Biçare-11.bölüm(Sondan 3. bölüm)

İhtiyarı ilk gördüğüm anı düşündüm yaklaşık bundan iki ay öncesini. Bir insanın hayatı ne kadar da çabuk değişebiliyordu. Sanki tek raylı bir yolda akıp giden bir aracın üzerindeydiniz ve dokunsalar başka raylara geçebiliyordunuz. O halime bürüneceğime asla imkan vermezdim. İnsan ne garip şey, içinde binbir tane tohum var her biri farklı şartlarda yeşeriyor. Kimse bir süre sonra içinde hangi tohumun filizleneceğini bilemiyor. Sahi biz gerçekten iradeli varlıklar mıyız? Kendi seçimlerimizi kendimiz mi yapıyoruz? Yaptığımız, ettiğimiz şeylerden sadece biz mi sorumluyuz? İnsanı o yaptığı şeye götüren binlerce değişkenin hiç mi payı yok? Hep eylemin sonucuna odaklanır insanlar. Peki o eylemi oluşturan kontrolsüz seçimler ve yönlendirmeler ne olacak? Hepsi bir yana hormon dengemiz, sinir sistemimiz, genetiğimiz ne olacak? Bir toplumun “kötü” diye addettiği eylemlerin ne kadarını bilinçli olarak yapıyor insanlar? İnsan denilen varlık anne rahmine düştüğü andan itibaren ilmek ilmek örülmeye başlıyor. O kadar biriktiriyoruz, o kadar dönüşüyoruz ve o kadar kontrol dışında oluyor ki bu, adeta domino taşlarının en sonuncusunun bir bombanın düğmesine basması gibi biz suçu son domino taşına yüklüyoruz. Neler geliyordu aklıma böyle. Karmakarışık bir ruh haline bürünmüştüm. Galiba düşünmek en hayvansı yanımızdı. Bu düşünceler her ihtiyarla konuştuğumda daha da saplanmaya başlıyordu zihnime. Evet gerçekten fiziksel acı duyuyordum düşünürken. Üzerime doğru düşen uzun ve ucu bir hançer kadar sivri sarkıların zihnime saplandığını hissediyordum.

Yine İhtiyarla buluşacaktım. Artık neredeyse iki günde bir beni görmek istiyordu. Ben ona yaptığım haltları anlatıyordum, O da bana beni allak bullak eden düşüncelerini. Yemediğim, işlemediğim, yapmadığım iğrenç şey kalmamıştı. Hepsi geçmişimden gelen bir ayak iziyle başlıyor sonrasında hayal gücümün alamayacağı bir sonla bitiyordu. Abimle yüzleşmemden sonra bu görüşmede beni başka şehre göndereceğini düşünüyordum ihtiyarın. Çünkü daha fazla yasalardan beni koruyamazlardı. Abime yaptıklarımı anlattığımda ihtiyarın yüzünde önceden hiç görmediğim beni ürküten bir gülümseme belirmişti. Zannedersem bu aldığım mesafenin bir memnuniyetiydi. Ondan her geçen gün daha çok korkuyordum. Beni sürüklediği çukurdan ve çukurun içinde beni bekleyenlerden. Bu yüzden ona karşı duyduğum öfke gittikçe artıyordu. Bunca süredir hala onun kim olduğuna dair bir şey bilmiyordum. Bunu neden yapıyordu anlamıyordum. Dinlediği şeyleri neden kendisi yapmıyor ve dinlemek yerine bunları yaşamıyordu? Ben neyin figüranıydım böyle? Ruhumu altüst ederek yapmak istediği neydi? Bugün bunları öğrenmeye niyetliydim.

Şener ve Şaban beni ihtiyarla ilk tanıştığım sahil boyuna bıraktılar. Sonra Şener, iri kolunu doğruca uzatarak işaret ettiği yönde ihtiyarın bir bankta oturduğunu ve beni beklediğini söyledi. Aynı yerdeydi anlaşılan. Fakat neden beni bu kadar geride indirmişlerdi. Akıl sır erdiremiyordum yaptıkları işe. Zaten o hayatıma girdikten sonra ne olağan ilerliyordu ki. İki yarmanın yüzüne bakarak ukalaca sırıttım. Artık eski ben değildim çünkü. İçimde bazı perdelerin yırtıldığını biliyordum. Bir şeyleri yitirmiştim. Yitirdiklerim ne kadar önemliydi bilmiyorum ama yitip gitmişti işte. Daha hafiflemiş gibiydim. Çünkü eksiktim artık. Gözlerimi kısarak güneşe baktım. Sarısını bir irin gibi üzerime akıtıyordu adeta. Sağ tarafımdaki deniz içindeki nice ürkünç yaratığı bana hatırlatan bir sinsilikte salınıyordu. Sanki her an üzerime atlayacak henüz evcilleşmemiş vahşi bir hayvan gibiydi. Etrafta tek tük insanlar vardı. Onlar sadece bu manzaradaki gereksiz ayrıntılardı. Ellerimi cebime sokarak yürümeye başladım.

Yürürken sürekli geçmiş günler geliyordu aklıma. Önce abim gelmişti gözlerimin önüne. Benden sürekli nefret eden ve beni aşağılayan abim. Beni yine acımasız dövdüğü bir gün gırtlağımı sıkan elini öpmüştüm. Gözleri kocaman ayrılmış, yaptığıma bir anlam verememişti. Sonra bir şey demeden kalkıp gitmişti üzerimden. Boyun eğmeyi ilk o zaman öğrenmiştim sanırım. Sonrasında yine boğazımı sıkanlar oldu. Belki onların somut elleri ve bedenleri yoktu ama onlarında elini öpmüştüm. O elini tutup itmek veya karşımdakinin boynunu sıkmak algımın dışında bir şeydi sanki.

Sonra karım vardı ve bir oğlum. Sevilmemek ne ağır şeydir bilir misiniz? Bir insanın sizden nefret etmesi. Hem de en sevdiğinizin bunu yapması. Buna bile razısınızdır yeterki o yanınızda olsun. Ama olmamıştı işte. Benim asla kendimi düzeltmeyeceğime olan inancını ve oğlumu alıp çekip gitmişti. Öngörüsünde o kadar haklıydı ki, giderken gırtlağımı sıksaydı elini öpecektim. Oysa nerede kopmuştu bende film? Nerede yitirmiştim dümenimi, nerede salmıştım filikamı okyanusun ortasına? Hangi fırtınada yitirmiştim kendimi? Ne zaman kendimle başbaşayız kalsam kendime adeta karımın bakışlarıyla bakıyordum ve yine onu haklı buluyordum. Ama oğlumdan ayrı düşmek… İşte ona katlanamıyordum. Sahi ben de şu yanımdan geçen arabadaki aile gibi miydim? Ben de alışverişe gider miydim? Evde ailemle beraber kahvaltı eder miydim? Birisi çıkıp tüm bu hatırladıkların gerçek değildi, sen bir akıl hastasısın dese, yemin ederim inanırdım.

Önceden kötülüğe direnen bir insandım. Ne kadar biçare olsam da kötü olabileceğimi düşünmezdim. Ama biliyorum artık kötüyüm. Herşeyi yapabilirim. Her kötülüğü… Bu halimden kendimi bile sakınamam. Sadece kendimi izleyen biriyim artık. Bir belgeseldeki vahşete susamış bir hayvan gibiyim. Hayvanım artık… Sadece güdülerimle yaşıyorum. İhtiyarın dediği gibi özüme yaklaşıyorum sanırım.

Düşündükçe, konuştukça dudakların kuruması ve susaması gibi zihnim de dumana susamaya başladı. Sigara istiyordum. Dudaklarımda tütünün kekremsi acılığını hissetmeye başladım. Ama yanımda sigara yoktu. Sigara ceketimde kalmıştı ve o da arabada. İhtiyara gidene kadar büfede yoktu yolumda. Öfkelendim bu duruma. Sinirle üstümdeki tişörtü sıyırıp denize fırlattım. Daha tişört havadayken farkına vardım yaptığım anlamsız hareketin ama iş işten geçmişti. Tişört vurulmuş bir ördek gibi debelenerek suya düştü. Bir süre su yüzüne kaldıktan sonra bir ton koyulaşarak ağır ağır suyun derinliklerine doğru süzülmeye başladı. Biraz daha iyi görebilmek için suya eğildim. Fakat aynı anda korkuyla geriye sıçrayarak yere düştüm. Bir ahtapotun jilet kesiği gözlerini gördüğümü sanmıştım.

Üstümü silkeleyerek doğruldum. Yanımdan geçenlerin garip bakışlarını önemsemememe rağmen üstü çıplak bu adamda anormal bir şeyler olduğunu sezinlediklerini farkediyordum. Tekrar yürümeye başladım. Vücudumdaki nikotin isteği dayanılmaz bir hal almak üzereydi. Ağzımın içi adeta paslı hurda bir demir gibi kuruydu. Biraz daha hızlı yürümeye başladım. Refik geldi birden aklıma. O olsa bir dal sigara verirdi. Sigaraya yeni başladığım ve henüz paket taşımadığım dönemlerde Refik’ten otlanırdım. Ne esaslı çocuktu. İşten ayrıldıktan sonra bile bir süre beni aramış, sürekli yapabileceği bir şey varsa söylememi istemişti. Fakat bir süre sonra benim çözülemez vaka olduğumu anlayınca o da usul usul çekilmiş hayatımdan. Duyduğuma göre şirkette yükselmiş. O hep farklıydı benden. İkimizin zıt yönlerde ilerlemesi gayet normal. Her zaman gülümsemesini bilir, her olayı iyi tarafından ele almayı becerebilirdi. Boynunu sıkanların eli ısırırdı o.

Geçmişin bir yarasa sürüsü gibi üzerime çullanması beni bunaltıyordu. Hava bile üzerime yapışıyor görünmez yapışkan bir sıvı gibi beni sarıyordu artık. Sıcaktı, sigara istiyordum, susamıştım. Nefes almakta bile zorlanaya başlamıştım. Bu durum dayanılmaz bir hal alınca pantolonumu adeta tüm yaşadıklarımın sebebi oymuş gibi hırsla soyarak paçalarımdan savurdum. Kilotla kalmıştım sadece. Beni rahatsız eden tek şey ellerimi ceplerime sokmayacak olmamdı. Onun dışında hiç birşey umrumda değildi. Adeta artık içimdeki son kale de ele geçirilmiş, tamamen yağmalanmıştım.

İhtiyar oradaydı işte. Yine o anlamsız melodiyle ıslık çalıyordu. Onu görünce midemde garip bir bulantı, dudaklarımda daha yakıcı bir sigara isteği belirdi.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...