Biçare-8.bölüm

İnsan, “Doğrularım var, prensiplerimden asla vazgeçmem”dememeli. Hayat ona öyle bir senaryo kurar, elini ayağını öyle bir bağlar ki şaşar kalır. Önceden kesinlikle yapmam dediği şeyleri yapmak için çırpınır durur. Sonra insanlardan kaçmaya başlar, eskiden kendisini tanıyan, atıp tuttuğu şeylere şahit olan, “Ben şöyleyim, ben böyleyim” diye kabardığı arkadaşlarıyla iletişimini keser. Aynı zamanda kendisine olan saygısını ve inancını da yitirmeye başlar. Bir kere bozulmuştur ya şekli, şimdi her şekle girebileceğini fark ederek üzülür kendi haline. Artık daha temkinlidir kendisiyle ilgili yargılarda bulunurken, kendisini daha az kalıpların içine sokar ve yargılarda bulunur. Cümleleri, ifadeleri, yüklemleri ovalleşmiştir. Yani yitmiştir artık ve yiten asla geri gelmeyecektir.

Lokantaya girdiğimde burnuma sulu yemek kokusu geldi ilkin. Midemin biraz hareketlendiğini hissettim bu kokuyla. Sabahtan beri ağzıma bir şey koymadığım geldi aklıma. Loş ve orta nezihlikte olan mekanın ortasında durdum. Ne esnaf lokantası ne de lüks bir lokanta olmayı becerebilmişti burası. Müdavimlerinden çok yoldan geçenlerin uğrak yeri olduğu her halinden belli oluyordu. Bir yabancılık, bir sessizlik çökmüştü herkesin üzerine. Sadece kaşık, çatal, bardak ve ağız şapırtıları duyuluyordu. Bir süre olduğum yerde kalarak masalara göz attım. Garson hızla yanıma geldi. Piyanist şantör gibi giyinmiş bir gençti. Pek görmeye alışık olmadığım, bana skeçleri hatırlatan abartılı bir reveransla bir masaya buyur etti beni. Çekinerek “yok” anlamında yüzümü ekşittim. Sonra yemek yemeyeceksem buraya neden geldiğimi soran bakışlarını görünce birisine baktığımı söyleyerek diğer tarafa dönüp onu savdım. O da beni oturtmaya pek hevesli olmadığını belli edercesine garip bir kırıtışla uzaklaşarak bir masanın önünde durdu ve yemek yiyenlere yılışık bir şekilde gülümseyerek bir şeyler söylemeye başladı. Yemek yiyenler hiç istiflerini bozmadılar. Ben garsonu bırakarak tekrar masalara baktım. Tek tek masadakileri süzüyor adeta müjdelenmiş insanı arayan rahipler gibi hislerimin bana o kişiyi bulduracağını biliyordum. Tek yol göstericim içimden geçen duygulardı. Hislerime bırakmıştım kendimi. Ve sonunda o kişiyi buldum.

Cam kenarındaki masada oturuyor kimseyi önemsemeden, bir elinde çatalı bir elinde bıçağıyla önündeki tabakta duran köfteleri küçültüp ağzına attıktan sonra bir atı andıran yanak kaslarını oynatarak çiğniyordu. Ukala bir duruşu vardı. Sanki tüm şartlar onun yemek yemesi için ayarlanmıştı ve hiçbir şey bunu değiştiremezdi. O köfteleri yoğuran aşçı adeta kimin yiyeceğini biliyordu ve sadece ona özel bir kıvamda yapmıştı köfteleri. Bir lemurun parmakları gibi ince parmaklarıyla çatalı ustaca tutuyor, bıçağı adeta hiç bitmeyecek bir devinime başlamışçasına ağır ağır köftenin kızarmış sırtına sürterek pembe içini açığa çıkarıyordu. Yağlı ağzı sürekli oynuyordu. Ağzına küçük lokmalar aldığından avurtlarında bir bombelik oluşmadan adeta bir idman gibi dişlerini sertçe birbirine vurarak lokmaları öğütüyordu. Derken sağ elini kaldırarak garsona doğru şıklattı. Garson yine sanki çizgi üzerinde yürümekte zorlanan bir sarhoş gibi yalpalamayı andıran o garip kırıtışıyla hemen yanına gitti.

Adam kendisine doğru eğilen garsonun yüzüne bakmadan fısıltı denilecek bir tonda bir şeyler anlatmaya başladı. Ne söylediğini merak ettiğimden usulca yanlarına yanaşarak adamın karşısındaki masaya oturdum. Adam göz ucuyla bana bakıp tekrar anlatmaya devam etti. Tam duyamama rağmen az çok olayı anlamıştım. Adam köftelerden pek memnun olmamıştı. Sürekli çatalıyla köfteyi aralıyor ve bıçağıyla garsona bir şeyler gösteriyordu. Ara ara yüksek perdeden söylediği “olur mu böyle”gibi şikayetlerini duyuyordum. Garson kaşarlanmış tavırlarla “hemen değiştirelim”diyerek mevzuyu uzatmamaya çalışıyordu. Bunu müessesenin itibarı için değil adama tahammül edemediğinden yaptığı yüz ifadesinden oldukça belliydi. Garson nihayet tabağı alıp gitti.

Önü boş kalan adam dirseklerini masaya dayadı ve birleştirdiği ellerini çenesinin altına alarak dışarıdaki olmayan manzarayı izlemeye başladı. Çünkü karşısında koca ve renksiz bir binanın penceresiz duvarından başka bir şey görünmüyordu. O an adamın neden dikkatimi çektiğini anladım. Bizim komşu Hamza Abi’ye benziyordu. Duruşu, bakışı ve özellikle de yemek yiyişi. Akşam yemeğine gittiğimiz o günü hatırladım. Küçük oğlu Rıfat’la aynı yaştaydık. Adamın yemek yiyişini izlemiştim sofranın ortasında yemek yemeyi bırakıp. Benim kendisini izlediğimi görünce yüzüme hiç de sevecen olmayan bir ifadeyle bakmış rahatsız olduğu mesajını vermişti bana. Bu benzerliği hatırlayınca mideme bir sancı girdi. Garip yakıcı ve boşluk hissi veren bir sancı. Garson elinde tabakla yeniden geldi ve tekrar özür dileyerek tabağı masaya indirdi. Sonra beklemediğim bir refleksle bana dönerek siparişim olup olmadığı sordu. Garsonda insanı boğan bir sırnaşıklık vardı. Başımdan biran önce gitsin diye çorba istedim. Fakat başımda durmaya devam edip çorba çeşitlerini saymaya başladı. Öfkeyle yüzüne bakarak ilk söylediği çorbayı getirmesini istedim. “Tamam” diyerek gidiyor diye rahatlarken çorbaya eklenecek soslar arasında tercih yapmam için sos çeşitlerini saymaya başladı. Ne diyeceğimi bilemez hale gelmiştim öfkeden ama yılların bana öğrettiği öfkemi yutma huyum tekrar beni zincirlemiş durumdaydı. Yine söylediği ilk sosu eklemesini isteyerek bir an önce gitmesi için tekrar gözlerine baktım. Sanki duvara gönderiyordum duygu sinyallerimi. Hiç istifini bozmadan lakayt tavırlarla ve batıcı bir kibar olma çabası içinde masamdan uzaklaştı. Arkasından bakakaldım bir süre. Sonra yine Hamza Abi’nin siluetini görürcesine adamı izlemeye başladım. Adam o kadar kendini kaptırmıştı ki yemek yeme işine, benim doğrudan kendisini izlediğimi fark etmiyordu bile.

O akşamı ayrıntılarıyla hatırladım. Çekingen ve alıngan bir çocuktum. Buna rağmen arkadaş ortamına alışınca iyi bir oyun arkadaşıydım. Oyun esnasında olabildiğince doğal olabiliyordum. Rıfat uzun boylu, gözlüklü ve oldukça sivilceli bir çocuktu. Yüzünde sürekli oynanmış sivilcelerin bir mısır patlağını andıran kabarık yüzeyi olurdu. Rıfat’la genelde kart oyunları oynardık. Şu eskiden çocuklar arasında popüler olan futbolcu kartlarından. Sürekli kazanırdı Rıfat. Ben daha ziyade beceri oyunlarında iyiydim. Şans oyunlarında talih yüzüme gülmezdi genelde. Hayatım boyunca da böyle oldu bu ya. O akşam yine Rıfat’ın dağınık odasında kart oynuyorduk. Yine Rıfat kazanıyor gözlüğünün arkasından bana bakarak sırıtıyordu. Bir süre sonra annesinin Rıfat’a seslendiğini duyduk. Rıfat isteksizce kalktı ve bir kaç dakika sonra yanıma gelerek markete gidip gelmesi gerektiğini söyledi. “Ben de geliyim” dedim ama olmaz dedi, bisikletiyle hızlıca gidip gelirmiş. Odada yalnız kaldım. İçeriden konuşma sesleri geliyordu. Biran da ulaşamacağım kadar uzak olduğunu düşündüm bu seslerin ve içimdeki o karanlık mağaraya sığındım. Kendi varlığımın bilinçli bir şekilde farkına vardım varalı, içimde bir yerlerde böyle karanlık bir mağara olduğuna inandım. Sadece benim sığabileceğim bir kovuk da diyebiliriz. Orada sırtımı duvara yaslayıp ayaklarımı karnıma çekip ellerimle dizlerime sarılmış bir vaziyette öylece duruyor ve tüm gerçeklerden arındığımı hissediyordum. Sanki olacakları önceden sezmişti ruhum. Hamza Abi girdi odaya, bir süre gözlerime baktıktan sonra gülümseyerek yanıma oturdu. Bir şey demeden elimdeki kartları alarak karıştırmaya başladı. Sonra desteyi kanepenin üzerine fırlattı. “Boş iş bunlar” dedi garip bir sırıtışla. Sonra kalkarak kapıyı kapattı ve tekrar yanıma oturdu. “Kalkar mısın?” dedi aniden. Anlam veremediğim bu istek karşısında bir süre tepkisiz kaldım. Kolumdan tutup ısrar edince kalktım. “Dönsene” dedi emir cümlesi olduğunu vurgular bir netlikte. Tepkisizliğim devam ediyordu. O gece ne bağırabildim, ne kaçabildim ne de karşı koyabildim. Tek hatırladığım pantolonumun içine giren nasırlı iğrenç ellerdi. Her şey saniyeler içinde olmuştu. Ellerini çıkarıp koklamaya başladığında benim bu yaşananları kimseye söylemeyeceğimden adı gibi emindi. Çünkü beni gözlemiş ve benim nasıl özgüven fukarası bir çocuk olduğumu anlamıştı. Tahmin ettiği gibi ne ona direnmiş ne de birisine söylemiştim. O olaydan sonra Rıfatgile gidip gelmeye devam ettik ama ben bir daha Rıfat’ın odasına girmedim. Ne kadar ısrar etse de oturma odasının bir köşesinde oynadık oyunlarımızı. Her ne kadar bazen evdekiler bizim bazen de biz evdekilerin gürültülerinden rahatsız olsak da o mahalleden taşınana kadar bu böyle oldu. Bu arada beni en çok dehşete düşüren Hamza Abi’nin sanki hiç bir şey olmamış gibi davranması, benimle babacan bir şekilde konuşması oldu. Sanki o akşam hiç yaşanmamıştı. Ben ya halisülasyon ya da kabus görmüştüm. Neredeyse böyle hissetmeye başlamıştım bir süre sonra.

İçimde olan tahribat korkunçtu. Kendi bedenimden tiksinmeye, insanları birer et yığınından ibaret görmeye başlamıştım. Tuvalette gittiğimde sürekli ağlıyor sonra yüzümü yıkayıp eski halime bürünerek çıkıyordum. Yetişkin insanlardan kaçıyor arkadaşlarımdan gittikçe uzaklaşıyordum. Koca evrende kendimi terkedilmiş ve ötelenmiş hissediyordum. Fakat bir süre sonra bu halim yaşımla da birlikte ilgiye dönüştü. Kendimi kirletilmiş hissettiğimden “kirli” şeylere daha yakınlaşmıştım sanki. Vücudum benim için bir zevk nesnesine dönüşmüş, bir ömür kurtulamayacağım bir bağımlılığın pençesine düşmüştüm.

Şimdi karşımdaki adam benzerlik sınırlarını aşmış artık tamamen Hamza Abi olmuştu benim için. Zaten ne olduysa da bundan sonra oldu.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...