Biçare-12. bölüm (sondan 2. bölüm)

İhtiyara yaklaştıkça üşümeye başladığımı hissettim. Bu tenimi yakan sıcak adeta bir buz yanığına dönüşüyordu. Elbiselerimi çıkardığıma pişman olmuştum ama giden gitmişti. İhtiyara bir kaç metre kala durdum. Nasıl göründüğümü biliyordum. Titremeye başlayan kollarımı vücuduma dolamıştım. Dizlerim bükülmüş, kamburum çıkmıştı. Sefil bir haldeydim yani. Belki o an bir polis beni bu halimle görse kesinlikle sorguya çeker belki de deli olduğuma kanaat getirerek karakola götürürdü. Daha fazla ayakta bekleyip daha çok dikkat çekmeye gerek yoktu. İhtiyar umursamaz ve lakayt bir tavırla ıslık çalmaya devam ederek bana baktı. Bu bakış adeta balyoz gibi inmişti ruhuma. İçimdeki kötülük bu bakışlarda gizliydi sanki. Bir şey demeden ağır ağır yana kaydı ve banka boydan boya yaydığı kollarını biraz toparlayarak bana yer açtı. Çekinerek yanına oturdum. Denizi izliyor ağzındaki ıslığı sanki bir yılan dili gibi usul usul karanlık sulara yolluyordu.

O teklifi yapmasını bekliyordum ama bir türlü yapmıyordu. Yine o anlamsız zaman boşluğunu yaşıyorduk. Kimbilir neden sonra konuşmaya başlayacaktı. Fakat benim tahammül sınırlarımın eşeği çoktan yıkılmıştı. Neredeyse beş dakikadır yanımda bir resim gibi kıpırdamadan duruyor sadece melodisine şekil vermeye çalışan dudakları belli belirsiz hareket ediyordu. Sigara içme isteğim beynimi kemiren bir takıntıya dönüşmüştü. Sanki dudaklarım eriyor, ciğerlerim sönüyordu. Daha fazla dayamadım ve bir öfke krizi gibi bağırdım. “Bir sigara ver bana.” Islığına devam etti bir kaç saniye daha. Dibinde bağıran bu çılgını duymuyor gibiydi. Tekrar bağırmak için doğrulmuştum ki, sol eli sanki ağırlığından kalkmıyormuş gibi zorlukla ceketinin yan cebine indi ve uzun Parliament sigarayı çıkararak bana yıllar gibi gelen yavaşlıkla bir sigara uzattı. Kapar gibi aldım sigarayı, neredeyse ihtiyarın elindeki paket yere düşecekti. Fakat bu kez de çakmağı bekledim aynı işkenceyle. İhtiyar çakmağını bana uzatıp yakana kadar “ya çakmağın gazı bitmişse” diye anlamsız bir korkuya kapıldım. Neyseki gür bir alevle yandı çakmak. Sigara yanar yanmaz adeta ilişkilerini somurur gibi büyükçe bir nefes çektim. Dumanın kılcal damarlarıma kadar yayıldığını ve beni hafiflettiği hissettim. Biraz sakinleşmiştim. Üşümem azalmıştı. Ben de geriye yaslanıp denizi izlemeye başladım. Ne ara sigara yaktığını anlamadığım ihtiyar gibi kollarımı banktan aşağı salıp tadına para para sigaramı içmeye başladım. İhtiyarın anlatacakları umrumda değildi o an sadece duman çekmek ve dumana dönüşmek istiyordum. Bir duman gibiydim o an; uzaklaşıyordum, genişliyordum ve eriyordum. Fakat ihtiyar o insanı ürküten tokluktaki sesiyle konuşmaya başlayınca tekrar eski yoğunluğuma büründüm.

  • Sence kader nedir? Olacakların önceden belli olması mı? Yoksa olanların o an örülmesi mi kadim bir el tarafından? Bu muamma insanın en derin sancıdır. Şu halini sen yarattın yoksa sadece bir figüran mısın? Ya da şöyle sormalı insan gerçekten de kendisini kontrol edebilen veya yönlendirebilen bir canlı mıdır?

İhtiyar birden sustu. Gerçekten soru mu soruyordu bana yoksa konuşmasının etkisini mi arttırmak istiyordu bu suskunlukla. Garip ve kaygı verici bir çelişki yaşadım o an. Fakat ben de susmayı tercih ettim. Bu bir soruysa da canı cehennemeydi. Onun söylediği şeyleri anında kavrayamıyordum hiç. Sadece hatırımda tutuyor ve ondan ayrıldıktan sonra üzerinde sancılı bir düşünme sürecine giriyordum. İlerde kanatlarını sonuna kadar açmış haliyle bir haç gibi görünen bir martı takıldı gözüme. Rüzgarın vücudunda akıyor onunla oynuyor gibiydi. Rüzgar görünseydi muhakkak koca bir devin bir çocuğun kağıttan yaptığı kuşu tutarak uçurduğu gibi eğlendiğine şahit olacaktık. Elimde olmadan bir gülümseme belirdi yüzümde. Bu düşünce iyi gelmişti ruhuma. Biraz gevşediğimi hissettim. İhtiyar devam etti. Bu sesle dev elindeki kuşu sıkarak bileklerinden kan süzülecek şekilde ezmişti. Kuş da uzaklaşıp gitti.

  • İnsan ölecek olduktan sonra kaderin ne anlamı var ki? Veya nasıl bir hayat sürdüğünün. Sonunda her yaşam aynı düğümün içinde eriyecek, sonunda herşey tek bir şey olacak. Öyleyse sınırlar niye? Öyleyse kontrol niye? Öyleyse kurallar niye? Özgür insan içinden geldiği gibi, istediği gibi davranan ve yaşayan insandır. Acı çekmeden, pişman olmadan, sorgulamadan, irdelemeden sadece içinden geldiği gibi yaşayan insan… Özgür oluyorsun. Henüz tam özgür değilsin ama beklediğimden de iyi bir öğrenci oldun. Peki ya diğerleri? Hep kuralların kurbanı oldu onlar. Adına yasa dendi, adına kültür dendi, adına örf dendi, adına ahlak dendi, adına ayıp dendi, adına günah dendi. Hep koşmak için çırpınan fakat bağlı olduğu onlarca zincir yüzünden kaçamayan bir at gibi devinip duruyorlar. Sonunda da pes edip bu şekilde yaşamayı öğreniyorlar. İçlerinden geldiği gibi yaşamadıkları içinse hep mutsuz hep üzgün hep yarım kalıyorlar. Sen bu kapıyı araladın. Sen bu Matrix aleminde gözünü açtın. Toplumun, çağın, devletin, kendinin sana dayattığı prangaları atıyorsun. Olmak istedikleri değil olmak zorunda olduğun gibi oluyorsun. İnsanın en büyük yıkımı evcilleştirilmesidir. Sen o genlerindeki vahşiliğin farkına varıyorsun.

Ne diyeceğimi bilemiyordum söyledikleri karşısında. İçimdeki yangını bu şekilde anlatması bana hakaret gibi geliyordu. Kendimi yitirmiş, kontrolümü kaybetmiştim. İçimdeki tüm tapınaklar yerle bir olmuştu. O ise bunun iyi bir şey olduğunu iddia edip duruyordu. Her ne kadar dediklerini bazen mantığıma yatkın buluyorduysam da kötülük denilen o göreceli kavrama doğru korkunç bir hızla sürüklendiğimi hissediyordum. Neticede ben o lanetlediği kuralların vadettiği bir insandım ve vicdanım da buna göre şekillenmişti. Bu yüzden ihtiyarın beni acı bir sona sürüklediğini farkediyordum. O benim deccalimdi. Buraya kıyametimi hazırlamaya gönderilmiş bir iblisti sanki. Eski halime dönmek için neler vermezdim. Geçmiş hüzünlü fakat insan olduğumu hissettiğim günlere. Yanımdaki ihtiyardan o kadar nefret ediyordum ki, aynı havayı solumak bile beni zehirliyordu sanki. Elimde olmadan yüzüne içimdeki nefreti hissettircesine bakmaya başladım. O an o da bana çevirdi bakışlarını. Gözlerimi delip kafatasımdan çıkan iki oktu sanki gözleri. Hain ve çiyansıydı.

  • Henüz tam olarak özgür değilsin. Bunu tamamlamanın vakti geldi. Artık vahşiliğini ve hayvanlığını taçlandırmanın zamanı. Bir hayvanı neden vahşi diye adlandırırız biliyorsun değil mi? Çünkü o yaşamak için öldürür. Bir canlının yaşamını kendi yaşamı için gözünü kırpmadan bitirir. Sen de bunu yapacaksın. Kanın kokusunu duyacaksın ve öldürmenin o tanrısal gücünü hissedeceksin damarlarında.

Korkuyla gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi ayrıldı. Elimde olmadan bankın diğer ucuna kayarak iyice uzaklaştım ondan. Kalbim güp güp atıyor, kuruyan dudaklarımdaki hücreler bir bir ölüyor, ellerim ayaklarım titriyordu. Öfke ve şaşkınlıkla bağırdım: “Delisin sen. Şeytan!” Aynı anda bana dönerek tüm gücüyle yüzüme tokat attı. Kafama balyoz yemiş gibi darmadağın oldum. Bu darbenin şiddetiyle banktan yuvarlanıp yere düştüm. Ağzıma gelen kan tadına bakılırsa ya burnum ya dudaklarım kanıyordu. Yine vurmuştu bana. Fakat bu kez daha sarsıcı bir tokattı bu. Yerde öylece oturuyor kendime gelemiyordum. Kafam düşüncelerimle birlikte uyuşmuştu. Öyle şiddetli zonkluyordu ki başım, kafamın büyüyüp küçüldüğünü zannediyordum. Tüm sesler kesilmişti. Sadece korkunç bir çınlama vardı kulaklarımda. Hayat bu muydu benim için gerçekten de? Hep el mi öpecektim? Hep savrulacak mıydım bir şeylerin önünde? Belki de istediğim değil de inandığım şeyi yaptığım zaman özgür olacaktım. Yaşamım boyunca en çok kaybetmeme sebep olan şey inandığım şeyle istediğim şey arasındaki farktı ve ben ikisini de seçecek iradeyi gösteremiyordum. Göz bebeklerime hükmetmeye başladığım anda gözüme bankın altında duran bir şey ilişti. Bu bir bıçaktı. Belki de bu gün inandığım şeyi yaparak kaderimi değiştirebilirdim. İstediğim şey inandığım şeydi belki de, kimbilir?

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...