Biçare-9.bölüm

Yanımdaki masada önüne gelen yeni tabağı en pimpirikli haliyle yemeye başlayan adamdan gözlerimi ayıramıyordum bir türlü. Beni şaşırtan ayrıntıları fark ettikçe vücudumun garip bir iğnelenmeyle yandığını, kalın bağırsağımın bir kurtçuk gibi kasıldığını hissetmeye başladım. Terliyordum.. Kalp atışlarım sürekli hızlanıyor, burun deliklerimden geçen havanın yoğunluğu gittikçe artıyordu. Bu halim dayanılmak bir hal almaya başladığı sırada adamın telefonu çaldı. Kahverengi kadife ceketinin yan cebinden zorlukla çıkardığı telefonunun ekranına gözlerini kısarak baktı bir süre, ardından yüzünü ekşiterek telefonu cevapladı. İlkin bir şey demeden telefondan gelen sesi dinledi. Neden sonra “Hayır”, “Evet” gibi kısa cevaplar vermeye başladı. Anladığım kadarıyla ya banka ya da GSM operatörüydü karşıdaki. “Peki” dedi ve adını, TC kimlik numarasını, annesinin kızlık soyadının bilmem kaçıncı harflerini söyledi. Bense adamın adını duyduktan sonra olduğum yerde muhtemel sararmış bir yüzle zangır zangır titremeye başlamıştım. İçinde bulunduğum mekan parça parça kopuyor görünmeyen bir boşluğa doğru savruluyordum. Yine karanlıklar içerisindeydim ama bu kez bir mağara sükuneti yoktu. Sanki  her an yere çarpıp parçalanacak olmanın tedirginliğiyle bir kuyudan aşağıya düşüyordum. Zihnimde sürekli o isim yankılanıp duruyor ve her yankılanışta zihnimin duvarları eski bir binanın sıvaları gibi dökülüyordu. O isim… Hamza Karataş… Bu adam Hamza Abiydi.

Evet, oydu… Yıllar çok şey götürmüştü ondan ama oydu işte. Daha zayıflamış, saçları dökülmüş, bakışları donuklaşmış, kamburu çıkmıştı. Yaşlanmıştı yani. Nasıl yaşlanmasındı ki, on beş yıl geçmişti. Anılar zaman geçtikçe bir olaydan çok duygu haline geliyorlardı. Onu tanıyınca üzerime tonlarca ağırlığında bir demir plaka düşmüştü sanki. Kendimi yeryüzündeki gereksiz bir çıkıntı olarak gördüğüm gecelerdekinden daha ağır bir his. Korkunç bir kaçma isteğiyle dolup taştım birden. Altımdaki sandalyeyi savurarak olanca gücümle koşmak… Ama anlık bir istekti bu sonrasında kendimi, tanıyamadığım bir insan olarak buldum.

Usulca masamdan kalktım ve ağır adımlarla yürüyerek Hamza’nın karşısında durdum. Hamza ilkin umursamadı beni ve ağzına attığı lokmayı köşeli çene hareketleriyle uzun uzun çiğnemeye devam etti. Tiksinerek yüzüne baktım bir süre. İnsan denen varlığın aslında ne kadar hayvan olduğunu düşündüm onu izlerken. Adeta bir deveyi veya koyunu izliyor gibiydim. Ellerimi masaya koyarak eğildim gözlerimi ondan ayırmadan. Bu hareketimden sonra nihayet farkıma varıp yüzüme bakma lütfunda bulundu. Gözlerimiz kesiştiğinde lokmasını daha ağır çiğneyerek geriye yaslandı ve ne istediğimi sorgulayan bir hale büründü. Rahatsız, tahammülsüz ve öfkeli bir hal… Gözlerine öyle delici bakıyordum ki sanırım biraz da korku belirdi bu bakışlarda. Daha üç beş saniye geçmemişti ki beni yavaş yavaş tanıdığını anladığım ve çiğneme devinimine ara vermesiyle üzerindeki parıltıları daha net gördüğüm gözleri hayretle ayrılmaya başladı. Elimde olmadan gülümsedim ve masadaki servisin üzerindeki bıçağı biran da masadan kaparak tabağının yanına uzattığı kemikli sol eline sapladım. Daha çığlık bile atamadan bu kezde burnuna şiddetli bir darbe indirdim. İki acının böğürtüsü aynı anda oldu. Hamza’nın çığlığıyla herkes korkulu bir halde sandalyesinde gerilerek yemeğini yarıda kesip bize döndü. Hamza hala böğürüyor sağ elini bir oluk oluk kan akan burnuna bir bıçağın saplı durduğu sol eline götürüyordu. Acıdan beni bile görmüyordu şu an. Öfkem artık yerini tedirginliğe bırakmaya başladı. O şiddet anındaki cüretkar modum gittikçe düşüyor, yerini çekingenliğe, korkaklığa bırakıyordu. İçimde büyüyen şey biranda sönmüştü ve yerinde kocaman bir boşluk bırakmıştı sanki. Kendime geldikçe yaptığım şeyin ciddiyetini anlamaya başlıyordum. Etrafıma bakındım hızlıca, korku dolu gözler etrafımı sarmıştı. Garsonlar müdehale etmekle etmemek arasında bir gerginlikle birbirlerine bir şey söylüyorlardı. Birisi muhakkak polisi aramıştı. Bu düşünceyle ok gibi fırlardım lokantanın kapısına doğru. Hamza’ya servis yapan garson önüme çıkacak oldu ama savurduğum tekmeden zorlukla kurtularak kenara atladı. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda vücuduma giren taze oksijeni neredeyse moleküllerime varıncaya kadar hissediyordum. İnsan kaçmaya başladığı zaman durmak ona korunaksız gelir. Bu yüzden tekrar koşmak için davrandım fakat siyah Ford marka bir transit önümde durarak koçmama engel oldu ve hızlıca açılan sürgülü kapıdan uzanan iki iri kolun beni içine çekmesiyle kaçma serüvenim bambaşka bir hal aldı.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...