Mutant – 4. Bölüm

Tabla arabasını önünde iterken hep düşüncelere dalardı Rıza. Bazen anılarını, bazen geleceğini bazen de varlıksal soruları düşünürdü. Bugün yola düştüğünden beri hep kafasında beliren o kadim soruyu düşündü? İnsanın bu dünyadaki amacı neydi? Kulluk… Cevap bu kadar basit miydi gerçekten? Kul olmak için miydi bu kadar imtihan, bu kadar düzen? Kul olmak itaat etmek miydi, yoksa Yaratıcı’nın varlığını kabul mü etmekti? Kul olmak bir bilinçlilik hali miydi yoksa? Netice de inanmayan insanlar da Yaratıcı’nın kontrol sahasında ve onun koyduğu sınırlarda yaşamak zorundaydı yani onlar da ister istemez kuldular. Sadece kul olduğunu bilmek yetiyor muydu iyi bir kul olmak için? Peki, kendisi nasıl bir kuldu acaba? İbadetlerini hakkıyla yapmaya çalışıyordu ama inancı ne kadar kuvvetliydi? Sahabeler hep Peygamber döneminde sınanmıştı. Kendisinin sınavı onların ki kadar çetin değildi muhakkak. Ammar Bin Yaser’in imtihanını düşününce kim imtihan içinde olduğunu iddia edebilirdi? Altı gün önce Cuma hutbesinde dinlemişti bu sahabenin acıklı hikayesini ve gözlerinden yaş süzülmesine engel olamamıştı. İmamın bir kağıttan okumasına rağmen cemaati etkisine alan yumuşak sesiyle daha da tesirine girmişti bu hikayenin.

İmam beş altı aydır evinin bir sokak altındaki küçük camide görev yapıyordu. Bir kere ayaküstü sohbetleri olmuştu. Elini omzuna atmış ve sık sık ziyaretine gelmesini onun da fırsat bulunca geleceğini söylemişti Rıza’ya. Bu sohbet esnasında söylediği bir söz Rıza’ın zihnine kazınmıştı. Ayağın taşa da değse Allah’tan bil demişti İmam. Sonra eklemişti “Sana düşen sabır ve tevekküldür” diye. Ayağı taşa değdiğinde bunda bile hikmet aramalıydı Rıza. Bu öyle bir çizgiydi ki her an Allah’ı hatırlamak gerekiyordu. Bazen kendini bile unutması gerekecekti bu uğurda. Ya ayağını taşa götürende O olmalıydı bu mantıkla ya da taşı oraya koyan. Peki kul bunun neresindeydi? Bir film izlemişti yıllar önce seçimlerimizi asla biz yapmayız, sadece istenilen seçeceği seçmek zorunda kalırız diyordu başrol oyuncusu. Bu düşüncelerle imanının azaldığını hissediyor şeytanın bir oyuna geldiğini düşünüyordu. Şeytan olup olmadık zamanlarda insanın aklına sinsice girer ona sormaması gerekenleri düşünmemesi gerekenleri düşündürürdü böyle. Anneannesi her aksi işinde şeytana kör olasıca diyerek lanet okurdu. Hz. Ömer’in şeytanla dövüşünü dinlemişti bir kez hutbede. Şeytanı kırmızı koca kafalı, uzun keçi sakallı, boynuzlu bir Hollywood ucubesi olarak tasavvur ederdi zihninde. Dinde tüm yanlışların kaynağıydı şeytan. Adeta mitolojideki Hadesti o. Karanlıklar tanrısı… Zira tanrısal gücü vardı onun da. İşte bu düşünceler de şeytan işi diyerek başını salladı Rıza. Neyseki daha fazla bu düşüncelere batmadan Sahaf Erman Amca Rıza’ya seslendi.

  • Rıza, neye kafa sallıyorsun öyle. Hallederiz kafanı yorma. Hadi simit, pohaça var gel otur.

Sahaf Erman, öğretmen emeklisi, elli beş-atmış yaşlarında, açık alınlı, derin bakışlı yalnız yaşayan bir adamdı. Genelde esprili ve neşeliydi fakat zaman zaman adam akıllı durgunlaşırdı. Özellikle cuma akşamları yalnız başına demlenmeyi adet edinmişti. Çevre esnaf tarafından sevilir sayılırdı. Yine de sevmeyenin ne yaparsa yapsın sevmeyeceği cinstendi. Çünkü lafını kimseden esirgemez, doğru bildiği uğruna kim olursa çatışmaktan çekinmezdi. Rıza’nın konuşmalarından anladığına göre eşinden ayrılmıştı ve çocuklarını uzun zamandır görmemişti. Emekli olunca bir süre can sıkıntısından ne yapacağını bilememiş sonunda bu pasajda bir sahaf açmaya karar vermişti. Neticede ömrü okumakla geçmiş ve tek zevki birkaç blogda yazı yazmak olan birisi başka ne işle uğraşabilirdi ki. Aklı ticarete hiç ermezdi, burayı da sırf oyalanmak için açmıştı zaten. Kitap almaya gelen öğrencilerin çoğundan para almaz, diğerlerinden de ne verirlerse onu alırdı. Dükkanda olduğu zamanlar bazen üzerine devrilecekmiş gibi duran eski kitap yığınlarının arasındaki masasında bazen de kapının önüne attığı taburesine oturarak bir yandan çay içer bir yandan da kitap okurdu. Rıza Sahaf Erman’ın sesini duyunca yüzünde bir tebessüm belirdi. Severdi Erman Abi’yi, sohbeti canlı ve öğreticiydi aynı zamanda da komik bir adamdı. Sattığı kitapları ondan alırdı.

  • Abi günaydın, ben yedim evde bir şeyler, yavaş yavaş yola devam edeyim.

Sahaf Erman usulca ayağa kalktı ve ses çıkarmamaya özel göstererek Rıza’nın tabla arabasını önden tuttu. Rıza olayın farkında değildi, arabasını ittiremeyince önüne bir engel çıktığını düşündü, tezgahını geri çekmek istedi fakat bu kez geriye de gitmediğini farkedince olayı anladı.

  • Erman Abi sensin değil mi?

Erman, muzip bir sesle “Araba durmak istiyor napalım, gelip bir şeyler yemeden gitmeyecekmiş, öyle diyor, dedi gülerek. Rıza peki diyerek arabayı Erman’a bıraktı. Erman da arabayı dükkanın önüne çekti ve Rıza’ya da oturması için içerden bir tabure getirdi. Rıza’nın kolundan tutarak tabureye oturmasına yardım ettikten sonra önlerinde duran ve üzerinde simit ve paçanın olduğu sehpayı Rıza’ın iyice önüne itti. Kendisi de cebinden çıkardığı sigarasını yakarak, çekingen hareketlerle önündeki simitten bir parça koparıp ağzına atıp, huzur veren bir tebessümle çiğneyen Rıza’yı izlemeye başladı. Gencecik delikanlı tek başına önünde bir tabla arabasıyla kazanacağı üç beş kuruşla yaşama tutunmaya çalışıyordu. Oysa ne kadar da yakışıklı ve masum bir yüzü vardı. Rıza’yı ilk kez görüyor gibi inceliyordu. Zayıf ve zarif vücuduna, kumral kıvırcık saçlarına, esmer uyumlu yüzüne bakıyor onda gençliğinin ve çocuklarının izlerini buluyordu. Bu yaşlarda olmak ne kadar değerli bir şeydi fakat o kadar çocuk, o kadar toy ve o kadar tecrübesiz oluyordu ki insan o yaşlarda bu gücün ve güzelliğin farkında olmuyordu. O yüzden yaşlılar gençlere hep nasihat etmek istiyordu. Çünkü ancak yaşlanınca insan gençlik nimetinin nasıl kıymetli bir şey olduğunu anlıyordu. Peki ya gözleri o kadar güzel gözleri vardı ki Rıza’nın. Sürmeli düzgün kaşlarının altındaki yine sürmeli uzun kirpiklerinin gölgelediği dinlendirici kahverengisi… O belirgin uyumsuzluğun bile gölgeleyemediği bir güzellik… Rıza’nın sağ gözünün irisi sağa doğru iyice kaymış, sol gözü ise hareketsiz bir şekilde karşıya bakar vaziyetteydi. Yüzünde hep bir gülümseme ifadesi, o görmeyen insanların tedirginliğinin dışavurumu olan masum gülümseme… Önündeki yiyeceklere uzanan elinin acemice ve titreyişi, dokunarak algılama çabası, ara ara kulağına dolan seslere boynunu yatırarak verdiği tepki… Tüm bunlar Erman’ın babalık duygularını kabartmış, Rıza’ya sonsuz bir acıma ve yakınlık kurmasına sebep olmuştu.

  • Nasıl gidiyor, satılıyor mu kitaplar?

Rıza, Erman’ın sesindeki yakınlığı duyuyor ve onun yanında kendisini daha güvende hissediyordu. Rıza ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra olanca gülümsemesiyle cevap verdi.

  • Oluyor, günlük rızkımı kazanıyorum çok şükür. Ama çoğu kişi polisiye kitaplarını soruyor. En çok da Ahmet Ümit’in kitaplarını. Bir dahaki sefere onlardan koyarız olmaz mı?

Erman gülümseyerek “olur olur” dedi.

Erman bu dükkanı açalı ve böylece Rıza’yla tanışalı beş altı ay oluyordu. Bu süreçte Rıza’yı gözetiyor, ona hediyeler veriyor, evine erzak götürüyor, kıyafet alıyordu. Rıza her ne kadar bu durumdan sıkılıp mahçup olsa da Erman abisini kıramıyor bu ikramları mecbur kabul ediyordu. Erman’ın kafasında Rıza ile ilgili farklı düşünceler belirmişti son günlerde. O da yalnız başına ayakta kalmaya çalışıyordu Rıza gibi. Neden bu hayatı beraber sırtlamasınlardı ki. Netice de o evlat hasretiyle Rıza da bir baba hasretiyle yanıyordu. Bunu Rıza’nın ağzından doğrudan duymamasına rağmen hissedebiliyordu. Aklındaki düşüncesini henüz Rıza’ya açamamıştı. Tam olarak karar vermeyi bekliyordu. Netice de uzun süredir tek başına yaşamaya alışmıştı. Pişman olacağı bir şey yapmak istemiyor sonrasında duygularının değişmesinden korkuyordu. Çok da uzak olmayan bir zamanda bunu Rıza’ya söylecekti. Kabul eder mi etmez mi diye düşünmüyordu bile, onu bir şekilde ikna ederdi nasıl olsa. Onu evine almayı düşünüyor, onu bir evlat gibi sahiplenmeyi ve herşeyini onunla paylaşmayı istiyordu. Rıza son lokmasını da ağzına atınca doğruldu.

  • Abi Allah razı olsun ben artık gideyim. İş beklemez.
  • Bu ne aç gözlülüktür Rıza. Bu kadar çok mu seviyorsun para kazanmayı? Zengin olup napacaksın? Yoksa gözüne koyduğun bir kız mı var?

Erman’ın ağız dolusu kahkahası Rıza’yı utandırmıştı. Ne zaman bir kız iması geçse utanıyordu. Erman’ın bu şakalarını onu bu hale getirmek için yaptığını biliyor buna rağmen kızarmasına engel olamıyordu.

  • Abi ne kızı? Kız mız yok!

Bu cevabı Erman’ı daha çok güldürdü. Bu kahkahayı duyan Kuaför Ekrem başını dükkanından çıkararak, kulak misafiri olduğu bu konuşmalar üzerine, “Gitme abi delikanlının üstüne, belli ki sevdiği bir kız var baksana nasıl kızardı” dedikten sonra bir kahkaha da o koyverdi. Rıza yarı şakadan yarı da daha fazla utanmasına engel olmamak için kızar gibi yaparak tabla arabasının başına geçti ve komik bir aceleyle yola düştü. Erman sevgiyle arkasından bakıyorken seslendi:

  • Dönüşte uğra da akşam yemeği yiyip biraz kitap konuşalım. Yeni kitaplar var bahsedeceğim.

Arabasını önünde sürüklemeye devam etti. Hava bugün daha yumuşak ve sıcaktı. Baharın sadece kolları değil artık vücudu da sarıyordu her yeri. Caddeye çıkınca insanların kokuları ve sesleri doldurdu etrafını. Çarşılara has o karmaşık ses uğultusunun içindeydi şimdi. Adımları, arabasının gıcırtısı, ter kokusu, nefes alıp verişi ile artık o bütünün bir parçasıydı. Şimdi köşedeki baloncu “baluncuuuu” diye bağırarak çocuklara balonlarını uzatıp çocuklarını heveslendiği için annelerini kızdıracak. Şimdi mısırcının önünden geçiyor. “Süt mısır” diye sigaradan çatallaşmış sesiyle bağırıyor mısırcı. Kestanecinin kokusu daha yanından geçmeden geliyor burnuna. Bir siyahi genç Afrika’nın steplerinden metropollere uzanan hayallerini de yüklediği sesiyle bozuk alışılmamış bir türkçeyle bağırıyor “deri kemar , deri cuzdan, kolunya , parfum” diye. Rıza her zaman durduğu meşe ağacının altında gelince her gün yaptığı hareketleri artık otomatikleşmiş bir serilikle yapıyor. Hemen taburesini çıkarıp altına alıyor, yolda sarsıntı sonucu dağılmış kitapları yerleştiriyor. Yedi sekiz saat burada oturur sadece karşıdaki dönercinin mescidi, tuvaleti ve döneri için bir kaç kez gider gelirdi. 

Hava hafiften üşütüyor, buna rağmen tatlı bir rahatlama hissi veriyordu. Telefonu sesli komutla ayarlayarak son dinlediği kitap olan İçimizdeki Şeytan kitabını kaldığı yerden dinlemek için bluetoothlu kulaklığını kulağına yerleşti ve kulaklığına bir kez dokunarak sesli kitabı başlattı. Bazen birisinin okuduğu kitapları dinliyordu. Tabiki bunlardan daha çok zevk alıyordu. Erman abi ona yüklüyordu bu kitapları. Fakat her kitabın seslendirilmesi bulunmuyordu bu yüzden çoğu zaman telefonunu okuyordu ona kitapları. Komut verir gibi konuşan kadının sesine alışmıştı. Bu yüzden bu kadın sanki karşında oturuyor ve ellerine yaydığı kitabı ona okuyormuş gibi hissediyordu. Sabahattin Ali’yi düşündü. Hayat hikayesini biliyordu yazarın ve nedense onun öldürülerek hayattan ayrılmasını hiç içine sindiremiyordu. Hep aklına geldiğinde onu kamyona binerken hayal ediyor ve yemyeşil bir düzlüğe kamyondan fırlatılırken hayal ediyordu. Onu bu sona iten muammayı o da bilmiyordu haliyle fakat bu son sanki böyleymiş gibi zihninde beliriyordu. Onun da kaderinde bu varmış diye geçirdi içinden. Kader denen o kadim sis onu da bu şekilde sarmıştı. Herkesi bir şekilde sardığı gibi… 

  • Bu kaç para?

Bu sesle irkildi ve hemen kulağındaki kulaklığa dokunarak sesli kitabı durdurdu. Sesin geldiği yöne ve muhtemel bu sesi çıkaran kişinin kafasının olduğu yeri tahmin ederek yüzünü o yüksekliğe dikip ” Hangisi? diye sordu. Ses tekrar: Bu kitap işte? “Kitabın adını söyler misiniz?” Rıza’nın sorduğu bu soru üzerine bir sessizlik oldu ve muhtemel kitabı elinde tutan kişi bir şeyleri anlamış olmalıydı ki mahçup bir sesle “Değirmenden Mektuplar” dedi. Rıza anlayışla gülümseyerek “10 lira” dedikten sonra önceden de dinlemiş olduğu bu kitabı genç olduğunu tahmin ettiği kişiye anlatmaya başladı. “O kitap Alphonse Daudet’in mektuplarından oluşuyor. Bir değirmen alarak şehirden köy yaşamına sığınan bir entellektüelin gözlemleri yer alıyor içinde. Akıcı ve eğlenceli bir kitap, iyi tercih.” Genç bu açıklamadan hoşlanmış olacaktı ki konuşmak isteyen bir havayla “Öğretmen ödev verdi, özet için, okuyacağız bakalım. Anlaşılması kolay bir kitaptır umarım. Tutanamayanlar diye bir kitap okumamızı istemişti, kitabı bitirene kadar saçlarımı ağarttım ve inan bir şey de anlamadım. Bazen neyi okuduğumu unuttacak kadar karmaşık geldi bana.” dedi. Rıza bu kez sesli gülmeden edemedi: Haklısın okunması zor bir kitap, Oğuz Atay bütün iç dünyasını o kitaba aktarmış sanki.” Genç karşısında kitap okuyan bir sokak satıcısı gördüğüne şaşırmıştı. “Sen birşey anladın mı peki? “Anladım diyemem ama hissettim diyebilirim. Turgut, kaderin peşindeki bir özel dedektif gibi. Aynen kader gibi anlaşılmayan fakat hissedilen izlerle onu arıyor.” Genç hayranlıkla, “Bu cümleyi özetime eklemeliyim.” dedi gülümseyerek. Sonra ekledi: “20 Lira veriyorum bozuk yok.” “Köşede para kutusu var oraya bırakıp 10 lira alabilirsin.” Genç teşekkür ederek parayı kutuya bıraktı fakat kutuda sadece 10 lira olduğunu görünce paranın üstünü almaktan vazgeçti ve “Sohbet için teşekkürler. Kolay gelsin” diyerek oradan uzaklaştı.

Rıza ise az önce söylediği sözleri düşünüyordu. Gerçekten de kader bizi nereye sürüklerse oraya mı gidiyoruz. Her çabamız, her kararımız, her tercihimiz kaderimizde olan mı oluyor? Peki başımıza gelen herşey yazıyor mu gerçekten bir yerlerde. Küçükken gittiği Kur’an kursundaki ince bıyıklı imamın söylediği kavram geldi aklına: Levhi Mahfuz. Bu bir kitaptı ve her insanın daha var olmadan kaderi orada yazılmıştı. “İmtihan sırrı” bir de bu kavram vardı. İkisini bir araya getirdiğinde hep içinde bir huzursuzluk beliriyordu. Başına gelene sabret demişti evinin ordaki cami imamı. Levhi Mahfuz’da yazılı olan başına geldiğinde sabret çünkü bir imtihandır demek istiyordu. Erman abi de öyle derdi çoğu zaman “imtihan bunlar hep.” Öyleyse bu çetin bir imtihandı.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...