulamak fikrine pek aşına değildi beyni. Yeniden dünyaya gelseydi her şey çok farklı olabilirdi tabi. Bunu tüm felsefi çıkarımlardan soyutlanarak söylüyordu. Ailesiyle bir arada olabilir, gözleri renklerin anısını değil kedisini görebilirdi. Ama Erman Abi’nin demek istediğini de anlıyordu. Onun kastettiği yaşamın anlamına dair şeylerdi. Fakat bu anlayışını cümlelere dökemeyeceğini düşündüğünden “Haklısın Abi” dedi sadece. Erman kahvesi bitince taburesini gürültüyle oynatarak dükkana girdi tekrar ve bir şişe ve bardağın birbirine sürtünerek çıkardığı seslerle geri geldi.

  • Emin misin içmek istemediğine?

Kafasıyla yok dedi Rıza tekrar. Sahaf Erman gülümseyerek bardağına rakıyı doldurdu ve şişeyi önlerinde duran küçük masanın altına görünmeyecek şekilde yerleştirdi.

  • Babam kanserden öldü. Onun babası da. Büyük ihtimalle ben de kanserden öleceğim. Kaderinde yazılı olandan kaçamazsın. Bu yüzden çok da sakınmaya gerek yok bu dünyada. Hep hesaplı kitaplı yaşamaya çalıştım. Şunu yaparsam şu zarar görür mü, bunu yaparsam ailem mağdur olur mu diye diye kendime ait olmayan bir dünya kurdum. Peki sonunda ne oldu, uğrana kendim gibi yaşamamak fedakarlığını gösterdiğim herkesin umurunda bile olmadım. Artık hesabım kitabım yok Rıza. Bir şeyi istersem yapıyorum, istemezsem yapmıyorum. Kimseye verilecek hesabım yok. Belki bir Allah’a. O’na da soracağım, beni neden yarattın diye? Ben istemedim netice de. Buradan yırtarım belki diye düşünüyorum.

Her zamanki gibi bir iki yudumdan sonra cümlelerinin sonunu kahkahayla bitirmeye başlamıştı Sahaf Ersin. Rıza onun bu halini başlarda garipsemişti ama sonradan en taşkın halinin bundan öteye gitmediğini ve sarhoş olmadan bu faslı bitirdiğini görünce alıştı. Hatta daha eğlenceli geliyordu bu abartı halleri.

  • İşte böyle Rıza. Hayat karşısında doğruların olacak, değerlerin olacak yani. Bir sen tanımı olacak kendinde saygı duyduğun ve bunlara göre davranacak, yaşayacak, tepki vereceksin. Sonra ne olur, ya böyle olursa, ya şuraya giderse mevzu demeyeceksin. Ben hep dedim ve şimdi yapayalnızım. Ama kendimi de suçlamıyorum. O dönem ki benim için bunu yapmak doğaldı, gerçeklerini sırtlayacak gücü ve kavrayışı yoktu. Ben kadere inan birisiyim Rıza. Her şey başımıza gelmeden yazılıyor bir yerlerde. Şartlar farklı olsaydı ben belki de bu hayatı yaşamayacak, yanlışlarla sınanmadığım bir insan olarak sevdiklerimi kaybetmeyecektim.

Rıza da az önce farklı düşünmemişti aslında. Demek ki Ersin Abi de onun gibi düşünüyordu. Gerçekten de bu kadar pasif miydi insan kader karşısında? Sadece figüran mıydı yani? Yine o garip sorgulayışlara kaptırmanın yeri ve zamanı değildi kendini. Sessiz kaldı.

  • Sen de benim gibisin. Sevdiklerini kaybettiğin o düğüm noktası olmasaydı ne halde olurdun şimdi?

Rıza, birden durgunlaştı. Yüzündeki tebessüm soldu biranda. Ersin Abi’ye anlatmıştı başına gelen her şeyi. Babasının onları terk edişini, annesi ve kız kardeşiyle bir trafik kazası geçirdiklerini ve bu kazada ikisini de kaybettiğini, Kendisininse iki gözünü… Bu gerçeği hep öteliyordu zihninde. Yüzleşmesinin onu acıtmaktan başka bir işe yaramadığı o gerçekle… Bir kazanın olma ihtimali neydi? Sadece iki arabanın birbirine çarpması mı? O kadar çok değişken vardı ki işin içinde. Belki aylar belki yıllar belki de daha yeryüzüne gelmeden önce planlanıyordu her şey. Belki kendilerine çarpan kişi o an uykusuzdu ve bu uykusuzluğu arkadaşlarıyla geçirdiği bir felekten gecenin eseriydi. Bu kişi babasının veya annesini dışlamasıyla kendisini eğlenceye vermişti. Her hafta sonu yaşadığı yoğun iş stresinden bu alışkanlığıyla kurtuluyordu belki de. Peki ya annesi, bir fabrikada bulduğu işte on saate yakın çalışıyordu. Yorgundu. Babası onu terk edeli iki sene olmuştu ve sinirleri ve ruh sağlığı hala düzelmemişti. Ara Ara gözlerinde beliren ölgün ifadeden anlayabiliyordu bunu. Şimdi bu kazaya iki arabanın ani bir dikkatsizlikle burun buruna çarpışması mı denirdi? Diğer şoförün anne ve babasının, patronunun, arkadaşlarının hiç mi suçu yoktu veya annesinin yeni bulduğu işteki yoğunluğunun, babasının bunda suçu neydi? Herkesin iradesi gerçekten bunların üzerinde miydi? Tüm bunları yönlendirecek güçte miydi?

Rıza’daki durgunluk Sahaf Ersin’in gözünden kaçmadı. Babacan bir sevgi duydu tekrar ona karşı. Onun incinmesi isteyebileceği en son şeydi. Elini Rıza’nın omzuna koydu ve omzunu sıktı şefkatle.

  • Rıza be, yine de şükür halimize. Bak kendi ayaklarımızın üzerinde durabiliyoruz. Kavak ağacı gibi dimdikiz. Rüzgar bizi sallasa da yine doğruluyoruz. Yani yaşıyoruz anlayacağın. Ne demiş Nazım Hikmet, “Yaşamak ne güzel şey Tarantababu”. Ben de sana diyorum çocuk, “yaşamak herşeye rağmen ne güzel şey Rıza.”

Derken dayanamayıp rızayı saçlarından öptü. Rıza yıllardır hasret kaldığı baba hasretiyle, gözünden bir damla yaş indiğini fark etti. Eliyle siliverdi hemen. Sahaf Erman’da dayanamadı ve ağlamaya başladı. Şimdi İkisi de kendi kaderlerini yıkıyorlardı kendi göz yaşlarıyla.

Beş dakika süren bu mahzunluk hallerinden sonra, Sahaf Erman telefonundan Zeki Müren’in “Enginde yavaş yavaş” şarkısını açtı. Bu müzik çarşının ortasında gizli bir meyhaneye çevirmişti burayı sanki. Sahaf Erman ağzına sıkıştırdığı sigaranın dumanını etrafa salıyor, ufak ufak rakısını yudumluyor bir yandan da Rıza’nın telefonuna sesli kitap yüklüyordu şimdi. Rıza da ağlayınca biraz rahatlamış ve durulmuş olarak tatlı bir esintiyle ruhlarını saran geceyi hissetmeye başlamıştı.

  • Kaderle ilgili bir sesli kitap var mı Erman Abi?

Sahaf Erman şöyle bir baktı Rıza’ya.

  • Kader mi? Kader kavramı ile ilgili mi?
  • Evet.
  • Dur bakalım, Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabı geldi aklıma. İnsanın kaderinde kaçamayacağı ile ilgili ama o roman. Sen roman gibi bir şey mi diyorsun?
  • Hayır, anlatan bir kitap, açıklayan.
  • Bilmiyorum inan, ki pek popüler bir konu değil, sesli kitap olarak bulmak zor olabilir. Elimdeki kitaplara bir bakarım. Ama bence bunu bizim imama soralım.

Hemen telefonda imamın numarasını aramaya koyuldu.

  • İmam iyi çocuk. Misyoner gibi sürekli din satmaya çalışmıyor insanlara. Ara ara uğrar bir iki laflarız. Hah, çalıyor.

Sahaf Erman konuşma bitince Rızaya döndü.

  • Yarın kitabı bana bırakacak. Nasıl okuyacağını dert etme ben ayarlayacağım. Kitabı taratıp e-kitap olarak yükleyebilirim. Telefondan dinlersin böylece.
  • Teşekkür ederim Abi. Ben gideyim artık geç oldu.
  • Tamam Aslanım. Bekle dükkanı kapatıp seninle evine kadar eşlik edeyim.

Sahaf Erman çabucak sağı solu dükkana tıkıp, kapısını kilitledi ve Rıza ile birlikte Tabla arasının başına geçerek ittirmeye başladı.

Gündüz bu kadar kalabalıkken gece terk edilmiş gibi boşalan sokaklar tabla arabasının gıcırtısıyla yankılanıyordu. Tek tük dükkanı açık olan tanıdık esnaflar onlara selam veriyor, iyi geceler diliyorlardı. Yol boyunca bir şey konuşmadılar. İkisi de kendi dünyasında kendi evreninde ilerledi durdu. Rıza’nın evine geldiklerinde Sahaf Erman tekrar Rıza’nın omzuna koydu elini. Bir şey söyleyecekti sanki ama o sözcükler ağzından çıkamadı bir türlü. Bir nefes boşaltarak “iyi geceler Aslanım, dikkat et kendine” diyebildi sadece. Sonra Rıza apartmana girene kadar onu izleyerek bekledi ve hayatın sert yüzünü çok da ciddiye almadığını düşündüren bir yürüyüşle evine doğru yollandı.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...