Biçare-10.bölüm

Bazen hayatınız tepe taklak olur. Acı da verse düzeninizin olması size bir sakinlik verirken biranda her şey hallaç pamuğu gibi savrulmaya başlar. Bu bir deprem gibidir, Biranda gelir ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz veya olması için çok zaman ve bedel ödemek gerekir. Eğer bir hapishanedeyseniz ve deprem hapishanenizi size zarar vermeden yıktıysa bu felaket sizin için kurtuluş da olabilir. Ama ben ne mahkumdum ne de esir. Özgür olduğuna inanan ahmağın tekiydim işte. Kurallarla ve o yılansı toplum baskısıyla kendimi istediğim gibi hareket edebileceğime inandırmıştım. Aslında benim prangalarım istediğimi yapabilecek isteğin bir türlü içimde uyanmamasıydı. Güzel bir hayatım vardı denemezdi ama standarttı işte. Karım beni terketme cesareti göstermemiş olsaydı belki de sonsuza kadar o şekilde yaşayabilirdim. Hani bir mengeneye sıkışmış gibiydim. Beni sıkıyordu ama ezmeyecekti biliyordum. Buna rağmen prangalarımı kırmak isterdim elbette fakat bu şekilde değil. Ben neydim şu an? İnsan olmadığım kesindi. Sadece içimden gelene uyuyordum. Adeta güdülerim benim sahibim olmuştu. Bu da bir tür hastalıktı. İnsanın içinden her geleni yapma hastalığı… Bu tarz insanlara toplumda deli derlerdi. Ama ben delirdiğimi düşünmüyordum. Bunu değişik bir ilkel bilinçle yapıyordum ve yaptıkça sanki olması gerekenleri yapıyormuşum gibi daha da derinlerine sürükleniyordum bu hislerin. Hiçbir toplumsal kuralı takmak gelmiyordu içimden. İnsanları oynadıkları oyunu ciddiye alan bebeklere benzetiyordum. Ahlak sınırları erimişti zihnimde. Eskiden biraz da sahip olduğuna inandığım ne kadar değer varsa silinip gitmişti. Bu yüzden kendimi tanıyamıyor, tanımlayamıyordum. Ben içimden geldiği gibi davranıyordum onlar arkadamı topluyordu. Delilleri yok ediyor, polise rüşvet veriyor, yalancı şahitler ayarlıyor, kamera kayırlarını bir şekilde yok ediyorladı. İhtiyar beni bu şekilde davranmam şartıyla himayesine almıştı. Şenerle Şaban bir gölge gibi hep peşimdeydi. Onları göremiyordum fakat biliyordum yakınlarımda olduklarını zira ben haltlarımı yedikten sonra onlar biranda yerden bitmiş gibi ortaya çıkıp ortalığı temizliyorlardı. Hamza’dan sonra dört kişiye daha zarar verdim. Birisi market sahibiydi, bana ters davranırdı sürekli. Beş kiloluk pirinç torbasını defalarca yüzüne vurdum. Artık vurmaktan yorulduğumda yüzü kandan görünmüyor, yüz çıkıntıları ayırt edilemiyordu. İkincisi bir zamanlar arabamı götürüp de bir türlü adam akıllı tamir ettiremediğim Neşet Usta’ydı. Bilinçsizce dükkanının önüne kadar gitmiş onu izlemeye başlamıştım. Belki vazgeçerim diye hala nefes alma ihtimali olan irademi uyandırmaya çalışıyordum. Fakat yüzüne yerleştirdiği o kurnaz gülümseme beni çileden çıkardı ve tamirhanesinin ortasına gelerek fermuarımı çözüp işemeye başladım. Beni böyle görünce deliye döndü ve küfredecek üzerime doğru koşmaya başladı. Başka zaman olsa anında gerisin geri topuklardım ama dedim ya ben ben değildim artık. Onun hızla bana doğru koştuğunu görünce kenara bırakılmış bir Şahin tamponunu kaptığım gibi suratına yapıştırdım. Tek duyduğum kemik sesiydi; bağırmadı bile, olduğu gibi yere yığıldı. Bunu gören çıraklar ilk ellerine geçen metali alara üzerime doğru koşmaya başladılar. Artık sona geldiğimi düşünmeye başladığım sırada iki el silah sesi duydum. Arkamı döndüğümde Şener ve Şaban siyah Ford Transitlerinin önünde bir heykel gibi duruyorlardı. Çıraklar ve bu sesle dükkanlarından dışarı fırlayan esnaf kıpırdamadan duruyorlardı. Ben bu iki insan azmanının verdiği güvenle fermuarımı çektikten sonra ağır ağır yürüyerek arabaya bindim. Üçüncüsü Ahmet abi vakasıydı. Yine eve doğru yürüyorken yolumu kesti ve beni sorguya çekmeye başladı. Nerelerdeymişim, neden bu kadar geç geliyor muşum, hallerim bir garipmiş vs. Daha fazla dayanamadım ve adamın yüzünün ortasına şu balgamlı dediklerinden bir tükürük kondurdum. Neye uğradığını şaşırdı. Yüzünden akan tükrükle ve içinde yaşadığı dehşetli şaşkınlığı ele veren bir yüz ifadesiyle uzun süre bakakaldı. Bu anlamsız ana bir son vermek için bir de osmanlı tokatı akşettim yüzüne. Sinek gibi yere yapıştı. Yerden kalksın diğer yüzüne de bir tokat patlatayım diye bekledim kalkmadı. Baktım elini yüzüne kapatmış ağlıyor uzaklaştım oradan. Sonuncusu ise mahalledeki dul Efşan’la ilgili vukuatım. Onu anlatmak istemiyorum biraz özelim sayılır. Bu işlerin sonu nereye varırdı bilmiyordum. İnsan içindeki canavarı uyandırdığında bu canavar tekrar uyur muydu? Gittikçe büyüyen ve vahşileşen bir canavardı bu. İhtiyarla en kısa zamanda görüşmem gerekiyordu ama onu nerede bulacağımı bilmiyordum. Şenerle Şaban’dan bunu öğrenmem imkansızdı. İhtiyara sadakatleri korkunç düzeydeydi. Neyseki İhtiyar benim bu isteğimi hissetmiş gibi, ki belki de hissetmişti, Efşan’nın evinden çıktığım gece siyah Ford beni almaya gelmişti. Ben nereye diye sormadan Şener “İhtiyar seni görecek” dedi.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...