Mutant – 5.bölüm

Elifnur yarı sarhoş bir taksinin arka koltuğunda gereğinden fazla içtiği zamanlarda duyduğu pişmanlık ve değersizlik hissi içerisindeydi. Karanlık caddeye bakarken midesinden gelen ekşimiş içki tadıyla birlikte bu şehrin onu sıktığını hissediyordu. Londra’dan hiç dönmemeliydi. Hem istediği kariyeri yapamamış hem de garip bir işin içinde bulmuştu kendini. Aslında çoktan bırakıp tekrar Londra’ya giderdi fakat burada o kadar iyi para alıyordu ki bu, kafasında yapmak istediği her şeyi altüst ediyordu. Bu parayla burada istediği her imkana kavuşabiliyordu. Son model bir Mercedes CLA çekmişti altına mesela ve buranın en elit semtinde kendisine ait bir dairesi vardı. Tüm bunları bırakıp gidemezdi artık çünkü bu işe girerken bir sözleşme imzalamış eğer istifa eder veya bırakıp kaçarsa yüklü bir tazminat ödemek zorunda kalırdı. Yani her yönden buradan ayrılması mümkün değildi. O da hayatın tadını çıkarmaya adamıştı kendini. Fakat bugün gerçekten bunaldığını hissetmişti. Yine bir terli kolun altında uyanmış ve yine hiç bir şey demeden usulca sıvışmıştı. Yaparken zevk aldığı ama sonrasında eskisinden daha yüklü, pişman ve en kötüsü mutsuz olduğu şeyler yapmak nereye kadardı? Ya da hayatın gerçek tadı böyle bir şey miydi? Neden hiç bir mutluluk kalıcı olmuyordu hayatında. Birden şöföre ilerdeki sokağa sapmasını söyledi. Şoför şaşırmıştı. “Hanımefendi burdan gidersek trafiğe yakalanırız.” dedi dikiz aynasından bakarak.

  • Dediğim yöne gidin. Başka bir yere gitmek istiyorum şimdi.

Şoför bu buyruğa uydu ve denileni yaptı. Artık taksi daha tenha yollardan gidiyordu. Evler seyrekleşmişti, insanlar ortalıkta görünmüyordu. Kapkaranlık gökyüzünde uçuşan deniz anası sürüleri görünen gri bulutlar tüm manzarayı daha da kasvetli yapıyordu sanki. Elifnur camı açtı serin rüzgar üşümesine sebep olsa da kendini iyi hissediyordu şimdi. Şöfor eğitimli biriydi anlaşılan bu saatte ve bu kadar tenha yolda arabasında bulunan hafif çakırkeyf hoş bir kadınla sohbet açmak için uğraşırlardı yoksa. Gerçekten de şoför gözünü yoldan ayırmıyor dikkatle ve ustaca arabayı kullanıyordu. Çevre yoluna çıkmışlar etraflarını meyve bahçeleri sarmıştı. Elifnur’un işaretiyle sola saptılar ve bir kaç km gitmeden büyük laboratuvar binasını gördüler. Elifnur’ tekrar eliyle işaret ederek “oraya” dedi.

Taksi ücretini olduğundan fazla olarak verdikten sonra şoföre bir saat kadar beklemesini dönmezse gitmesini söyledi. Şoför şaşkın ve bu durumdan pek hoşlanmamış olduğunu belli eder vaziyette parayı alıp başını tamam anlamında salladı. Bu saatte tüm ışıkları sönmüş bu binada bu kadının ne yapacağını merak ediyordu. Elifnur karşısında duran ve bir kaç projektörle adınlanan binaya baktı. Dört katlı bina karşısında bir kale gibi duruyordu. Karanlıkta dev karanlık silüet sanki üzerine yıkılacak gibi ürkütmüştü onu. Bina girişinin tam üzerinde önündeki sokak lambasının ışığını yansıtarak rahatlıkla okunabilecek şekilde “Recours Médicament” yazıyordu. Zihni açılmış sarhoşluğun etkisinden sıyrılmıştı. Üşüyen vücudunu kollarıyla sararak binanın girişine doğru yürümeye başladı. Güvenlik kulübesindeki güvenlik taksinin geldiğini gördüğünden beri Elifnur’u izliyordu. O girişe yaklaşınca el fenerini açarak ona doğru tuttu. Onu tanıyınca şaşardı.

  • Elifnur Hanım, bir şey mi oldu?

Elifnur sakindi ve çakırkeyliği ara ara yokluyordu. Gülümseyerek:

  • İlla bir şey mi olması lazım buraya gelmek için. İşe geldim işte. dedi.

Güvenlik, ne diyeceğini bilemedi. O burada çalışıyordu ve canı istediği saatte gelebilirdi. Bilim insanlarının garip halleri diye düşündü. Profesörün zamansız gelişlerinden alışkındı gerçi bu ani ziyaretlere fakat Elifnur hanımla ilk kez karşılaşıyordu bu saatte. Elifnur hanımın mesai saatleri dışında gelmesini engelleyen bir uyarı almamıştı. Bu yüzden el fenerini önüne tutarak,

  • Buyrun Elifnur hanım, kapıyı açayım. Profesör de bu gece burada.

Elifnur, profesörün genelde çalıştığı laboratuvarın bulunduğu kattaki cama baktı fakat ışık yoktu. Profesöründe burda olmasından pek hoşlanmamıştı yine de güvenliğe belli etmek istemedi. Sadece gülümsemekle yetindi. Güvenlik kapıyı açıp yerine gittikten sonra binanın geniş girişinde yanan sensörlü lambaların altında buraya neden geldiğini düşünüyordu. Belki eve gidip o rutin mutsuzluğa bürünmek istememesi, belki çalışarak biraz kafa dağıtmak istemesi belki de hayatında kendisini aciz ve yalnız hissettiğinde sığınabileceği birisinin olmamasıydı. Bir kadın ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar kendi ayaklarının üzerinde durduğunu zannederse zannetsin öyle bir an gelirdi ki küçük bir kız çocuğu gibi babasına sarılmak, sığınmak isterdi. O babasını hiç tanımamıştı. Daha üç yaşındayken ayrılmıştı anne babası. Sonrasında babası başka bir kadınla evlenmiş ve başka kız çocuklarının babası olmuştu. Onu hiç bir zaman affetmedi. Fakat içindeki o baba hasretini hep hissetti. Belki de her altında uyandığı erkek kolunda o korunma o sığınma duygusunu tatmin edecek bir kırıntı aradı. Ama hiç biri baba gibi olamazdı. Hiç bir erkek baba gibi saramazdı. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Gözyaşının akmasına fırsat vermeden eliyle çarçabuk gözyaşını silerek Profesörün bulunduğunu tahmin ettiği laboratuvara gitmek için asansöre doğru yürüdü. Işığı yanmıyordu laboratuvarın fakat onun bazen sadece laboratuvarın ışığıyla yetinme huyu vardı.

Profesörün olduğunu düşündüğü laboratuvarın kapısının kilitli olduğunu görünce şaşırdı. Belki içeriden kilitlemiştir düşüncesiyle boş koridorda yankılanacak şekilde bir kaç kez kapıyı tıklayıp Profesör diye seslendi fakat cevap alamadı. Zayıf bir ihtimaldi fakat aşağıdaki yönetim ofisinde olabileceğini düşünerek aşağı kata inmek için tekrar asansöre yöneldi. Aşağı kata indiğinde hızla koridorun sonundaki yönetim ofisine gitti. Oda boştu. İyice meraklanmıştı. Acaba güvenlik yanıldı mı? diye düşündü. Ama böyle bir konuda kim yanılabilirdi ki? Birisi ya içerdeydi ya da değildi. İçeride dediğine göre buradaydı işte. Yüksek sesle “Profesör” diye bağırdı. Tüm binada dolaşmıştı bu ses. Normal şartlarda onu duymaması imkansızdı. Boş binada kendini tedirgin hissetti. Gidip güvenliğe tekrar sormak en iyisiydi belki de o birşeyler biliyordu. Bu yüzden biraz uzağında kalan asansöre yürümeye üşendi ve yönetim binasının yanındaki merdivenlerden alt kata inmeye başladı. Basamakları henüz inmişti ki merdivenin bitişiğindeki ilk kez farkettiği biraz aralık duran siyah demir kapının ardında bir inleme sesi duyduğunu zannedince olduğu yerde durdu. Tekrar kulak kabarttı yan aynı iniltiyi duyunca tüyleri diken diken oldu. Liseye gittiği yıllarda sevgilisiyle Tophanenin surlarına çıkıp yaptıkları cesaret testi geldi aklına. Esmer uzun boylu yakışıklı sevgilisi çakmağını almış kendi eline tutuyordu ne kadar dayanırsa o kadar seviyor demekti bu. Gözleri yaşarmasına rağmen ateşi çekmemiş artık ateş üst derinin altına inmeye başlayınca küfredecek elini çekip bir süre acı çekmiş sonra da gülümseyerek yanığını ona göstermişti. Sıra ona gelmişti o da sevgisini ispat etmeliydi. Aslında o zaman amacı sevgisini ispat etmek de değildi. Sevgilisini sevip sevmediğini kendisi de bilmiyordu çünkü. Ona bu testi kabul ettiren içinde karşı koyamadığı cesaretini sınama isteğiydi. Acaba o acıya ne kadar dayanabilirdi ve buna yüreği var mıydı? Sevgilisinin güvensiz bir sırıtışla uzattığı çakmak alevine tereddütsüz uzattı elini. Başlarda küçük ısırıklar hissetmesine rağmen bir kaç saniye sonra korkunç bir acı duymaya başladı ama çekmedi elini. Gözlerinden yaş gelmesine rağmen çekmedi. Artık yanık kokusunu duyuluyordu. Dehşetle gözleri ayrılan sevgilisi ateşi çekti hemen. Hayret ve korkuyla ona bakakalmıştı. Şu anda da o cesaretin tüm benliğini sardığını hissediyordu. O sesin kaynağı her neyse onunla yüzleşmeliydi belki de Profesör zor durumdaydı. Peki dışardaki güvenliğe haber vermeli miydi? İniltiyi üçüncü kez duyunca hiç düşünmeden demir kapıyı açarak karanlığa süzüldü.

Dik ve dar basamaklardan oluşan ve hiç bitmeyecekmiş gibi aşağıya doğru uzanan bir merdivendi bu. Ancak bir insanın geçebileceği genişlikteydi. Duvarlarındaki soluk kırmızı ışıklarla ancak önünüzü görebiliyordunuz. Yüreğinin hızlı hızlı çarpmaya başladığını hissetti. Korkuyor muydu? Galiba evet ama onu korkutan şey bir bilinmezin varlığıydı sadece. Korkusu o bilinmezi ortaya çıkarınca geçecekti biliyordu. Yani elini uzatana kadarki korkuydu onunki. Nihayet merdivenin sonuncu basamağından da indi ve önünde uzanan yine aynı darlıkta koridorda ilerlemeye başladı. Burada böyle bir yerin olduğunu hiç bilmiyordu. Depo muydu burası, şahsen miydi, acil bir durum için yapılmış bir sığınak mı? Tekrar bir inilti duydu. Elinde olmadan ürperdiğini hissetti. Geri dönmeli ve güvenliğin yanına mı gitmeliydi? Artık çok geçti o geri dönülmez sürece girdiğini hissediyordu. İlerlemekten başka çaresi yoktu. Kendisini bildi bileli böyleydi. Sonunu hiç düşünmüyorsun derdi annesi hep. Koridorun sonuna doğru bir kapı belirdi karşısında. Kartla açılan çelik bir kapıydı bu. Kapının tokmağını tutarak hafif hafif ittirdi ama kilitliydi. Duyduğu sesin buradan geldiğine emindi. Kulağını kapının soğuk yüzeyine dayanarak içeriyi dinlemeye çalıştı. Bir süre sonra profesörün sesini duydu. Bir şeyler söylüyor fakat çelik kapının kalınlığından olsa gerek söyledikleri pek anlaşılmıyordu. O an nedense tedirginliğini arttıran bir ses daha duydu. Boğuk, yorgun bir ses… Birisi daha konuşuyordu. Daha çok profesörün söyledikleri üzerine tek kelimelik cevaplar gibiydi. Elifnur çelik kapının arkasında neler olduğuna dair hiçbir fikri yoktu ama oldukça garip bir şeylerin döndüğünü anlayabiliyordu. Profesör burada bir şey saklıyor olmalıydı. Peki ne vardı bu kapının arkasında ve diğer kişi kimdi? Aklına doluşan bu sorular iyice midesinin bulanmasına neden oldu. Başına şiddetli bir acı saplanmıştı. Aceleyle çantasını açarak bir ağrı kedici hapı alıp ağzına attı. Bir süre daha burada kalıp içeriyi dinlemek istiyordu. Tekrar kulağını yasladı kapıya fakat aynı anda içeriden öfkeli bir haykırış duyunca elinde olmadan geriye sıçradı. Yandaki duvarlara tutunmasa yere düşebilirdi. Öyle farklı ve şiddetli bir haykırıştı ki bu, dışarıdaki köpeklerin havlamaya başladığını işitti. Cesareti su koyuvermeye başlamıştı. Artık daha fazla kalmak istemiyordu burada. Her an kusabilirdi. Bu yüzden hızla girişe doğru gitti. Dışarıya çıktığında ilk işi bir ağaca tutunarak kusmak oldu. İyice içini boşalttığına kanaat getirince çantasından çıkardım peçeteyle ağzını burnunu sildi. Sonra yine sürekli çantasında taşıdığı 300 mililitrelik su şişesinden bir kaç yudum alarak yanan boğazını rahatlattı. Güvenlik ona yakalanarak iyi olup olmadığını sordu. İyiyim anlamında elini sallayarak kollarını üşüyen vücuduna sardıktan sonra aceleyle kendisini bekleyen taksiye binerek karanlıkta gözden yitti.

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...