mutant 2. bölüm

Profesör Ersin bilgisayarının ekranında incelediği üzüm salkımlarını andıran molekül modelleriyle ilgili notlarını önündeki deftere yazıyor, içeriye girmiş olan Elifnur’u fark etmiyordu. Elifnur usulca profesörün dibine kadar sokulmuş, elleri önlüğünün ceplerinde eğilerek yazılanlara bakıyordu. Elifnur bir süre kaşlarını çatarak inceledi notları. Herşey oldukça doğru ve yerli yerinde gözüküyordu ama eksik bir şeyler vardı işte. Şüphelendikleri o kadar şey vardı ki, bunlardan en güçlüsü nükleotid diziliminde istenen düzenin oluşmasını engelleyen gizli bir gendi ve bu geni bir türlü tespit edemiyorlardı. DNA kordonu doğru bir şekilde ilerlerken biranda nükleotidler kayıyor ve garip mutasyonlar oluşuyordu. Elifnur dört senedir bu projenin içindeydi. O süreçten beri pek yol kat edememişlerdi.

Elifnur, yüksek Lisans öğrencisi iken başladığı bu süreçte şimdi doktor ünvanıyla yer alıyordu ama yine de istediği pozisyonda değildi. O projenin yürütücü takımında yer almak istediği halde hala asistan muamelesi görüyor ve verilen görevleri yapmaktan öteye gidemiyordu. Bu yüzden üniversitede de hocası olan Profesör’e saygı duymasına rağmen içten içe kızıyordu da. Çünkü ondan beklediği ilgi ve desteği göremediğini düşünüyordu. Onun önerisi ve referansıyla burdaydı fakat sonrası için adeta burada tanışmışlar gibi mesafeli davranıyordu ona profesör. Oysa tıp fakültesini birincilikle bitirmiş daha öğrenciyken uluslararası makaleler yazmış ve bir çok saygın projede koordinatör olarak görev yapmıştı. Ama burada bu CV bir yere kadardı, bunu öğrenmişti. Elinden geleni yapmasına rağmen Profesörü etkilemeyi başaramamıştı. Emindi ki profesörün gözüne girseydi şimdi kendine ait bir odası ve yeterinde ego okşayıcı yetkisi olacaktı. İlk başlarda bunu projeye kendini adayarak denemeye çalıştı ama o profesörün dehasının bile yetersiz kaldığı bu denklemin içinde kaybolunca vasat pozisyonuna razı olur gibi oldu fakat başka yöntemleri de vardı. Profesör netice de yaşını başını almış da olsa bir erkekti ve o erkek milletini kendisi yaratmışçasına tanıdığını düşünüyordu. Buna rağmen ne yaptıysa profesörün ilgisini çekmeyi başaramadı. Profesör adeta cinsiyetten sıyrılmış sadece bilim haline gelmişti. Gözü yaptığı işten başka bir şeyi görmüyor, sadece işiyle flört ediyordu. Profesör bir anlığına defterden başını kaldırınca Elifnur’u farketti. Gözlüğünün üstünden ona bakarak sahte bir gülümseme yerleştirdi sakal ve bıyıktan görünmeyen dudaklarına.

  • Gizemli geni gittikçe köşeye sıkıştırıyorum. Sanırım onu ortaya çıkarmam an meselesi. Kahve yok mu? Bir bardak getirebilir misin bana?

Elifnur da zoraki gülümsedi ve ayakçı muamelesini zorlukla sindirdiğini belli etmemeye çalışarak ” tabiki, hemen bakıyorum” dedi ve alışkanlıktan kıvırtarak laboratuvardan çıktı. Bir başka erkeği kendinden geçirecek bu kıvırtmalar profesörün umrunda bile değildi. Ona göre kadın erkeğin evrimsel yuvarlatılmışıydı sadece. Evliliğini bile toplumsal bir alışkanlıktan yapmıştı. Yani doğanın ona verdiği bilimsel rolü icra etmişti bir nevi. Belki çevresi biraz daha geniş ahlaklı olsaydı evliliğe bile gerek kalmadan bu görevi yapabilirdi. Yaptığı işe tüm benliğiyle odaklanan insanların tabiatı vardı onda. Bu özelliğini daha genç bir delikanlıyken keşfetmiş ve bununla hep övünmüştü. O bilinmeyeni çözümledikçe ve bilinmeyene bir kapı açtıkça orgazm oluyordu adeta. Elifnur elinde iki kahve kupasıyla içeri girdi. Beyaz ve ölçülü yüzünü çevreleyen siyah düz saçları her adımında titriyor, zarif fiziği ahenkle ona doğru ilerliyordu. Fakat o gözlerini dumanı tüten kahveye kilitlemiş bir an önce sıcak kahvenin kuruyan boğazından geçerek midesini ısıtmasını bekliyordu. Elifnur daire şeklindeki gözlüğünün arkasındaki mavi gözlerini gizli öfkesini belli eden bir telaşla kırpıştırarak profesöre kahvesini uzattı ve profesörün yanındaki duran sandalyeye oturdu. Oturmasıyla dizinin hemen üzerinde duran eteği biranda mini etek boyuna geliverdi. Hatta biraz gereğinden fazla yukarı çekilmişti fakat o profesörü artık tanıdığından eteğini çekiştirme ihtiyacı bile duymadan rahatça yayılmıştı. Profesör aceleyle kahvesinden bir yudum alarak kahvenin dinlendirici tadını ala ala yutkundu ve defterini eline alarak Elifnur’a hangi aşamada olduğunu anlatmaya başladı.

  • Bak görüyor musun A-G-T-A-T-T-A-T-G-G-A-C-C-C buradan sonra T gelmeli ama hep C diye devam ediyor. Mutasyona sebep olan bu genin yaptığı, bir yerden sonra nükleotidi klonlamak. Şu molekülün şekline bak, bu geçen ay oluşturduğumuz molekülle neredeyse boyut dışında aynı ama Carbon moleküllerinin bağları da zayıf. Buraya odaklanmalıyız.

Heyecanla Elifnur’un yüzüne baktı fakat onun ekrandaki alakasız bir noktaya odaklandığını görünce şu an bunları paylaşması gereken kişinin o olmadığını anladı ve yorulan zihninin farkına vararak defteri kapatıp masaya koydu. Sonra kahvesini alarak geriye yaslandı ve içinde beliren konuşma isteğine engel olamadı. Bu kez Elifnur tüm dikkatini ona vermişti.

  • Bilim hiç bir zaman tek denemede sırlarını vermez. Hep emek verilsin, uğraşılsın, defalarca denensin ister. Doğa kendisini bu gizem duvarlarıyla koruyor milyonlarca yıldır. Pandoranın kutusu gibi her gizemin altına yeni bir gizem saklayarak sonsuz gizemini korumaya devam ediyor. Bilim sonsuzken ve biz faniler asla herşeyi bilemeyecekken bunca çabanın cahilliğimizi yüzümüze vurmaktan öteye gitmediğini bilerek neden hala korkunç bir tutkuyla bir bilinmezi daha ortaya çıkarmak isteriz? Charles Darwin evrim teorisini ortaya atmak için yıllarca araştırdı, gözlem yaptı ve kilometrelerce yer gezdi. Marie Curie radyoaktivite deneylerini yıllarca sürdürdü ve sadece elde edeceği bir bilginin yani radyasyonun varlığına adadı kendini ve bu uğurda ömrünü bitirdi. Sadece “evet radyasyon diye bir şey var” demek içindi bu. Yani biz orda var demesek de olan bir şey için. Bunlar bizi ileriye taşıyan bilimsel bilgiler diyebilirsin. Evet bilim önceki bilinenin üstünde yükselir fakat insan ömrünü düşünürsen hangi bilimsel bilginin bir anlamı var ki? Marsta doğan bir insan için ondan önce keşfedilen şeylerin ne anlamı olabilir? Onun hayat gerçekliği zaten mevcut olanlar olacak. Tıpkı ilk çağdaki bir insanın hayat gerçekliğinde herşeyi yeterli görmesi gibi. Eğer ölüme çare buluyorsan o başka. İnsan ölümü yendiğinde işte o zaman bilim gerçek anlamına kavuşacak. Bu da ölüme götüren sebepleri ortadan kaldırmakla olacak. İnsanlık tarihinin en büyük keşfi de bu olacak. Tüm buluşlardan daha değerli bir buluş.

Profesör biranda sustu. Kontrolünü kaybettiği bir gevşeklikle konuştuğunu düşündü. Daha fazla konuşursa istemeden sadece üç kişinin bilmesi gereken bir sırla ilgili ağzından bir şeyler kaçırabilirdi. Sanki bir suç işlemiş gibi mahçup bir edayla Elifnur’a gülümsedikten sonra tekrar defterini açtı ve kupasından büyükçe bir yudum içerek kafasını deftere gömdü. Elifnur profesörü daha öğrencilik yıllarında yani bu kadar samimi değilken bile oldukça farklı bulurdu ki onu tanıdıkça bu fikri daha da arttı. Profesör canını sıkmıştı bu güvensiz susuşuyla. Elifnur adeta sohbet edilmeye bile değer görülmediğini hissederek sandalyesinden doğruldu ve profesöre yapabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Profesörün kahve makinesinin fişini çekmesini istemesiyle daha da öfkelenerek laboratuvardan çıktı. Biran önce buradan ayrılmak biraz temiz hava almak istiyordu. Belki geçen bir konferansta tanıştığı akademisyen onunla bir şeyler içmek isterdi. Hemen telefonunu çıkardı çantasından.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...