Mutant (Yeni hikaye) 1.bölüm

Akşam ezanını okunmaya başlayınca oturduğu tabureye tutarak doğruldu ve tabureyi katladıktan sonra önündeki tekerlekli tezgahın altındaki geniş göze yerletirdi. Bir süre tezgahın üzerindeki kitaplarda elini gezdirdi. Eline çarpan paraları topladı ve cebine koydu. Olduğu yerde durarak ezanın okunuşunu dinledi. Akşam ezanının o hızlı okunuşu ona her zaman Ramazan Ayı’nı hatırlatıyordu. Küçüken ailesiyle birlikte sofranın başında ezanı bekledikleri o günleri… Ezan bitince bu saatlerde üzerine çöken yorgunlukla tezgahın başına geçerek onu ittirmeye başladı. Kaldırım taşlarının yükseklik farkı tezgahı sarsıyor, ahşapla metal gıcırtıları etraftaki insan seslerine karışıyordu. Esnaflar kapılarının önünde bağırıyor, yan yana aceleyle yürüyenler hararetle bir şeyler anlatıyor, muhtemel annesinin elini çekiştiren huysuz bir çocuk avaz avaz ağlamakla karışık bağırıyor, arabalar öfkeyle hırlıyor, kaldırımı döven topuklar değişik bir melodi oluşturuyorlardı. Ancak bu yüzyılın insanın anlayacağı bazen yorucu bazen de huzur verici o kalabalık seslerini duyuyordu. Kıştan arta kalan son soğuklar da yavaş yavaş çekiliyor, zorlukla da koklansa etrafa bahar kokuları nüksediyordu. Evi buraya yaklaşık üç yüz adımdı. Gideceği yolu santim santim ezberlemişti. Nerede çukur var, nerede ağaç duruyor, nerede rögar ızgarası var, kaç adım sonra nereden dönmesi gerek hepsini biliyordu. Adımlarını saymayı ihmal ettiği zam bazen kokuyla, bazen de duyduğu seslerden anlıyordu nerede olduğunu. Köşedeki baharatçı onun için kilometre taşı gibiydi. Oraya geldikten sonra yaklaşık elli adım yürümesi gerekiyordu. Bir de bakırcı vardı evine yaklaşık yüzyirmi metre kala. Yanından geçerken bakırı döven çekicin bazen hızlanan bazen yavaşlayan keskin sesini duyardı. Dalgınlığına gelse çoğu zaman ona selam veren tanıdıklarından yine rotasını rahatlıkla bulabilirdi. Eve gidene kadar onlarca kişiyle selamlaşır, yürüyüşünü bozmadan biriki laf ederdi. Manav, bakkal, tuhafiyeci, marangoz, telefoncu, elektirikçi ve daha bir çokları eğer dükkanın önünden onu geçerken görürlerse muhakkak hal hatır sorarlar hiç olmazsa “iyi akşamlar” derlerdi. Onu tanıyan esnaflar tarafından sevilir kollanırdı. Çoğu zaman eve geldiğinde kitaplarının üzerinde içi bazen meyveyle bazen erzakla dolu poşetler bulurdu. Bazende tezgahının köşesine para koymak için yapılmış küçük gözde sattığından daha fazla para bulduğu olurdu. Çeyrek saatlik bir yürüyüşün sonunda evine vardı. Evlerin birbirine yapışık olduğu dört beş katlı eski apartmalardan oluşan varoş bir sokaktaydı evi. Kot dedikleri giriş katının altında bir oda bir mutfaktan oluşan küçük bir evdi burası. Ekseriyetle küf kokar, kışın yoğun yağışlı günlerde su basardı fakat o burayı seviyordu. Yalnız başına sürdürdüğü bu hayatı bir çatı altında geçirebildiği için kendisini şanslı sayıyordu. Evi kiraydı fakat bir yıldır kira vermiyordu. Önceleri oldukça yaşlı olan ev sahibi her ayın birinde tezgahına gelip kirasını alıp gidiyordu fakat son bir yıldır ihtiyar artık uğramaz olmuştu. Muhtemel ihtiyar ölmüştü çünkü her geldiğinde titrek ve cılız sesiyle sürekli hastalıklarından dert yanıp duruyordu. Yine de o kirayı evde kasa olarak kullandığı yastığının içine sokuyor ve bir gün gelir diye biriktiriyordu. Yıllar önce yasadığı işlerin döndüğü fakat zamanla çarşının arka sokaklarından biri haline gelmiş bu semtte taşınalı iki sene olmuştu. Yalnız yaşıyordu. Eve gelince tezgahı bırakarak cebinden çıkardığı anahtarını anahtar yuvasını eliyle bularak soktu ve kapıyı sonuna kadar açtı. Sonra tezgahını kapıdan içeri sokarak üst katlara çıkan merdivenlerin demirlerine tezgahın yanında sarılı duran zincir kilidi çözerek kilitledi. Bu işlem bittikten sonra çömelerek tezgahın altındaki gözden büyük siyah bir poşet çıkardı ve tezgahın üzerindeki kitapları özenle poşete koydu. Bu esnada eline içinde bir kiloya yakın elmanın olduğu bir poşet geldi. Poşetin içindeki elmalara dokunurken elinden olmadan gülümsedi. Elmaları da büyük poşete koydu. Son olarak tezgahtaki paraları toplayarak cebine koydu ve poşeti yüklenerek merdivenden aşağı indi. Aşağısı karanlık denecek bir loşluktaydı. Sekiz basamak olan merdivenden inerken her bastığı basamağın numarasını sesli bir şekilde söyledi ve dairesinin ahşap kapısını yine cebinden çıkardığı anahtarlar arasından seçerek açtı ve içeri girdi.

***

Profesör Ersin laboratuvarda sabahlayacaktı bu gece de anlaşılan. Üç bilgisayarın ortasında karanlık laboratuvarda yüzüne ekranlardan taşan ışıkları yüklenmiş tüm dikkatini tam karşısındaki monitöre vermişti. Monitörde onlarca hücre modelini birbiriyle kıyaslıyor, hücrelerin DNA modellerini tek tek büyüterek nerede hata yaptığını bulmaya çalışıyordu. Bu projeye başlayalı neredeyse yirmi yıl olmuştu ama istediği sonucu bir türlü elde edemiyordu. Bu projenin finansmanını sağlayan şirket arada işine yarayan buluşlar elde etmemiş olsa çoktan desteğini çeker onu dımdızlak ortada bırakırdı. Ama şirketin sabrı gittikçe tükeniyor artık daha fazla kaynak aktaramayacağı tehditleriyle profesörü gittikçe sıkıştırıyordu. Vaad ettiği sonucu artık görmek istiyorlar, sürekli temsilciler göndererek taciz ediyorlardı. Profesör bir kaç yıl içerisinde ortaya bir şey koyamazsa mahvolacağından emindi.

Büyük bir Fransız ilaç şirketiydi onu finanse eden. Bu şirket sadece ilaç üretmiyor aynı zamanda yasal olmayan gizli deneyler yapıyor, dünyadaki başarıları ispatlamış bilim adamlarına el altından para verecek yaptırıyorlardı. Profesör Ersin’i dünyanın en prestijli tıp dergilerinin birindeki makalesinden keşfetmişler ve yıllarca peşinden koşarak sonunda gizli projelerini yönetmeye ikna etmişlerdi. Profesör Ersin DNA’nın yapısı ile ilgili olan makalesinde üstün yetenekli insanın DNA üzerinde yapılabilecek bazı müdehalelerle mümkün olabileceğini söylüyordu. Bu makalesi çok ses getirmiş, bazı çevrelerce bir o kadar takdir edilmesine rağmen genel olarak acımasızca eleştirilmiş ve etik normları hiçe sayan bir kapı araladığı için tepkiyle karşılanmıştı. Oysa onun amacı daha bebek anne rahminde yumurta halindeyken bazı genetik hastalıklarını düzeltmek ve ileride karşılacağı sorunları daha işin başında çözmedi. Fakat sonraları o da kabul etti ki bu iyi niyetli başlangıç art niyetli kişilerin elinde bir silah olabilirdi. Bu yüzden çalışmalarını askıya kaldırdı tabi bir gün Fransa’dan gelen bir telefonu açana kadar. Başlarda yıllarca dürüstlük ve mesleki itibarını koruduğu yaşamına olan saygısından telefondaki defalarca arayan sesin büyük paraları telaffuz ettiği tekliflerine hep red cevabı verdi hatta onları deşifre etmekle tehdit etti fakat sonunda direnci kırıldı ve istediklerini kabul etti. Bu kabullenişin bir çok sebebi vardı. Oğlu Ercan oldukça başına buyruk, bir baltaya sap olmak niyetinde olmayan bir çocuktu. Özel okullar bile zorlukla kabul etmiş zar zor liseyi bitirmişti. Şimdi de yurtdışına okumak istiyor babasına olmadık baskıları yapıyordu. Başını belaya sokması an meselesiydi. Ot bile kullandığını biliyordu oğlunun. Onu yurtdışında iyi bir okula göndermeli en azından bir kariyer yapmasını sağlamalıydı ki bu da yüklü bir para demekti. Profesör Ersin ayrıca eşinden ayrılmıştı o dönem ve eşi sahip olduğu herşeyin yarısını acımasızca almıştı elinden. Bir de yıllarca aynı üniversite çalıştığı arkadaşı Fikret’le sevgili olmuştu. En zoru da üniversite de yaşadığı kaynak sorunuydu. Onlarca yazı yazmasına onlarca projeye başvurmasına rağmen hep siyasi gerekçelerle istediği çalışma şartlarını bir türlü elde edememiş hatta onu çekemediğine inandığı meslektaşları tarafından dışlanmıştı. Rektör yardımcılığı beklerken o yine bölüm başkanlığı ile idare edecekti. Üniversitedeki en kariyeri sağlam bilim adamı kendisiydi. Bu üniversite için nice teklifleri reddetmiş idealist yaklaşmıştı ama karşılığı yoktu işte. Bu yüzden sıradan bir bilim insanı olarak bu sistemde eriyip gitmek istemiyor, kendi gördüğü büyük cevheri açığa çıkarıp, tarihe bir iz bırakmadan ayrılmak istemiyordu bu dünyadan. İçinde yıllarca çok çalışan insanların bir türlü emeklerinin karşılığını almadıklarında duyduğu kini duyuyor ve bu kinin onu bir çok ahlaki değerinden uzaklaştırdığını farkediyor ama buna engel olamıyordu. Bu yüzden kabul etti şirketin teklifini. Artık para diye bir engeli hayatından kaldıracak ve bu paranın insanları köleleştiren getirisini hoyratça kullanacaktı.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...