Si̇yah ve Beyaz (Bölüm 1)

“Her zamanki gibi işimden çıkmış evime doğru yürüyordum. Evvelsi gün bir yerde okuduğum yazı aklıma geldi. Yazıya göre her gün aynı yollardan yürümek beyninizin tembelleşmesini sağlıyor ve sizi kötü etkiliyormuş. Belki de şu dünya üzerinde değer verdiğim tek şey beynimdir. Ne başka bir insan evladı ne başka bir kuş,ağaç,börtü böcek ne maddi değer yüksek olan herhangi bir eşya. Sadece beynim.Çünkü bir düşünsenize siz sadece beyninizden ibaretsiniz. Bir şeyler okuyorsunuz,yiyorsunuz,çiziyorsunuz,yazıyorsunuz ama aslında bunlar sadece beyninizin bir emri. Bazı insanlar egolarından dolayı bunu kabul bile edemezler ama  bazı bilim adamlarına belki de bir gazete haberine göre ruhunuz bile beyninizin amigdala mı hipatalmus mu… Ah bakın işte en sinir olduğum şeyde budur beyin ile alakalı”unutmak”. Bir kaçış yoludur aslında unutmak.Evet yargılamayın beni,bunu biliyorum ama gene de sinir oluyorum bu duruma.Neyse gene anlamsız ve alakasız sözler sarf ediyorum. Bu bahsettiğim yazıdan dolayı nasıl olduysa bütün üşengeçliğimi bırakıp evime varan uzun yolu tercih etmiştim. İş yerinden iki üç sokak geçtikten sonra kayboldum. Evet çok çabuk kayboldum. Gerçi yol konusunda kötü olduğumu herkes de bilir.Yani hangi evcil hayvanıma sorsan bilirlerdi.Yalnızlıkların en büyük dostlarıdır onlar zaten değil mi? Onlara isim bile koymamıştım.Zaten beni sevmezlerdi bile. Ah aptal kafam yine neler söylüyorum? Kendi sorunlarımla sizi boğuyorum. Lütfen affedin beni ve olaya geri dönmeme izin verin.Kaybolduktan sonra rastgele sokaklarda yürürken gözüme bizim oradaki bakkalın sahibi çarptı.Ona doğru koşmaya başladım. Ben bulunduğumuz sokağı yarılamışken o köşeden dönmüştü bile. Ben ise o sokağa döndüğümde gördüğüm tek şey ellerindeki cep telefonlarını yukarı doğrultmuş ve bağırıp çağıran insanlardı. Yukarı bakma gereği duydum hâliyle. Kafamı o yöne çevirdiğimde bir binanın tepesine çıkmış o anlık düşüncemle sadece kendinin varlığını kanıtlamaya çalışan yani kendinin de toplumdan biri olduğunu,diğer büyük gerçek adamlar gibi sigara içebildiğini göstermeye çalışan ergenlerden birinin sözde intihar numarası ile toplumda tehlikeli depresif bir insan rolü almaya çalıştığını düşünüyordum. Sonuçta aşağıda da bunun için biçilmiş kaftan olan bir topluluk vardı.Bu kalabalığı ve ergeni umursamadan kalabalığın içinden sıyrılarak yoluma devam etmeye çalışıyor ve aynı zamanda bir diğer gözümle bakkalı arıyordum.Kalabalığın içinden sıyrılmayı başarmıştım ve ne yazık ki bakkala rastlayamamıştım.Kaybolmuşluğun vermiş olması gereken korku ve üzüntü yerine içim sadece nefret doluydu.Aslında şimdi düşünüyorum da bu nefretin kaynağı arkamda oluşmuş olan kalabalıktı.O kalabalıktan aldığım nefreti o kalabalıktan birine boşaltmak istedim. Ve kalabalığın sonunda olduğumdan dolayı rahat bir şekilde yumruk atıp kaçabileceğimi düşündüm. Evet biliyorum saçma ve çocukça bir düşünceydi.Ama gene de yumruğumu sıktım ve arkamdaki kişiye tahminlerimce omzuna gelmesi gereken ama yüzüne gelen bir yumruk salladım.Arkamı bir saniyeliğine dönüp yumruğumu hak eden kişinin suratına bakıp kaçıp gidecektim oradan.Döndüm baktım ve koşmaya başladım.Koşmaya başladıktan sonra fark ettim ki yumruğu attığım kişi bakkaldı. Ne yapmam gerektiğini bilemedim ve gördüğüm ilk park halinde olan arabanın arkasına saklandım. Biraz soluklandıktan ve düşündükten sonra bakkalın yanına gitmem gerektiği kanısına vardım. Çünkü ne yolu biliyordum ne de evimin yakınlarında ekmek alabileceğim ve onun orada çalışmadığı başka bir yer vardı.Sonuç olarak o adama hem anlık olarak hem de uzun vadede ihtiyacım vardı.Bütün utancımla adama doğru yavaş adımlara yürüyordum.Adımlarım yavaştı çünkü olasılıkları hesaplıyordum.Bakkal ile aramızda geçebilecek olan bütün konuşmaları hatta onun bana bıçak sapladığı olanı bile.He bu arada söylemeyi unuttum biraz sinirli adamdır kendileri yani bir keresinde dükkanının önünde bir araba kazası olmuştu ve kazazedelerden baygın olmayanı dükkanlarının önünde kaza yaptıkları gerekçesiyle döverek bayıltmıştı.Ben de bu olaydan dolayı bıçaklanma bile ihtimalimi hesaplamışken onu yerde gördüm ve hemen bir el uzatarak onu kaldırdım.Tam ağzımı açmış kendimi önce dayak yemeye sonra bıçakla yaralanmaya hazırlamışken bana az önce bir şerefsizin ona vurup kaçtığını,adamın onun kör noktasında kaldığı için onu göremediğini söyledi ve tonla küfür savurdu. Ve bir kaç şey daha söyledi ama ben o arada benim olduğumu anlamayışının rahatlayışını yaşadığım için sözlerinin hiçbirini dinlemiyordum.”

“Bunun durumumuzla ne alakası var? Olaya gelin lütfen?”

“Siz de bir alemsiniz en başta olayla uzaktan yakından alakası olmayan sözcük gurupları çıktı ağzımdan ama siz lafımı bir kere bile kesmediniz.Şimdiki olayın ufak da olsa ilgisi vardır orada olmamla.”

“Pardon bayım,sadece bir an önce işimi bitirip gitmek istiyorum.Saati yeni fark ettim de.Devam edin lütfen.”

“Tabi sizin işinizde zor.Neyse işte ne diyordum ben? “dedikten hemen sonra polis memuru düşünmeme bile izin vermeden yazdığı tutanaktaki son cümleyi okudu:

“-Ve bir kaç şey daha söyledi ama ben o arada benim olduğumu anlamayışının rahatlayışını yaşadığım için sözlerinin hiçbirini dinlemiyordum-demiştiniz.”

“Maşallah siz de bire bir yazıyorsunuz,bazı yerleri atlar veya kısaltırsınız diye bekliyordum.”

“Ne derseniz onu yazarım.Bana verilen emir budur.”

“Neyse  işte en sonra paçayı kurtardığıma seviniyordum sonra şey… Şey ya… He bana yukarıdaki intihar etmekte olan kişiyi tanıdığını söyledi bakkal.Meğersem çok zengin bir iş adamının kızıymış. Elde edemeyeceği hiçbir şey yokmuş.Ne istendiyse alınırmış.Annesi daha 7 8 yaşlarındayken ölmüş.Babası ise kızla neredeyse yüz yüze gelmiyormuş bile.Gerçi bazen eve bazı hanımefendiler getirirmiş. O zamanlarda çıkan seslerden rahatsız olan kız babasının yüzüne karşı küfürler etmek ve tükürmek için onunla yüz yüze gelirmiş.Kızının neler yaptığı umurunda bile olmazmış babanın.Kız çok küçük yaşta babasının odasındaki her türlü uyuşturucuyu denemiş. Tuhaftır ki bağımlısı olmamış bir süre sonra kendiliğinden bırakmış. Hatta zengin olmasına rağmen bir aralar uyuşturucu bile satmış.”dedikten sonra polis memurunun yüzüne baktım hiç şaşırmamıştı. Sadece bıkkın suratı ile devam etmemi bekliyordu. Tahminimce bu hikayeyi defalarca duymuştu veya sıradanlaşmış hayatının evde televizyon karşısına geçip bira içiş kısmına bir an önce geçmek istiyordu. Şaşırmayışına rağmen:

“Evet evet ben de çok şaşırdım”diye devam ettim sözlerime.

“Devam edin lütfen beyefendi.”

“Peki ediyorum. İşte bu bilgileri öğrendikten sonra kızın neden intihar etmek istediğini merak ettim.Tamam kötü şeyler olmuştu hayatında ama sonuçta dünyadaki en güçlü şey onun elindeydi “para”. Bu sepelerden dolayı bakkal sözünü bitirir bitirmez ona hiçbir şey demeden apartmana koştum.Şans eseri ön kapı açıktı.Ve kimse o ana kadar kızın yanına gitmemişti. Bu tuhafıma gitmişti. Tekrardan sinir oldum ama merdivenlerden o kadar hızlı çıkıyordum ki bunu düşünemedim bile 7 kat merdiven çıktıktan sonra apartmanda asansör olduğunu fark ettim ama artık son kata gelmiştim ve daha kıza ne diyeceğimi ve ne soracağımı bile bilmiyordum. Terasa çıktım kız ordaydı karşımdaydı.Boyu benden küçüktü.Şaşırmıştım ve bu detaya takılmıştım çünkü aşağıdan çok daha büyük görülüyordu. Neyse memur bey şaşkınlığımın yerini endişe duygusu devralırken kız bana döndü ve sadece gözlerime baktı tek bir kelime bile etmedi dolayısıyla ben de ağzımı bile açamadım. Adımlar atmaya başladım kız sadece izliyordu. En sonunda yanına geldim.Onunla aynı hizaya geldiğimde aşağıdaki bir kaç kişi beni görmüş olsa ki “bakın bakın başka biri daha var”diye bağırdılar.Bir kaç telefonunu çıkarmayan kişi varsa da,artık onlar da kayıt tuşuna çoktan basmıştı bile. Çok klasik bir laf olarak:

“Yapma.” dedim. Evet memur bey  bana öyle bakmayın. Ben de daha yaratıcı bir şeyler beklerdim kendimden.Böyle oldu işte. Daha sonra bu sözüme karşılık gözündeki son gözyaşı da yere düştü ve o anda küçük bir gülümsemesini yakaladım.

“Hâlâ gülebiliyorken neden kendini öldürmek istiyorsun ki? “diye sordum. Bunun üzerine onun verdiği cevap ise bana kendimle konuşuyormuşum gibi hissettirdi.Ve o konuşurken ne tek bir kelime ettim ne tek bir mimiğim oynadı bütün dikkatimi ona vermiştim.Bu kadar genç bir yaşta bunca şeyi dert etmesinin,varoluş sancısının bu kadar fazla olmasının bir anlamını,arka planını bile düşünmedim sadece dinledim.Ve dinledikçe kendi genç halim görmeye devam ettim.

“Gülmenin amacı nedir ki?Neden bu kadar basit bir olaya bu kadar anlam yüklüyorsunuz anlamakta güçlük çekiyorum.Aynı şeyi şu aptal hayatlarınızda da yapıyorsunuz.Çok önemli filan sanıyorsunuz dimi hayatınızı.Anlamıyorsunuz.O sığı akıllarınız almıyor bunları.Ben çok zeki olduğumdan filan da demiyorum bu sözleri.Siz sadece çok tutkulusunuz bir şeylere.Çok iyimser.Göremiyorsunuz gerçekten olanları.Öleceksiniz.Hiçbirinizin önemi yok.Belki çocuklarınızın çocukları adınızı hatırlayacak ama onlardan sonra kimseler olmayacak adınızı hatırlayacak.Kimse.Hatta belki bir kuş bile uçmayacak mezarınızın üstünden.Belki toprak bile kabul etmeyecek sizi kendi bünyesine.Beş para etmezsiniz,etmeyiz.Amaçlarımız yok,olsalar bile değersiz,kısıtlı,geçici.Düşünsene bir ya da beş nesil önceni bir düşün.Bu milyarlar yaşındaki dünyayı veya hayır hayır.Başlangıcından beri —– yıl yaşamış insan ırkını düşün.Bu uzunlukta yaşamış insan ırkı için bile beş nesil çok az bir zamandır.Bununla beraber tekrardan düşünmenizi istiyorum.O kadar az süre içinden,kaç insandan kaçının ismini biliyorsunuz? Biz ismimizin veya kendimizin başkalarının hafızlarında olduğu kadar yaşarız çünkü o kadar sefil olacak bir şekilde programlanmışızdır.Bir çöpün geri dönüşülmesi daha önemlidir sizden.Çiçeklere böceklere bakarak sorunları göz ardı etmeyin çünkü biz,insan olarak daha o kadar aptal değiliz değil mi? O sorunlara bakmadığımızda,ilgilenmediğimizde o tarafın yok olmayacağını düşünmeyiz değil mi? Daha beğenilme arzumuza o kadar boyun eğmedik değil mi? Daha kölesi olmadık değil mi sahip olduğumuz şeylerin? 3 kuruş için bizi biz yapan şeylerden vazgeçmedik değil mi daha? Daha gördüğümüz her şeyi nasıl kendimiz için kullanabiliriz sorularımızı sormuyoruz değil mi? Gerçi son dediğime aldırma.İnsan bencil yaratılmıştır.Doğası böyledir insanın.Böyle yaratılmıştır yani.Bana karşı gelemezsiniz bu konuda.Bir düşünsenize!Bir düşünün ya! Neden yardım ederiz diğer insanlara.Çünkü mutlu olduğumuz için zevk aldığımız için onlara yardım etmekten.Bu kadar yüzeysel bakmayın olaya anlamıyor musun,anlamıyor musunuz veya ben mi deliyim sadece? Görmüyor musunuz eğer zevk almasaydınız veya size bir yararı olmasaydı yardım etmeyeceğinizi o insanlara?”dedi.Soluklanmasına izin verdim ve hayretler içinde:

“Sen benim aynamsın.”dedim ona memur bey.

“Ne,neyinim?”dedi.

“Aynamsın,sen benim düşüncelerimin nefes alan halisin ve belki az sonra sen de gideceksin.”dedim ve biraz durdu.Ama çok değil ya sadece biraz.Ve ufak bir kafa karışıklığı ile sorusunu sordu:

“Eğer sen de benim düşüncelerime sahipsen nasıl oluyor da sen oradasın ben burada?”dedi ve sorusunu tam olarak anlayamamıştım.Bunu istemsizce yüz mimiklerimle belirtmiş olacağım ki aynı soruyu farklı bir türde sordu.

“Yani sen nasıl oluyor da hayatına normal bir şekilde devam ediyorsun ve ben ise burada artık durmak istiyorum?”dedi ve bu çok basit cevabı göremeyişine şaşırdım ama belli etmedim.

“Çünkü sen düşünüyorsun.Hem de çok.Cahillik mutluluktur bunu bilmez misin?”diyip sözüme devam edecekken beni durdurdu ve kendi sorusunu sordu:

“Ama sen de bir şeyler biliyorsun cahil değilsin.Cahil gibi mi davranıyorsun yoksa?”dedi.

“Tam üstüne bastın.”dedim ve bir anda bana karşı kaşlarını çattı.

“Nasıl?”dedi.

“Bilmek ve düşünmek farklı şeylerdir.Bildiğin her şey düşünmek zorunda değilsin.Ve her geçen gün unutabilirsin onları düşünmeyerek.Gözlerini yumabilirsin gerçeğe her ne kadar zorlansan da.Her şey seçimlerden ibarettir.”dedim ve yine o ufak kaş çatması hareketini yaptı.

“Seçim mi?Hayır hayır ben senin değil aynan filan değilim.Farkında değilsin bizim seçebildiğimiz şeylerin kısıtlanışını.En önemli şeyleri seçemiyoruz ki daha biz.Mesela en basitinden bu dünyada var olup olmayacağımızı.Böyle önemli bir şeyi seçemiyorken nasıl bir şeyleri seçmek hakkında konuşa bilirsin.Bu sadece tanrı için de böyle değil.Herhangi bir şeyde sadece onların istediği konular hakkında seçim yapabiliyorken nasıl bir özgürlüktür bu.Veya sadece onların istediklerini seçtiğimizde seçimlerimize değer veriyorlarsa.Özgürlük ve irade kavramları kısıtlanmışlardır.Var olduklarından beri onlar hakkında çok şey değişmiştir.Bir kafesin içindeyiz.Ve kendi elleriyle bizi koydukları kafesten bizi çıkardıkları için onlara teşekkür ediyoruz ama etrafımızdaki okyanusa gitmemizi engelleyen ve yine onların eseri olan akvaryumu umursamıyoruz.Bu akvaryum için onlara isyan etmiyoruz.Karşı çıkmıyoruz!”diye bağırdı.Yaradılışına olan sinirini benden çıkarmak gibi bir amacı vardı sanırım.Gözlerindeki nefret ile birleşmiş çaresizliği görebiliyordum.Sanki yıllardır bütün birikmişliklerini ve zayıflıklarını üzerime kusuyordu.

“Haklısın.Ama benim bahsettiğim noktayı kaçırıyorsun.Ben o insanların sesi filan değilim.Hem ben sana mutlak özgürlükten bahsetmedim ki.Asıl güç zihnindeki düşüncelerden gelir.Oradaki şeyleri kimse engelleyemez.”dedikten sonra kuduz bir canavar gibi üstüme atıldı hemen sözleriyle.Sağ işaret parmağı ile kafasına vurarak:

“Buradaki şeyler bir düşünceden ibarettir.Görmez misin?Hangi düşünce teoride kaldığında yani gerçek hayatta yerini bulamadığında bir boka yarar?”dedikten sonra içindeki sinirin doğrusal bir artış içinde ilerlediğini görebiliyordum.Ve fark ettiğim diğer şey ise bu sinirin ona biraz önce yapmak üzere olduğu şeyi unutturduğuydu.Planım bu değildi.Zaten buraya gelirken bir planım bile yoktu ama doğaçlamam gayet iyi işe yarıyordu.Ben de bana geri cevap verebileceği cümleler yöneltmeye devam etmem gerektiğini gayet iyi bir şekilde anlamıştım bu doğaçlamamın sonucu olarak.Bu şekilde devam edecekken arkamdan gür bir ses geldi:

“Ece! Ece! Napıyorsun burada? Amacın ne senin?”derken ben arkamı dönmüştüm ve döner dönmez ne kadar zengin olduğunu anlamıştım.Yaşına hiç yakışmayan altın saatinin yanında cebinden sarkan şu an adını tam olarak hatırlayamadığım ama üzerindeki fonksiyonlardan belli olan gayet lüks ve pahalı bir spor arabanın anahtarı vardı.Üzerinde lacivertimsi bir ceket vardı.Gayet şık ve gösterişliydi.Tek şaşırdığım nokta saçlarını özenle yapmış ama tuhaftır ki saçını dağınık göstermek için uğraşmış ve sanki çabalamadan oluşmuş imajı vermeye çalışmıştı.Yani tuhaf olan kısmı bunu böyle bir zengin çocuğundan beklemem memur bey beni yanlış anlamayın.Sonuçta bütün mal varlığı ile gösteriş yapmaya çalıştığı belliydi.Büyük ihtimalle babasının şirketinde çalışıyor ve son model telefonundan olan şeyleri duyar duymaz buraya gelmişti.Telefonu da elinde taşıyordu veya sadece çatıya çıktığında elindeydi.O zaman gördüm işte.

“Kerem sen nerden öğrendin?”dedi ve aynı sorunun cevabını nedense bende aynı merakla bekliyordum.Belki de gitmesini filan istiyordum.

“Görmüyor musun aşağıdaki polisleri? Babanı aradılar o da meşgul olduğu için bana haber verdi.Bende duyar duymaz buraya geldim.Yolda kaza bile yaptım.Güzel arabamın sağ dikiz aynasını kırdım.”dedi ve bu üç dört cümlesi bana yetmişti çocuğu  gördüğüm zamanki kanılarımın doğruluğundan emin olmama.Ayrıca polis seslerini daha yeni duymaya başlamıştım.Adını daha az önce tahminimce sevgilisi olan kişiden duyduğum kız ile konuşmaya bu kadar dalmış olduğuma çok şaşırmıştım.Çünkü kitap okurken bile dış algılarımı kapatamayan bir insan olarak bu benim için imkansız bir olay gibiydi.

“Babam gelmedi mi cidden?”derken gülmekten kendini alıkoyamadı.

“Çok önemli bir işi olduğunu iletmemi istedi ve aptalca bir şey yapmamanı da söylememi tembih etti.”dedi ve Ece kafası bize dönük bir şekilde adımlarını geriye atmaya başladı.Benden daha uzakta olan tahminimce sevgilisi olan kişi fark ettiği anda koşmaya başladı ve ben şaşkınlığımdan sadece izlemekle yetindim.Ecenin bir ayağı boşluktaydı ve diğer ayağını da o boşluğa verdiği anda bu çocuk o boşluğa atılarak Ece’nin elinden tutmayı başardı.Ece:

“Bırak! Bıraksana ya elimi!”diye bağırıyordu.Diğeri ise hiç umursamadan onu çekmeye devam ediyordu.Eceyi çekmeye devam ederken sanırım Ece’nin çırpıntısından yorulan vücudu daha fazla dayanamadı ve aşağı doğru kaymaya başladı.Ece vücudunun getirdiği yaşama isteği ile binanın kenarına tutundu ve kafasını aşağı çevirerek merhumun ölüşünü izledi.Ben ise o anda,tam o şaşkınlığını yaşarken kolundan tutup yukarı çekmeyi başardım.

“Bütün ifadeniz bu mudur?”diye baygın bir şekilde ve sanırım formaliteden bu soruyu yöneltti memur bey bana.

“Evet budur memur bey.Gidebilir miyim?”

“Şurayı imzaladıktan sonra gidebilirsiniz.”dedi ve aceleci bir şekilde imzamı attım ve direkt dışarı çıktım.Dışarıda tahmin ettiğim gibi Ece beni bekliyordu.Aceleci bir tavırla:

“Ne oldu? Ne dediler? Ne sordular sana?”O asabi kız artık korkak bir kediden farkı kalmamıştı.

“Sakin ol onlara konuştuğumuz gibi sevgilindi sanırım veya her neyse işte onun ölüşünün bir kaza olduğunu söyledim.O senin hayatını kurtarınca ona kızgınlığından onu aşağı attığından bahsetmedim.Sanırım o yükseklikten hiçbir polis de bunu fark etmemiş olacak ki kimse olayın farkına varmadı.”

“Neden böyle bir şey yaptım inan bilmiyorum?O anlık… Ya neyse bunu konuşmak istemiyorum.Teşekkür ederim bu arada.Hiç tanımadığın bir insana böyle bir şey yapmak zor olsa gerek.”demesine rağmen yüzünde hiç minnettarlık yoktu.Ama buna darılmamıştım çünkü hâlâ kendisinin bir katil olduğu gerçeği ile yüzleşiyordu.

“Önemli bir şey değil.”

“Önemli bir şey değil mi? Tuhaf adamsınız doğrusu.Bir öldürülme olayına şahit oldunuz ve üstüne üstlük bu olay hakkında devlete karşı yalan söylediniz.Nesi önemli değildir bunun?”dedi ve ben ise sadece yüzüne karşı ağzımı açmadan ufak bir gülümseme ile bu cümleye karşılık verdim.

“Ben artık gitsem iyi olur.”

“Benim için yalancı şahitlik yapan adama…Sahi ya sizin adınız nedir? Daha adınızı sormayı bile unuttum.”dedikten sonra yüzündeki saniyelik mimiklerinden ve el hareketlerinden üç dört saat önce öldürdüğü ve daha az önce bahsi geçen adamı çoktan unutmuş olduğunu düşünmeden edemiyordum.Bu kadar soğuk kanlı olmasına anlam veremiyor ve istemsizce bir an önce oradan kaçmak istiyordum.Onun yanında kaldıkça daha çok beni kendine bağlayacağını düşünüyordum.Hatta sadece bağlamakla kalamayacak beni kendisinin olduğu yere çekecekti.En dibe.İlk kez bir adam öldürmüş ve o çatı katında bana hayata karşı bütün nefretini kusmuş biri için bu pollyannacılık oyunu çok korkutucuydu.Hemen oradan ayrılmayı tercih ettim ve bu yüzden bana yönelttiği soruyu bile cevaplayamadım.

“Benim evde bir işim var ve büyük bir miktar geciktim.Bir an önce gitmeliyim.”dedim ama ben bile kendi sözlerime inanmamıştım.Çok sahteydiler.Zaten benim gibi yalnız bir adamın kendinden başka ne işi olabilir ki.Ece inandığından değil ama daha fazla uzatmak istemediğinden:

“Tamam o zaman tekrardan teşekkürler iyi akşamlar.”dedi hemen yoluma koyuldum.Aramızdaki mesafe biraz açıldıktan sonra iyi akşamlar lafına  cevap vermediğim aklıma geldi ve bağırarak:

“İyi akşamlar!”dedim ve duymuş olacak ki kafasını bana çevirip ufak bir gülümseyiş attı.Eve gittiğimde ilk işim bozuk olan televizyon karşısındaki kanepeme yatıp uzanmak oldu.Televizyonum yaklaşık 3 aydan beri bozuktu tamir ettirmeye veya yenisini almaya paramı yetmeyeceğini düşünüyor ve kendim de tamir etmeye üşeniyordum.Yatıp uzandıktan sonra sadece beyaz tavana bakıyor ve olan olayları düşünüyordum.Ece’ye ve polis memuruna dediğim bütün sözler aklımdan teker teker geçiyordu.Yaptığım şeyden pişman değildim ama pişman olmam gerektiğini hissediyordum.Ufak bir duygu vardı üstümde.Hem bu olaya karşı hem Ece’ye karşı.Onun karşısında korku ve heyecan korkularını aynı anda hissediyordum.Yaşça kendimden 7 8 yaş küçük olan bu kız hakkında tuhaf hislerim vardı.Ama aşık filan değildim.Ama düşünmeden de edemedim eğer beraber olursak nasıl duracağımızı.Aramızdaki yaş farkı yetmezmiş gibi ben olduğundan yaşlı gösteren bir adamdım.Hayatın bütün çektirdiklerini sadece gözlerimin altındaki çöküşlükten anlayabilirdiniz.Ben bu yaş farkını düşüne duriyim kapı çaldı.İrkildim çünkü bayağıdır kapım çalmıyordu.Elimde olmayan bir şekilde belki Ece’dir diye sevindim ama bu sevinişime çok da kızgındım.Kapıyı açmak istemedim o yüzden sadece gitmesini bekledim.Uzun bekleyişimin ardından kapı zilinin sesi kesilmedi.Bundan dolayı gittim ve korkakça kapıyı açtım.Kalp atışlarım hızlanmıştı.Az sonra yaşayabileceğim bütün ihtimalleri istemsizce hesaplamıştım.Her şeyi düşünmüştüm ama kapıyı açtığımda daha önce yüzünü bile görmediğim bir adam elinde bir takım kağıtlarla beraber bana uzun süredir elektrik ve su faturasını ödemediğimi bundan dolayı az önce ikisini de kesildiğini belirtti.Kalp ritimlerim normale dönmüştü.Sadece işini yapan adama kendime göre çok kaba bir şekilde iyi günler bile demeden kapıyı kapattım.Bunun keşkelerini de yaşayacaktım biliyordum ama o anda çok da umurumda değildi.Kanepeme uzandım ve ufak bir uykuya daldım.

 Aylar sonra her zamanki yolumdan eve dönerken Ece’ye benzeyen birine rastladım.Belki de odur diye adımlarımı hızlandırdım ve onun paraleline gelmeye çalıştım.Geldiğimde ise o olmadığını anlamıştım.Belki de üç dört ay geçmişti ama olayları hâlâ unutamamıştım.Zanlımca unutulabilecek olaylar da değillerdi kendileri.

Arada sırada aklıma ecenin ufak gülüşleri geliyor ve ayda yılda zor gülen ben bu gülüşlerde ona eşlik ediyordum.Hatta bazı günlerde onunla yaşadığım olayları düşünürken midemde ufak bir şeyler bile hissedebiliyordum.Ama bu his çok uzun sürmüyor çünkü onun intihar mehilli biri olduğunu anımsıyor ve şu ana kadar kendi canına kıymış olabileceği aklıma geliyordu.Onu bulmak istiyordum.Bütün kalbimle bir şekilde ona kavuşmak ve hissetliklerimi anlatmak istiyordum.Bu hislerin ne olduğunu ben bile bilmiyorken onun bu hislere bir anlam ve karşılık verebileceği umudu ile bütün kalbim ve zihnim körelmişti.Bu yazıları yazarken bir daha fark ediyorum umut etmenin uyuşturucuya ne kadar çok benzediğini.Kısa sürede sizi mutlu eder evet ama uzun sürede sizi süründürmekten başka bir işe yaramaz.Ben bu olayları düşüne duriyim bir mektup aldım kardeşimden.Telefonum olmadığından dolayı anca mektup atabilmiş diye düşündüm.Tabi ki de onca şeyden sonra her ne kadar öz kardeşim de olsa kabul etmeyeceğimi bildiği bir şey için kapıma kadar da gelmezdi.Mektupta bir davetiye vardı bir de katlanmış bir şekilde A4 kağıdı üzerine yazılmış bir not.Önce notu açtım.Notu açtığımda yere bir miktar para döküldü.Notu okuduğumda kardeşimin bile benim ne kadar paraya muhtaç olduğumu anladığını ve bana uçak bileti ve kalan ev masrafları için para yolladığını gördüm.Uçak bileti kelimesini okuduğumda davetiyenin kız kardeşimin düğünü olduğunu anlamıştım.Gitmeme kararı almıştım.Ne olursa olsun.Ama aptal gururum bu parayı bu evde tutamazdı.O yüzden sırf gururumdan dolayı (şimdi düşünüyorum da belki de gururumu bir kalkan olarak kullandım yıllardır görmediğim kardeşimi görme bahanesi olarak) o paraları geri vermek için gidecektim o düğüne.Tek sorun cidden uçak bileti için paramın olmayışıydı.Arabam zaten yoktu,otobüsle gidemezdim çünkü uzun yol beni tutardı.Defalarca kusmamam imkansızdı.Ben de uçak bileti için bizim şu asabi bakkaldan borç para aldım.Kardeşimin düğünü olduğu konusunu açana kadar para vermeyi kabul etmedi.Haklı da çünkü önceki borçlarımı geri ödememiştim.İşte böyle tutarsız riyakar bir insanım da.Kardeşime karşı gururlu bakkala karşı şerefsizin teki.Velhasıl kelam parayı hallettim uçak biletini tam düğün gününe aldım ki yatacak bir yer de aramiyim.Zaten biletim gidiş dönüştü düğün gece yarısında bitse 4 saat hava alanında bekler ve sonra pislik içindeki evime geri dönerim diye düşünüyordum.Uçaktan indikten sonra direkt düğün yerine gittim.Nasıl olsa memleketimdi bütün sokaklarını adım gibi bilirdim bu balık hafızama rağmen.Taksiye verecek üç kuruşum bile olmadığından düğün salonuna kadar yürüdüm.Üzerimdeki kıyafetler zaten gündelik kıyafetlerim olduğundan hiç de zorlanmadım bu yürüyüşten.Yaklaşık otuz dakika gecikme ile oradaydım.Kardeşim damat ile dans etmesine rağmen büyük ihtimalle uygunsuz kıyafetlerimden salona gelir gelmez beni fark etti.Düğününü mahvetmek istemedim o yüzden o benim yanıma gelene kadar beklemeye karar verdim.Arada sırada ona söyleyeceğim sözleri aklımdan geçiriyor ve sağ elimle cebimdeki ona geri vereceğim parayı kontrol ediyordum.Ve işte o an gelmişti dansı bitmiş ve müzik kısa bir süreliğine susmuştu.Ve yanıma doğru o elbise ile yapabildiğince hızla adımlarla yanıma geliyordu.Ben ise sadece ona bakıyordum ve ona bakarken onun arkasından tanıdık bir yüz geçtiğini fark ettim.Bu Ece idi.Evet hiç şüphesiz oydu.Bu kez birine benzetmemiştim.Ona doğru koşmak istedim ama üzerime doğru gelen yıllardır görmediğim kardeşim de bana doğru geliyordu.Ayağa kalktım.Kardeşim onun için kalktığımı sandı ve bana sarıldı.Benim aklım ise o anda Ece’yi hangi olayların bu kadar uzağa sürükleyebileceği ve diğer Ece ile alakalı sorularla dolup taşıyordu.Kardeşime tek kelime etmeden bana sarılmasının bitmesini bekledim ve ona sadece “Seni tekrardan görmek güzeldi.” diyip Ece’nin geçip gittiği yollardan onun izini sürmeye başladım.Kardeşim o anlarda aklıma bile gelmiyordu.

Bunun ne kadar büyük bir saygısızlık olduğunun farkındayım ama o günden sonra ona mektup bile yazmıştım.Ve bunun onun için çok şey ifade ettiğinden eminim.Mektubun içinde gerçekten onu orada neden bırakışımın amacı yoktu yalan söylemiştim.Duygulandım filan yazmıştım.O da hâliyle inanmış ve mutlu olmuştu.Hatta tekrardan yanına çağırmıştı filan ama konumuz şimdi o değil.Konumuz Ece.Ece’yi takip ettiğim yollardaki sokak lambaları yanmıyordu.Her taraf karanlıktı ve önümdeki zanlımca Ece olduğunu düşündüğüm karanlık bir siluetten başka bir şey yoktu.Ne bir çöp kutusu ne bir ağaç ne bir sokak hayvanı vardı.Hatta ay bile bulutların arkasına saklanmış kendini bize göstermeye çekiniyordu.Ve ben bu tırsak hâlimle bu ürpertici yolda adımlarımı hiç esirgemeden atıyordum.Sadece bir umut ile.O siluetin Ece olma umudu ile.Adımlarımı git gide hızlandırıyordum.O ise hep aynı ritimde yürüdüğünden dolayı onu yakalamam an meselesiydi.Gecenin o saatinde adını bağırmaktan utandığımdan dolayı ayaklarım o çileyi çekmişti.Tam aramızdaki mesafeyi kapatmama ramak kala bir ara sokağa girdi.O ara sokağın başına gittim ve orada durdum.Ece’ye baktım.Ece’nin arkası bana dönüktü önünde kapüşonlu bir adamla konuşuyordu.Bir şimşek çaktı ve sağanak bir yağmur başladı.Hemen ardından siren sesleri çalmaya başladı.İkisi de telaşlandı ve koşmaya başladı.Adam sağındaki diğer tellerle kapanmış yerden devam etti.Tellerin üstüne çıkabileceğini sandı polis gelene kadar ama başaramadı ve polis onu yakaladı.Ece ise çıkmaz sokağa girdiği yerden yani benim üstüme doğru koşmaya başladı.Üstüme doğru geliyordu.Kalp ritimlerimi vücudumun her yerinde hissedebiliyordum.Sokağın çıkışında olan bana çarptı ve afallayıp kendini topladı ve polislerden kaçmaya devam etti.Afallama sırasında bir saniyeliğine de olsa yüzüme bakmıştı.Ama daha sonra arkasına asla bakmadan koşmaya devam etti.Polisler ise beni hiç umursamadan önümden geçip onu kovalamaya devam ettiler.Ben ise onun adam ile buluştuğu o tenha köşeye gidip oturdum.Ve o gece orada uyuya kaldım.Sabah olup uyandığımda sağ çaprazımda bir kaç uyuşturucu bağımlısının uyuduğunu fark edip irkildim.İrkilmeme rağmen orada oturup düşüncelere daldım.Ece ile bir daha nasıl karşı karşıya gelebileceğimi düşünüyordum,bir daha onu nasıl bulabileceğimi.Umutsuz ve çaresizdim.O yüzden kendime her türlü yalanı söyleyebilecek durumdaydım.Savaşı kaybetmesine rağmen ,düşman askerlerinin duvarlarının arkasında olduğunu bilmesine rağmen halkına savaşı kazandığını söyleyip onları umutlandıran Hitler gibi olmalıydım belki de kendi ruhani hâlimle.Yalan söylemekten ne kötülük gelirdi ki.Sadece en son yalan söylenmiş halk gibi şaşırırdım gerçekler kaleme girdiğinde.Ve biraz da azap çekerdim belki de.Ama zaten bunlar ben bu yalanı söylemesem de olmayacak mıydı? Olacaktı.O zaman neden bu acının başında biraz da olsa içimde iyi hisler beslemeseydim ki?Bu kanıya vararak kendime yalanlar söyledim ve onu bulacağıma kendimi inandırdım.Hatta eğer orada ,onunun bana çarptığı noktada oturup beklersem onun geleceğine inanmıştım.Ben de oturup bekledim.Saatlerce orada kaldım.Ve bu saatlerin daha anca yarısında umutlarla boyanmış gözümün görmediği bir şey kafama dank etti.Ya tutuklanmışsa.Sonuçta polis idi bu.Teşkilatlı bir devlet organizasyonu.Halkı otoritesi altına almaya çalışan devletin yardımcı bir koluydu.Adaletin sembolüydü belki de en azından bir kaç ülkede.Onu yakalamış olma ihtimalleri çok yüksekti.Kale duvarlarım yavaş yavaş yıkılıyordu.Düşmanın içeriye girmesine çok az kalmıştı.Kale duvarlarımın yıkılmasına saniyeler kala arkasına yeni bir sur çektim.O sur ise başka bir umuttan başka bir şey değildi.Onu polis karakollarında arayacaktım.Evet aynen böyle yapacaktım.Zaten bulunduğumuz bölgeye yakın 2 tane vardı.Önce ilkine doğru koşar adımlarla ilerledim.Kapıdan içeri girdim.Önüme gelen ilk danışma tarzı yere gittim ve Ece diye birinin ellerinde olup olmadığını sordum.Polis memuru bu tarz bir bilgiyi kim olduğu belirsiz bir adamla paylaşamayacağını açık bir şekilde belirtti.Ona abisi olduğumu söyledim.Kimliğimi görmek istedi.Evde unuttuğumu söyleyerek geçirmeye çalıştım.Uzun bir süre sonra belki de bıktırdığımdan pes etti ve:

“Ece ne?”diye sordu.Bu soruyu anlamlandıramamıştım.Bir cahil edası takınarak yüzüme:

“Ece ne derken tam olarak ne demeye çalıştınız?Yani neyi olduğum filansa hani demiştim ya bu uzun konuşmamızın başında abisiyim diye.”dedikten sonra hızlıca geri cevap verdi:

“Soyadı ne kardeşinizin?”dedi  ve bunu söylerken omuzlarını biraz ileri doğru çıkarmış biraz üstüme doğru gelmişti.Sanırım vücut dili ile de beni aşağılamak istiyordu.Ve bu aşağılamak isteyişi onun sorusunu cevaplayamamamdan sonra bir hiddete dönüşmeye başlamıştı.

“Eee şey…”

“Ne eee si be adam.İnsan kendi kardeşinin soy adını bilmez mi?”Bu sorular karşısında o kadar gerildim ki yalan söyleme kabiliyetim düşünme kabiliyetimle beraber inanılmaz bir hızla yok oluyordu.Ağzımdan çıkanı duymayarak:

“Size ne ki bundan.Alt tarafı bir kişiye bakacaksınız yahu?”diyerek saçmalamıştım ama adamın ağzını açmasına fırsat vermeden dediklerimi düşünüp biraz daha olsa yaptığım aptallığın farkına vardım ve toplamak için şu aralar en yakın arkadaşım olmuş yalanlara başvurmaktan çekinmedim:

“Yani böyle söylemek istemedim.Kusura bakmayın bu konuda biraz alınganımda geçmişte başkalarıyla bu sual yüzünden yaşadığım şeylerden dolayı.Biz kardeşimle aynı kandan değiliz.O yetim.Çok küçük yaş…”derken sözümü yarıda kestim çünkü sağ tarafımda Ece’yi görmüştüm.Yanımdaki polis memurunu unutup direkt Ece’ye doğru koştum.Tam yanına geldiğimde yanındaki iki polis beni geriye doğru itmişti.Ve onu götürmeye devam ediyorlardı.Ece bana döndü ve yumuşak bir ses tonu ile :

“Sadece iki üç saat daha dışarıda bekle.İki üç.”dedi anlam veremedim ama onu götürmeye devam ediyorlardı elleri kelepçeli idi.Yanında da 2 tane silahlı adam vardı.Ve tabi ki ikna etmeye çalışırken içinde şüphe uyandırmaktan başka bir şey yapmadığım danışmadaki polis.Hiçbir şey yapamazdım Ece’yi dinlemekten başka.Hızlı adımlarla dışarı çıktım.Çünkü danışmadaki polisin beni durduracağından bayağı bir korkmuştum.Ama durdurmamıştı.Hızlı hızlı yürüyüşümden bile şüphelenmeyip beni durdurmamıştı.Dışarı beklediğim iki saatin bir kaç haftadan farkı yoktu benim için süre olarak.Ama en sonunda gelmişti orada duruyordu.Tam karşımda.Birer birer merdivenleri indi ve bana bir adım yaklaşana kadar ikimiz de ağzımızı bile açmadık.

Son Yazılar